Ahmet Haşim’i çok severim ama onun mizojenist yanı hep aklımı kurcalar durur. Sevdiğim şeyle huzursuz olduğum şeyin aynı kişide toplanması, bende tuhaf bir zihinsel gerginlik yaratır. Kendisinin zeki, incelikli laf sokan, bayağı güzel nüktedan tavırları olan bir adam olması, defolarını…devamıAhmet Haşim’i çok severim ama onun mizojenist yanı hep aklımı kurcalar durur. Sevdiğim şeyle huzursuz olduğum şeyin aynı kişide toplanması, bende tuhaf bir zihinsel gerginlik yaratır. Kendisinin zeki, incelikli laf sokan, bayağı güzel nüktedan tavırları olan bir adam olması, defolarını görmeyeceğimiz anlamına gelmiyor tabii. Hatta bazen tam tersine: Zekâ, insanın kendi karanlığını daha ustaca gerekçelendirmesine yarar. Gerçi edebiyat tarihi mükemmel şeyler yazan iğrenç insanlarla dolu; pardon pardon, genel olarak öyleler zira sinemada da harika filmler çeken iğrenç yönetmenler var. Demek ki estetik üretimle ahlaki bütünlük arasında zorunlu bir bağ yok; bunu bilmek insanı rahatlatmıyor, aksine daha da huzursuz ediyor.
Sanat ile karakter meselesinde zaman zaman sanatı yaratıcısından ayrı düşünmeye çalışsam da bok gibi insanlar olduklarını bildiğimde yaptıklarını beğenince içim bir tuhaf oluyor. Sanki beğeni, bilginin önüne geçiyor; bildiğimi bastırıp haz aldığım an, kendimle aramda küçük bir çatlak oluşuyor. Ahmet Haşim bok gibi bir heriftir demiyorum, daha beterleri var tabii ama neyse… Zaten mesele kim daha kötüydü yarışı değil; mesele, hayranlığın içimize bıraktığı o kirli tortu.
Bu insanların hayatlarına şöyle bakıp da vaktiyle sevdiğim kişilerin gerçekte kim olduklarını öğrendiğimde sükût-u hayale uğruyorum. Ama sonra fark ediyorum ki hayal kırıklığı çoğu zaman onların değişmesiyle değil, benim onlara yüklediğim anlamın dağılmasıyla ilgili. Belki de sorun, metinleri değil, metinlerin arkasında tutarlı ve temiz bir ruh hayal etmemdi. Ömer Seyfettin’in bu hayal kırıklığını hikâyeleştirmişti. Yanlış hatırlamıyorsam "Sahir’e Doğru" idi hikâyenin ismi :) Oradaki Sahir de bizim kadın şairimiz Celâl Sahir’den başkası değil. Meraklısına tavsiye ederim. Çünkü o hikâye, insanın sevdiği bir figürle yüz yüze geldiğinde yaşadığı o sessiz çözülmeyi çok iyi yakalar.
Galiba biz pek değerli tüketicilerin sorunu, Ömer Seyfettin’in de işaret ettiği gibi, o saf romantik, idealistçe ortaya koyulan metinlerin yazarın bünyesine de sirayet etmesini beklememizdir. Yazının vaat ettiği derinliğin, yazanın hayatında da karşılığı olsun isteriz. Oysa çoğu zaman metin, yazarın başarabildiği değil, özlediği şeydir. Belki de öğrenilmesi gereken, “teoride herkes mükemmeldir, pratikte sıçarsın” sözünün doğru olduğudur, kim bilir. Ya da daha dürüst bir çıkarımla: Biz, insanların kusurlu olmasını değil, hayran olduğumuz insanların kusurlu olmasını kabullenemiyoruzdur.
Dipnot: Kusur derken bazılarınınki kusurun ötesinde de bu konuda konuşmak beni geriyor. Hasılı Ahmet Haşim'in kadınlar konusunda yazdıkları bir kenara bırakılırsa düz yazıları oldukça keyiflidir. Dili sade, nüktedan ve eğlencelidir :)