Angela Carter'ın çocuk masallarını feminist ve gothic bir pencereden tekrardan yorumlayarak yeniden uyarlaması olarak bilinen Kanlı Oda ve diğer öyküleri, büyüleyici bir atmosfere ve oldukça abartılı, yoğun ve şiirsel bir dile sahip, öyle ki çoğu zaman yazarın anlatım tercihleri kurgunun…devamıAngela Carter'ın çocuk masallarını feminist ve gothic bir pencereden tekrardan yorumlayarak yeniden uyarlaması olarak bilinen Kanlı Oda ve diğer öyküleri, büyüleyici bir atmosfere ve oldukça abartılı, yoğun ve şiirsel bir dile sahip, öyle ki çoğu zaman yazarın anlatım tercihleri kurgunun kendisinden çok daha öne geçiyor ve bir şiirin araya farklı kelimeler eklenerek öyküleştirildiği bir yapıtı okuyormuş gibi hissediyorsunuz. Hikayelerin çoğu, tanıdığımız çocuk masallarına benzese de baştan anlatım olduklarından oldukça farklı yönlere de sahip. Kitabın girişindeki ve en uzun öykü olan Kanlı Oda, kendinden yaşça ve rütbece büyük bir erkekle evlenen bir kadının yeni taşındığı sarayda kocası hakkındaki gerçekleri keşfetmesini anlatan bir modern Dracula anlatısı olarak yorumlanabilir, ancak Angela Carter, bu klasik metinlere güçlü kadın karakterler ya da kadınların iç dünyalarına ait öğeler de ekleyerek onları tepetaklak ediyor. Diğer öykülerinde yine dracula, mavi sakal, kırmızı başlıklı kız ve uyuyan güzel gibi hikayeleri gothic ögeler ile harmanlayarak hikayeleştiren Carter, okunması ve anlaması gittikçe güçleşen ancak okuyana edebi bir zevk veren bir anlatıma sahip, ancak öyküleme bu anlatımın oldukça gerisinde ve bu da hikayelerin kalıcılığını zedeliyor.
Kanlı Odayı ve en sonda yer alan Aşk Yuvasının Hanımı adlı uyuyan güzel ve draculanın birleşik bir uyarlaması olan öyküyü oldukça beğenmiş olsam da, aradaki öyküleri okumak oldukça güçtü ve bu da yoğun bir dönemde kitabı tüketme sürecimi uzattı.
(Okuyacaklar için Ligeti'nin Requiem I. İle okumalarını tavsiye ederim, kitabın atmosferiyle çok iyi uyum sağlayan ve aldığınız zevki kat be kat arttıracak bir eser)
-
"Dağ ormanlarında yaşayan bu insanlar için şeytan, sizin ya da benim kadar gerçektir. Hatta daha da gerçek; bizi ne görmüşlükleri vardır ne varlığımızdan haberdardırlar, oysa Şeytan, mezarlıklardan geçerken sık sık çarpar gözlerine, ölülerin o kasvetli ve dokunaklı şehrinde mezarlar ölmüş kişinin naif tarzda bir portresiyle bezenmiştir ve o resmin önüne koyacak çiçek yoktur, çiçek bitmez oralarda, o yüzden adak olarak ufak tefek şeyler bırakırlar mezarların dibine, küçük bir somun ekmek gibi..."
"Yeşil gözün, her şeyi küçücük yapan bir hücre. Ona yeterince uzun süre bakarsam kendi yansımam kadar küçük olurum, küçüle küçüle nokta kadar kalır ve sonunda yok olurum. O kara girdabın içinde kaybolurum ve sen beni tüketir, yok edersin o zaman. O kadar küçük kalırım ki söğüt dallarından ördüğün kafeslerinden birine kapatabilirsin beni ve tutsaklığımla alay edersin; çok şık bir kafes bu ve bundan böyle ben de oturacağım onun içinde, öteki ötücü kuşlarla birlikte; ama ben... ben dilsiz olacağım, öcümü almak için."
"Derin bir uçurumun kenarında duruyormuşçasına başımın döndüğünü
hissettim; korkuyordum, ama ondan değil pek, o heybetli varlğından, sanki doğuştan kendisine hepimizden fazla kütleçekim kuvveti bağışlanmış gibi kendini hissettiren, ona duyduğum
aşkı en güçlü hissettiğim zamanlarda bile ince ince beni boğan
varlığından değil..."
"O kadar güzeldi ki güzelliği doğallıktan uzak bir anormallik, bir kusurdu, hatlarında bizi insanlık durumunun doğası ve kusurları konusunda avutan dokunaklı kırışıklıklardan hiçbiri çarpmazdı göze. Güzelliği düzensizliğin, ruhsuzluğunun bir göstergesiydi."
"Kadının kendisi de hayaletli bir evdi, kendi kendine sahip değildi; ataları gelip arada bir gözlerinin penceresinden bakarlardı ve bu çok korkutucuydu. Bilinmedik durumların gizemli yalnızlığını yaşıyordu. Yaşam ve ölüm arasındaki sahipsiz diyarda salınıyor; dikenli çiçeklerden oluşma çitin ardında uyuyup uyanıyordu. Nosferatu'nun kanlı gül çalıları. Duvarlardaki hayvansı ataları onu tutkularının durmaksızın yinele mahkûm etmişlerdi."
7.5/10