Spoiler içeriyor
İsviçreli yazar Max Frisch'in 1951 yılında yayımladığı suç, gerilim, gizem eseri. Oyun türünde olan bu hikaye, modern hayatın sunduğu o aşırı düzenli ve sıkıcı rahatlığın aslında bir esaret olduğunu fark eden bir insanın, 12 sahnede nasıl çileden çıktığını ve delirme…devamıİsviçreli yazar Max Frisch'in 1951 yılında yayımladığı suç, gerilim, gizem eseri. Oyun türünde olan bu hikaye, modern hayatın sunduğu o aşırı düzenli ve sıkıcı rahatlığın aslında bir esaret olduğunu fark eden bir insanın, 12 sahnede nasıl çileden çıktığını ve delirme aşamalarını anlatıyor.
Sistem eleştirisinin sadece dışsal bir otoriteye değil, insanın kendi içindeki "düzen kurma" dürtüsüne yönelik olduğunu görüyoruz..
Savcı karakteri, toplumun en rasyonel ve en "hukuki" parçasıyken, bir banka memurunun nedensiz cinayetiyle sarsılır. Buradaki sistem eleştirisi tam da bu noktada ortaya çıkar: Sistem o kadar mükemmel, o kadar öngörülebilir ve o kadar sıkıcıdır ki, bu kusursuzluk insanın yaşama sevincini ve özgünlüğünü öldürür. Yazar Frisch, bürokrasiyi ve toplumsal kuralları birer "yaşayan ölü" fabrikası olarak tasvir eder. Savcı'nın eline baltayı alıp efsanevi Kont Öderland'a dönüşmesi, aslında bu boğucu rasyonaliteden bir kaçış denemesidir. Ancak oyunun en trajik ve sarsıcı yanı, savcının sistemi yıkmak için başlattığı kanlı isyanın sonunda yine bir iktidar koltuğuna oturmasıyla sonuçlanmasıdır.
Max Frisch'in sistem eleştirisindeki temel problemi "İktidarın doğası"dır. Frisch'in eser özelinde bunun bir "boşluk" ve o boşluğun "zorunlu olarak dolması" üzerine kurulması gerektiğidir. İktidar, yalnızca bir kişinin diğerleri üzerindeki tahakkümü değil, aslında bir yapısal zorunluluktur. Savcı'nın hikayesinde iktidar, kişilerden bağımsız, kendi mantığına sahip bir organizma gibi hareket eder. Bir düzeni yıktığınızda ortaya çıkan o anarşi anı, yani mutlak özgürlük yanılsaması, aslında iktidarın en aç olduğu andır.
Gücün doğasındaki en trajik unsur, onun ayartıcı ve dönüştürücü etkisidir. Savcı, sisteme karşı baltasını kaldırdığında bunu bir "özgürleşme" eylemi olarak görür. Ancak balta, bir noktadan sonra sadece bir yıkım aracı değil, yeni bir otoritenin sembolü haline gelir. Burada iktidarın doğasına dair sarsıcı bir hakikat yatar: Düzeni yıkmak için kullanılan araçlar, kurulacak yeni düzenin karakterini belirler. Eğer şiddetle ve kanla geliyorsanız, kurduğunuz iktidar da kanla beslenmek zorundadır. Savcı, Kont Öderland olduğunda artık özgür bir birey değildir; o, halkın zihnindeki bir "efsane" ve "korku" nesnesidir. Dolayısıyla iktidar, sahibini de mülkiyetine geçirir. Gücü elinde tutan kişi aslında o gücün ilk kölesidir; çünkü artık kendi iradesiyle değil, elinde tuttuğu o "makamın" veya "mitin" gereklerine göre hareket etmek zorundadır..
Frisch'in perspektifinden bakıldığında iktidarın doğası, aynı zamanda bir sorumluluktan kaçış alanıdır. Sistem içindeki memur "sadece kuralları uyguluyorum" derken ne kadar benliğini yitirmişse, mutlak lider de "tarihin veya davanın iradesini temsil ediyorum" diyerek kendi bireysel vicdanını susturur. Bu bağlamda iktidar, insanın kendi varoluşsal sancısından kaçıp sığındığı devasa bir gölgedir. İsviçre’nin o steril ve düzenli yapısında iktidar kendini "huzur ve güvenlik" maskesiyle sunarken, isyan anında "adalet ve intikam" maskesini takar.. Ancak maske ne olursa olsun altındaki mekanizma her zaman aynıdır: Düzenin devamlılığı için bireyin özgünlüğünün kurban edilmesi.
İktidar, doğası gereği durağanlığa aşıktır; bu yüzden her türlü gerçek "oluş" ve "arayış" onun için bir tehdittir. Savcı'nın trajedisi, nefret ettiği sisteme bizzat kendisinin dönüşmesidir. Çünkü iktidar boşluk kabul etmez ve o boşluğa yerleşen herkesi, eninde sonunda kendi soğuk ve rasyonel suretine çevirir. Bu durum, insanın "benlik" arayışının neden her zaman iktidar duvarına çarpıp parçalandığını da açıklar; zira benlik akışkandır, iktidar ise katılaşmış bir statükodur..
İnsan, kendi çıplak benliğiyle yüzleşmekten o kadar korkar ki, ya sistemin sadık bir kulu ya da bir mitin vahşi takipçisi olmayı seçer. Buradaki "balta" toplumsal maskeleri parçalamak için kullanılan bir araçtır fakat karakter parçaladığı her maskenin altında başka bir maske bulur. Özgürlük kavramı, Frisch'in perspektifinde ulaşılan bir durak değil, sonu gelmeyen ve çoğu zaman yıkımla biten bir arayış olduğu görülüyor..
Son olarak İsviçre edebiyatı, Alman edebiyatının o devasa felsefi derinliğinden ve dilsel gücünden beslenirken, aynı zamanda ona karşı bir "içeriden eleştiri" geliştiriyor. Alman edebiyatı genellikle büyük tarihsel kırılmalar ve ideolojik savaşlarla uğraşırken, Frisch gibi İsviçreli yazarlar daha çok "küçük devletin klostrofobisiyle" ilgilenirler. İsviçre'nin o meşhur tarafsızlığı, düzeni ve refahı, Frisch için bir tür ruhsal felç durumudur. Alman geleneğinden gelen "epik tiyatro" ve "yabancılaştırma" tekniklerini alan Frisch, bunları İsviçre'nin o çok övündüğü "huzur" imgesini yerle bir etmek için kullanır. Yani Kont Öderland, Alman felsefesinin araçlarıyla donatılmış ama hedef tahtasına İsviçre'nin o steril, küçük burjuva dünyasını oturtmuş bir eserdir.
Ülkemizde değeri bilinmemiş bir eser. Ben şiddetle tavsiye ediyorum.