"Entelektüel kesimin okunmasında sakınca görmediği çağdaş yahut kabaca çağdaş birtakım romancıların olduğu söylenebilir; fakat sıradan sayılabilecek iyi veya kötü romanlar rahatça göz ardı edilirken sıradan sayılabilecek iyi veya kötü şiir eleştiri kitapları hâlâ ciddiye alınıyor. Yani roman yazıyorsanız seslendiğiniz kesim,…devamı"Entelektüel kesimin okunmasında sakınca görmediği çağdaş yahut kabaca çağdaş birtakım romancıların olduğu söylenebilir; fakat sıradan sayılabilecek iyi veya kötü romanlar rahatça göz ardı edilirken sıradan sayılabilecek iyi veya kötü şiir eleştiri kitapları hâlâ ciddiye alınıyor. Yani roman yazıyorsanız seslendiğiniz kesim, başka bir türde yazmanız halinde sesleneceğiniz kesim kadar kültürlü olmuyor."
"insan bir şey hakkında yazmaz ki, sadece yazar." Günümüzde hakim olan edebi kibrin son derece haklı bir eleştirisiydi. Deyimin kendisi fazla 'doksanlar korktuğu' gerekçesiyle kullanılmasa da 'sanat sanat içindir" anlayışı o dönemde bugünkünden bile güçlüydü; 'sanatın ahlakla hiçbir ilgisi yok' lafı en tutulan slogandı. Sanatçı her zaman bir adım önde olan ve adına 'güzellik' denen bir şeyin peşine düşüp ahlaki, siyasi ve iktisadi bir boşluk üzerinde bir oraya bir buraya sıçrayan biri olarak görülüyordu. Eleştirmense her zaman tümüyle 'yansız' olmalıydı, yani sahip olduğu diğer önyargılardan hiçbir şekilde etkilenmeyecek soyut estetik ölçütler üzerinden eleştiri yapmalıydı. Ahlaki ya da dini mahiyeti yüzünden bir kitabı sevdiğinizi ya da sevmediğinizi itiraf etmek hatta kitabın herhangi bir mahiyeti olduğunu fark ettiğinizi itiraf etmek ağza alınacak şey değildi."
"Pek çok insanın, yalnız kaldığında hiç gülmediğini görüyorum. Bir insan yalnız kaldığında gülmüyorsa iç dünyası epey yavan olsa gerektirir. Fakat yine de her insanın bir iç dünyası vardır ve yine her insan başkalarını anlamanın veya başkalarınca anlaşılmanın neredeyse imkansız olduğunu; yani insanların içinde bulunduğu yıldızvari yalnızlığı bilir. Adeta tüm edebiyat, dolaysız yollar (yani kelimeler) hemen hemen kifayetsiz kaldığı için, dolaylı yollarla bu yalnızlıktan kaçma çabasıdır."
"Buradaki mesele aslında epey basit: Ne kadar nahoş hatta ne kadar ahmakça olursa olsun her görüşe kulak vermek gerekir mi? Soruyu bu şekilde sorduğunuz takdirde neredeyse her İngiliz entelektüeli size 'Evet' cevabını verecektir. Ama işi somuta döküp, 'Peki ya Stalin eleştirilirse? Böyle bir görüşe kulak vermek gerekir mi?' diye sorarsanız alacağınız cevap muhtemelen 'Hayır' olacaktır. Çünkü böyle bir durumda şu anki düşünce iklimine meydan okumuş olursunuz, dolayısıyla ifade özgürlüğü ilkesi de artık geçersizdir. İfade özgürlüğü yahut basın özgürlüğü talep ettiğimizde aslında sınırsız bir özgürlük talep etmiş olmayız. Fakat Rosa Luxemburg'un dediği gibi özgürlük 'farklı düşünenlerin özgürlüğü'dür. Yine aynı ilke Voltaire'in meşhur sözünde de dile getirilmiştir: 'Söylediklerinize hiçbir şekilde katılmıyorum; ama onları dile getirebilmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım.' Hiç şüphesiz Batı medeniyetinin alameti farikalarından biri olan düşünce özgürlüğü olsa olsa şu anlama gelir: Toplumun geri kalanına belirgin bir şekilde zarar vermediği müddetçe herkesin doğru bildiği şeyi söyleme ve yayınlama hakkı vardır."