Yılın ilk gününe böyle bir hikâye dinleyerek başlamak istemezdim, ama dinlemiş oldum. Sizinle de paylaşmak istiyorum, bu elem hadiseyi. Yine rotamız Osmanlı'ya çeviriyoruz ve Abdulhamid'in şehzade olduğu dönemlere gidiyoruz. Abdulhamid, 1867 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda Nazikeda Kadın Efendi ile dünyaevine girer.…devamıYılın ilk gününe böyle bir hikâye dinleyerek başlamak istemezdim, ama dinlemiş oldum. Sizinle de paylaşmak istiyorum, bu elem hadiseyi.
Yine rotamız Osmanlı'ya çeviriyoruz ve Abdulhamid'in şehzade olduğu dönemlere gidiyoruz.
Abdulhamid, 1867 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda Nazikeda Kadın Efendi ile dünyaevine girer. Bu evlilikten 1 yıl sonra da Abdulhamid'in ilk göz ağrısı, biricik kızları Ulviye dünyaya gelir. İşte bu acı verici hikâyemizin merkezinde de Ulviye Sultan yer almaktadır.
Ulviye herkes tarafından sevilen, sarayın gözbebeği, neşeli, zeki, hemen hemen her konuda başarılı bir kızdır. Onun coşkusu, neşesi saraya mutluluk verir. Ulviye'nin her gün yaptığı bir rutini vardır; annesi Nazikeda Hanım piyano çalarken onu dinlemek ve gönlünce dans etmek. Bunu neredeyse her gün yapar Ulviye. Annesinin maharetli parmaklarının piyanoda dolaşmasıyla çıkan ses Ulviye'yi pek mesut eder, pek coşturur.
Yine bir gün annesi piyano çalarken usulca odasına girer Ulviye. Annesi farketmez Ulviye'yi. Ulviye bu duruma aldırmaz, zaten istediği annesinin çalmaya devam etmesidir. Gönlünce dans edip odanın içinde koşuşturmaya başlar Ulviye. Bir ara gözleri ilk defa gördüğü bir eşyaya takılır Ulviye'nin, kibrite. Kibrit o dönemlerde yeni bir icat sayılırdı, dolayısıyla saraya da yeni gelmişti. Ulviye meraklı bir kızdı, o sebepten dolayı tahmin edeceğiniz üzere kibritlerle oynamaya başladı.
Lâkin bu merakı, bu oyun, eğlence tutkusu Ulviye'yi acıların içinde bıraktı... Oynadığı kibritlerden biri bir anda alev aldı ve saçlarını tutuşturdu Ulviye'nin. Daha sonra alevler elbisesini esir aldılar. Ulviye'nin küçük bedeni alevler içinde kalmıştı, acı içinde bağırmaya kıvranmaya başladı Ulviye Sultan.
Annesi ise kendisini o kadar kaptırmıştı ki piyanonun coşkusuna kızının çığlıklarını duymuyordu bile. Odada bulunan papağan çığlıklar atarak uçmaya başladı etrafta, bir yandan da bağırıyordu. "Yangın! Yangın! Yangın!" Açık kapıdan dışarı çıkıp sarayın koridorlarında bağırmaya devam etti papağan. Bu sefer daha yüksek bir çığlıkla. "YANGIN! YANGIN! YANGIN!"
Nazikeda Kadın Efendi papağanın çığlıklarını duyup piyanonun başından kalktı, arkasını döndüğünde yüreğini yakan o elem manzara ile karşılaştı, biricik kızı alevler içerisindeydi. Hemen üstüne atıldı Nazikeda Hanım. Alevleri söndürmeye çalıştı, ellerinin yüzünün yanmasına aldırmadan. Zira yüreğinin ateşi daha büyüktü. Bu arada çığlıkları duyan saray erkanı odaya doluşmuşlardı. Dadılardan bir tanesi Ulviye'nin üstüne battaniye attı, güç bela alevleri söndürmeyi başardılar. Hemen ülkenin en iyi tabipleri çağrıldı saraya. Ulviye Sultan'ın tedavisine başlandı, fakat öyle bir yanmıştı ki küçük bedeni. Geri dönüşü yoktu artık...
Bu olayı o zaman için Tarabya Köşkü'nde bulunan Abdülhamid'e nasıl haber vereceklerini düşündüler. Kimse buna cesaret edemedi. Ardından şöyle karar kılınıldı, görevliler gidip olayla ilgili hiçbir şey söylemeden Abdülhamid'i alıp saraya getireceklerdi.
Görevliler Tarabya Köşkü'ne, Abdulhamid'in yanına gittiler ve ona şöyle söylediler: "Şehzadem Yıldız Sarayı'nda mühim bir hadise yaşandı, hemen gelmeniz gerek." Abdülhamid ne olduğunu sordu, fakat görevliler aldıkları emir doğrultusunda hiçbir şey söylemediler. Abdulhamid endişeyle kayığına bindi ve ne olmuş olabileceğini düşünerekten Yıldız Sarayı'na doğru yola çıktı. Saraya geldiğinde sarayda bir matem havası hakimdi. Gerçekten de ters giden bir şeyler vardı, Abdulhamid'in endişesi, korkusu arttı. Ne olduğunu sordu kardeşlerine, hiçbir şey söylemediler. Abdulhamid üsteleyince ağızlarından tek bir kelime, tek bir isim döküldü: "Ulviye..."
Abdulhamid merdivenlerden hızla koşarak kızının odasına koştu. Ulviye Sultan, her yanı yanık içinde yatakta yarı ölü bir vaziyette yatmaktaydı. Gördüğü manzara Abdulhamid'in yüreğine bir köz düşürdü. Ulviye'nin minik bedeni yandı, Abdulhamid'in yüreği. Kızının yanına çöktü, ellerini yüzünü nazikçe öpmeye başladı. "Ulviye'm, kızım." Ulviye yavaşça gözlerini araladı. "Babacım..." diyebildi sadece. Bu Ulviye'nin son sözüydü, minik bedeni acıya daha fazla katlanamamıştı. Babasının kollarında hayata gözlerini yumdu 8 yaşındaki Ulviye Sultan.
İlk göz ağrısı, gözünün nuru, biricik kızı Ulviye'yi toprağa vermek zor geldi Abdulhamid'e. Uzun süre kendini toparlayamadı, toparlasa bile bu olayın acısını asla kalbinden, aklından çıkaramadı.
Abdülhamid'in kızı Ayşe Hatun hatıralar defterinde bu durumdan bahseder: "Babam Ulviye'yi düşündüğü anda gözleri dolar ve bize şöyle söyler: 'Allah hiçbirinizin acısını bana göstermesin, Ulviye'min acısı yüreğimde büyük bir yaradır, onun acısı kalbimi çok acıtıyor."