Susan Sontag'dan okuduğum ikinci eser. 1993 yılında yayımlanmış psikolojik bir drama oyunu. Etkileyici Eser, Henry James'in kız kardeşi Alice James'in yaşamını ve Lewis Carroll'ın Alice'ini birleştirerek, kadınlık durumuna dair sarsıcı bir perspektif sunuyor. Alice'in hayatının büyük bir kısmını geçirdiği yatak,…devamıSusan Sontag'dan okuduğum ikinci eser. 1993 yılında yayımlanmış psikolojik bir drama oyunu. Etkileyici
Eser, Henry James'in kız kardeşi Alice James'in yaşamını ve Lewis Carroll'ın Alice'ini birleştirerek, kadınlık durumuna dair sarsıcı bir perspektif sunuyor. Alice'in hayatının büyük bir kısmını geçirdiği yatak, Sontag tarafından hem bir sığınak hem de bir hapishane olarak tasvir ediliyor.
Alice'in "nevrasteni" olarak adlandırılan belirsiz hastalığı, aslında ataerkil toplumun kadına biçtiği pasif rolün bedenselleşmiş halidir. Bir kadın olarak dış dünyada eyleme geçmesi, üretmesi ve takdir görmesi engellenen Alice, tüm hayati enerjisini kendi içine, dolayısıyla hastalığına yönlendirir. Abisi Harry (Henry) dış dünyayı ve insan ruhunu kağıda dökerek ölümsüzleşirken, Alice sadece kendi acısını ve iç dünyasını gözlemlemekle yetinmek zorunda kalır. Henry James'in dehası ve edebi başarısı, bir anlamda kız kardeşinin görünmezliği ve fiziksel çöküşü üzerinde yükselir.. İkili arasındaki bu asimetrik bağ, kadının entelektüel dünyadaki yerinin "ilham perisi" ya da "gözlem nesnesi" olmaktan öteye geçemediği bir dönemin acı bir aynası olarak görülmekte..
Gerçek hayatta da yaşanmış olan "ölüm için izin isteme" bizzat kitapta yer alıyor. Son kısımdaki bilgiye göre Alice, yaşadığı acı nedeniyle babasından İntihar için izin istiyor. Oyunda bu sahne baya iyi aktarılmış, tabi Sontag bakış açısıyla.
Bir diğer dikkatimi çeken önemli sahnelerden biri ise çay partisiydi.. Alice'in zihninde farklı zamanlardan ve mekanlardan gelen kadınları buluşturarak bir "tarihsel kız kardeşlik" alanı açıyor.. Bu sahnede Emily Dickinson, Alice'in bir yansıması gibi ortaya çıkar; o da odasına kapanmış ve dünyadan elini eteğini çekmiştir. Ancak Dickinson ile Alice arasındaki temel fark, Dickinson'ın bu izolasyonu devasa bir şiir külliyatına dönüştürebilmiş olması, Alice'in ise dehasını eyleme dökemeyip bedenine hapsetmesidir. Adını ilk kez duyduğum -ve okuduğum kadarıyla önemli bir kişilik olan diğer isim- Margaret Fuller ise bu odanın dışındaki dünyanın, eylemin ve kamusal alanın temsilcisi olarak oradadır. Ancak Fuller'in güçlü duruşunun ve entelektüel mücadelesinin bile trajik bir sonla bitmiş olması, Alice için dış dünyanın da en az o yatak kadar tehlikeli olduğunu simgeler.
Sontag bu karakterler üzerinden, kadının zekasını dışa vurduğunda karşılaştığı toplumsal engeller ile içe kapandığında yaşadığı yıkımı yan yana getirir.
Çay partisine dahil olan Kundry ve Myrtha gibi mitolojik ve sanatsal figürler ise kadının kültür tarihindeki temsiline dair eleştiriyi derinleştiriyor. Bu karakterler, kadının sanatta nasıl "lanetli", "intikamcı" veya "erkeklerin kurtarması gereken aciz varlıklar" olarak kurgulandığını hatırlatır. Alice, bu kadınlarla dertleşirken aslında kendi yalnızlığının ve hastalığının kişisel bir talihsizlik değil, evrensel ve tarihsel bir kadınlık kaderi olduğunu fark eder.
Sontag tıpkı Virginia woolf gibi kadının dünyasında yaşanan acıyı ve dramayı ortaya koymak için etkileyici bir karakter ve mekan tasarlıyor. 1890'lardaki sorunların bir asır sonra yine yaşanıyor olması üzücü. Zaman zaman Felaketzedeler Evi'indeki bazı sekansları andırdı ama bu daha iyidi kanımca. Okumanızı tavsiye ederim.