Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana isminin o tumturaklı ve bilerek uzatılmış ironisinden de anlaşılacağı üzere, sadece bir zengin adam-fakir adam hikayesi değil, Türk sinemasının bilinçaltında yatan iki devasa fay hattının; yani Akademik Ciddiyet ile Mahalle Absürdizminin IMAX…devamıSoyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana isminin o tumturaklı ve bilerek uzatılmış ironisinden de anlaşılacağı üzere, sadece bir zengin adam-fakir adam hikayesi değil, Türk sinemasının bilinçaltında yatan iki devasa fay hattının; yani Akademik Ciddiyet ile Mahalle Absürdizminin IMAX boyutlarında kafa kafaya çarpışmasıdır! Film, Fransız sinemasının o naif sınıf çatışmasını alıp, bizim coğrafyanın filtresiz gerçekliğine öyle bir oturtuyor ki, ortaya çıkan eser bir adaptasyon olmaktan çıkıp sosyolojik bir manifesto haline geliyor. Bir yanda Haluk Bilginer’in canlandırdığı Refik karakteri var; bu adam sadece felçli bir aristokrat değil, o adeta Türk aydınının, o fildişi kulelere hapsolmuş, bedeni yüksek kültür ile kilitlenmiş ama ruhu sıkışmış trajik heykelidir. Diğer yanda ise Feyyaz Yiğit’in hayat verdiği Ferruh; kaosun, plansızlığın, hallederiz abiciliğin ve anlamsızlığın ete kemiğe bürünmüş hali, adeta yürüyen bir dadaizm sergisi!
Felsefi olarak bakarsak, Refik ve Ferruh’un ilişkisi Hegelci bir diyalektiğin kanlı canlı örneğidir; Refik Tezdir (Düzen, Kural, Trajedi), Ferruh Antitezdir (Kaos, Doğaçlama, Komedi). Bu ikisinin çarpışmasından doğan Sentez ise filmin ta kendisi: Yaşamak! Film bize, hayatın anlamının Refik’in dinlediği o ağır klasik müziklerde değil, Ferruh’un o müzikle dalga geçerken yaptığı tuhaf dansta saklı olduğunu, ciddiyetin aslında bir savunma mekanizması, mizahın ise en büyük saldırı silahı olduğunu haykırıyor. Ferruh, Refik’e acıyarak bakmıyor ki Levinasçı etikte en büyük hakaret acımaktır aksine ona eşit bir saçmalıkla yaklaşıyor ve işte tam bu noktada o steril, kokusuz malikane, birdenbire yaşayan, nefes alan, terleyen bir sirke dönüşüyor.
Sosyolojik açıdan film, Türkiye’deki sınıfsal geçirgenliğin o tuhaf doğasını masaya yatırıyor; Batı’da bu iki karakter asla yan yana gelemezken, bizim kültürümüzde samimiyet denen o sihirli anahtarın, en kalın çelik kapıları bile nasıl açtığını, statülerin nasıl buharlaştığını görüyoruz. Haluk Bilginer’in Shakespearean derinliğiyle Feyyaz Yiğit’in Gibi evreninden getirdiği o boşluğun felsefesi çarpıştığında, seyirci olarak şunu idrak ediyoruz: İnsan, en nihayetinde, yanında saçmalayabildiği kişinin yanında özgürdür. Refik’in tekerlekli sandalyesini bir yarış arabasına, o hüzünlü bakışlarını ise bir kahkaha tufanına dönüştüren şey, Ferruh’un hayatı ciddiye almama ilgeliğidir. Sonuç olarak bu film; modern insanın yalnızlığına, bedensel veya ruhsal felçlerine karşı yazılmış en neşeli reçete, en gürültülü başkaldırı ve anlam arama, anı yaşa diyen devasa, enerjik, durdurulamaz bir yaşam övgüsüdür!