Spoiler içeriyor
Harnâme'yi her okuduğumda gülümsemekle huzursuzlanmak arasında kalırım. Çünkü Şeyhî derdini çok iyi anlatır; ama anlattığı şey, tam da bu yüzden, kolayca geçip gidilecek bir şey değildir. Eşek güldürür, hikâye akılda kalır, ama geride bırakılan tortu rahatsız edicidir. Bu rahatsızlık estetikten…devamıHarnâme'yi her okuduğumda gülümsemekle huzursuzlanmak arasında kalırım. Çünkü Şeyhî derdini çok iyi anlatır; ama anlattığı şey, tam da bu yüzden, kolayca geçip gidilecek bir şey değildir. Eşek güldürür, hikâye akılda kalır, ama geride bırakılan tortu rahatsız edicidir. Bu rahatsızlık estetikten değil, ideolojiden gelir.
Hikâye basittir: Yük taşımaktan zayıf düşmüş bir eşek vardır. Otlakta semiz semiz gezen öküzleri görür. Onların rahatını, itibarını, doygunluğunu kıskanır. Sorusunu yanlış yerden sorar: “Neden ben çalışıyorum?” değil, “Neden ben onlar gibi değilim?” diye. Cevap da bu yanlış soruya göre verilir. Boynuzun sırrını öğrenir, ona sahip olmaya kalkar ve neticede elindeki kulak ve kuyruğu da kaybeder. Hikâye burada biter; ibret kapıda beklemektedir.
Bu noktaya kadar her şey zarif bir hiciv gibidir. Ama biraz durup bakınca şunu fark ederiz: Metin, eşitsizliği anlatmaz; eşitsizliğe özenmeyi cezalandırır. Eşeğin yük taşıması doğal, hatta kaçınılmazdır. Öküzlerin semizliği ise sorgulanmaz bir kader gibidir. Kim çalışıyor, kim yemektedir, bu düzen neden böyledir, metin bu sorulara bilerek yaklaşmaz. Eşek ezildiği için değil, haddini aştığı için cezalandırılır.
Burada Harnâme, farkında olarak ya da olmayarak, güçlü bir disiplin dili kurar. “Herkes yerini bilsin” der. “Haddini aşan, elindekini de kaybeder.” Atasözü de tam burada devreye girer ve metnin ideolojik özeti gibi durur:
Boynuz umarken kulaktan ve kuyruktan olmak :D
Bu söz halk bilgeliği gibi dolaşır ama aslında oldukça politiktir. Talebi tehlikeli, arzuyu suçlu, yükselme isteğini cezaya layık görür. Sosyalist bir gözle bakıldığında rahatsızlık da buradan doğar. Çünkü eşeğin hikâyesi, bir sınıf eleştirisine dönüşecekken ahlâk dersine indirgenir. Sorun sistem değildir; sorun bireyin yanlış hevesidir.
Oysa tablo açıktır: Eşek emek verir, öküzler refah içindedir. Ama metin, emeği yücelten ya da sömürüyü ifşa eden bir yere gitmez. Tam tersine, eşeğin “sınıf atlama” arzusunu hicveder. Bu haliyle Harnâme, ezileni örgütleyen değil, ezileni uyaran bir metindir. “Daha fazlasını isteme,” der, “istemek başına iş açar.”
Bu da metni ideolojik olarak sorunlu kılar; ama değersiz değil. Çünkü Şeyhî bunu saray konforundan yazmaz. Dayak yemiş, soyulmuş, hakkı gasp edilmiş bir adamın kaleminden çıkar bu eşek. Belki de mesele şudur: Şeyhî düzeni değiştirmeyi hayal edemez ama düzenin nasıl can yaktığını çok iyi bilir. Devrim yazamaz; hiciv yazar. Sistemi teşhir edemez; bireyi uyarır.
Bu yüzden Harnâme’yi ne tamamen masum bir mizah ne de bilinçli bir muhafazakâr propaganda olarak okumak yeterlidir. Metin, tarihsel sınırları içinde, bir çaresizliğin edebî formudur. Gülerek anlatılan bir kabulleniş. Eşeğin trajedisi, yalnızca eşekliğinden değil; başka bir ihtimali tahayyül edemeyen bir dünyanın içinden gelmesindendir.
Sonunda okur ister istemez kendine döner. Çünkü eşek çok tanıdıktır. Hepimiz zaman zaman öküzlere bakmışızdır. Hepimiz bir noktada yanlış soruyu sormuşuzdur. Ama asıl soru şudur:
Eşeğin boynuz istemesi mi hatadır, yoksa boynuzun sadece bazılarına ait olduğu bir dünyada yaşamaya razı gelmemiz mi?
Modern edebiyat klasiklerinden bir eser geldi mi peki aklımıza :D
"BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR AMA BAZILARI DİĞERLERİNDEN DAHA EŞİTTİR."
Dipnot: Harnâme, yalnızca haddini aşan arzuların değil, liyakat sanrısının da hikâyesi olarak okunabilir. Çünkü burada mesele, eşeğin çok istemesi değil; neyi, neden istediğini bilmeden istemesidir. Boynuz, emeğin değil, görünür iktidarın simgesidir. Onu isteyen eşek, çalışarak değil; biçim değiştirerek yükten kurtulacağını sanır. Bu yönüyle metin, yukarıya bakıp yükselmeye çalışan ama yukarıyı ayakta tutan düzeni hiç sorgulamayanların hicvidir. Dalkavukluğun, özenmenin ve yanlış hizalanmış arzuların sonu da bu yüzden hüsrandır.
Ve fakat Harnâme’yi asıl kıymetli kılan, verdiği cevaplardan çok sorduğu sorulardır. Kim çalışır, kim semirir? Güç, gerçekten emekle mi kazanılır, yoksa biçimle mi? İnsan ne zaman talep sahibi olur, ne zaman sadece haddini aşmış sayılır? Şeyhî bu soruları çözmez; ama yüzyıllar öncesinden önümüze bırakır. Biz de bugün, hâlâ aynı eşeğe, aynı öküzlere, aynı boynuz meselesine bakarken buluruz kendimizi.