Spoiler içeriyor
Döşeğimde Ölürken bana hep aile kavramını düşündürmüştür. Ama bunu güvenli bir yerden değil; daha çok rahatsız edici bir yerden. Ailenin sevgiyle mi, yoksa yalnızca zorunlulukla mı ayakta durduğunu. Bir arada olmanın gerçekten bir yakınlık anlamına gelip gelmediğini. Hemen hemen her…devamıDöşeğimde Ölürken bana hep aile kavramını düşündürmüştür. Ama bunu güvenli bir yerden değil; daha çok rahatsız edici bir yerden. Ailenin sevgiyle mi, yoksa yalnızca zorunlulukla mı ayakta durduğunu. Bir arada olmanın gerçekten bir yakınlık anlamına gelip gelmediğini.
Hemen hemen her toplumda cenazeler, aile fertlerinin toplandığı geçiş törenlerinden biridir. Ritüeller değişir; kimi yerde sessizlik hâkimdir, kimi yerde kalabalık. Bu törenleri mümkün kılmak için ille de bir ahiret inancına ihtiyaç yoktur. Ölülere saygı, kutsama, hatırlama ihtiyacı yeterlidir. Fakat tam da bu kutsallık alanında, en riyakâr davranışlar da kendine kolayca yer bulur. İnsan, ölünün arkasından daha rahat iyi görünür. Sessizlik, içtenliğin garantisi değildir.
Bir vasiyet, en yakına yük olabilir. Aynı evde büyümüş fertler birbirinden nefret edebilir. Aynı tabutun arkasında yürüyenler, aynı acıyı yaşamaz; yalnızca aynı ritüelin içinde bulunur. Cenaze, aileyi birleştirdiği kadar, aile olmanın ne kadar kırılgan ve zoraki bir yapı olduğunu da görünür kılar.
William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken romanı tam olarak bunu yapar. Cenazeyi yüceltmez, ölümü anlamla donatmaz. Aksine, anlatıyı bilinçli biçimde anti-epik bir hatta kurar. Addie Bundren’ın ölümü, ailesini bir araya getirmez; zaten hiçbir zaman gerçek anlamda bir arada olamadıklarını açığa çıkarır. Yol uzadıkça aile çözülür. Herkes aynı yönde ilerler ama kimse kimseye yaklaşmaz. Bu yolculuk bir bütünleşme değil, dağılmanın uzatılmasıdır.
Faulkner’da aile, duygusal bir bağdan çok bir zorunluluktur. Sevgi görevle karışmıştır; görev ise içtenlikten yoksundur. Bu nedenle romanda ne kahraman vardır ne de teselli. Ölüm, geride kalanları arındırmaz; aksine onları daha çıplak, daha savunmasız hâle getirir.
Tolga Karaçelik’in Kelebekler filminde ise benzer bir cenaze yolculuğu anlatısı kurulsa da sonuç farklı bir yere evrilir. Üç kardeş, babalarının ölümü üzerine yola çıkar. Baba figürü burada da yokken baskındır; ancak film, bu yokluğu yalnızca açığa çıkarmakla yetinmez. Yol ilerledikçe kardeşler arasında bir mesafe azalması yaşanır. Bu, büyük bir barış hikâyesi değildir; ama bir yakınlaşma ihtimalidir.
Kelebekler de anti-epiktir. Baba kutsanmaz, aile idealize edilmez, ölüm her şeyi çözmez. Ancak Faulkner’dan farklı olarak film, aynı yolculuğun insanları tamamen dağıtmak zorunda olmadığını da ima eder. Bazı yolculuklar, kırık da olsa bir temas alanı açabilir. Absürd mizah tam da burada devreye girer; gerçeği gizlemek için değil, onunla temas edebilmek için.
Faulkner’da yol, gerçeğin acımasızlığını uzatır.
Tolga Karaçelik’in Kelebekler’inde ise yol, gerçeğe dayanabilmenin imkânını yoklar.
Her iki anlatı da şunu kabul eder: Cenazeler aileleri otomatik olarak bir araya getirmez. Ama bazı yolculuklar, dağılmış olanı daha da görünür kılarken; bazıları, geç de olsa birbirine bakabilme cesaretini mümkün kılar.
Anti-epik olan tam da budur. Büyük anlamlar, yüceltilmiş bağlar yoktur. Sadece küçük, kırılgan ve çoğu zaman gecikmiş temaslar vardır. Belki de aile dediğimiz şey, tam olarak bu gecikmenin adıdır.
Dipnot: Cenaze ve yolculuk etrafında yapılan işleri sevdiğimi fark ettim. Misalen Gün Olur Asra Bedel, Mezbaha No:5, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş kitapları; As i lay dying, the man with three coffins filmleri gibi...
Bizim Büyük Çaresizliğimiz de dahil edilebilir.
İçinde cenaze, psikolojik bir çözülme ve yolculuk temalarının olduğu kitap ve film önerileriniz varsa lütfen benimle paylaşın. Şimdiden teşekkür ederim, sürur dolu geceler.