Evet, 2026'nın ilk kitabı ile karşınızdayım. Yıla biraz depresif bir eserle başlamış olsam da -gerçi klasiklerin kaç tanesi böyle değil ki?- Tolstoy ile başlamak iyi bir seçim, sanırım. Lev Tolstoy, Ivan Ilyiç'in Ölümü eserinde bir ölümü değil, yaşanmamış hayatı anlatıyor.…devamıEvet, 2026'nın ilk kitabı ile karşınızdayım. Yıla biraz depresif bir eserle başlamış olsam da -gerçi klasiklerin kaç tanesi böyle değil ki?- Tolstoy ile başlamak iyi bir seçim, sanırım.
Lev Tolstoy, Ivan Ilyiç'in Ölümü eserinde bir ölümü değil, yaşanmamış hayatı anlatıyor. Aslında kitabı bu tek cümle ile de özetleyebilirim. Lâkin bir şeyler daha yazmak, eklemek istiyorum.
Eser, Ivan Ilyiç'in ölüm haberiyle başlar. Bu şekilde okuyucuyu kitaba alıştırırken, ölüm gerçeğinin en basit ama aynı zamanda en gerçekçi haliyle yüzleştirir. Ölüm sonrası ardımızda bıraktıklarımızın halleri... Ne olacak değil? Nasıl yaşandı diye? sorarız. Meraka değil, düşünceye açıktır eser.
Ardından da geriye dönüp, Ivan Ilyiç'in hayatına, saygın olduğunu düşündüğü yaşamına odaklanıyor. İşte tam bu arada "ölüm"ü bir kenara bırakıp "yaşanmamış hayat"a odaklanıyor Tolstoy.
Ivan Ilyiç, tam anlamıyla bağ kurduğum bir karakter olmadı. Bana göre fazla düz ve soğuktu. Fakat tam olarak uzak hissettiğimi de söyleyemem, zira Ivan'ın yaşadığı hayat gibi hayatı, o sıradanlığı, yaşanmamışlığı ve boşluğu zaman zaman her birimiz yaşarız.
Ivan Ilyiç'in seçimleri topluma göre doğru atfedilse onun hayatına baktığımızda koca bir yanlıştır. Kendi düşüncelerine önem vermeden, dışarıdan nasıl görüneceğine, saygınlığını korumaya dikkat ederek yaşar. Evet, saygınlık önemlidir. Fakat insana kendini unutturuyorsa tüm önemini yitirir. Hayatı kaba bir tabirle 'boş' kılar.
Ölüm ile yüzleşince, yüzleşmek üzere olunca veyahut bunu hissedince hayatımızda bazı değişiklikleri gideriz, gitmek isteriz. Kendimizi buna zorunlu hissederiz. Belki en çılgın fikirlerimizi hayata geçirir, belki gönlümüzce gezer, eğleniriz, belki sevdiklerimize vakit ayırır, belki de en çok unuttuğumuz o kişiye; 'kendimize' yöneliriz. Belki de yapmak istediğimiz ama hayatın koşuşturmasını bahane ederek ertelediğimiz ibadetlere kendimizi verir. Yapmamız gereken şeyleri, yaşamamız gereken hayatı kaçırdığımızı 'ölüm' ile yüzleşince farkederiz. Ivan Ilyiç, tam anlamıyla böyle bir yüzleşme yaşıyor ve hayatını sorgulamaya başlıyor. Fakat... geç kalmışlık işte...
Yaşadığı hastalık, acılarla beraber bir bilinç de kazandırır. Hayata dair düşünmeye başlar, çevresini fark eder. Fakat sadece fark eder, zira yeni bir hayat yaşamaya bir şeyleri değiştirmeye zamanı yoktur Ivan Ilyiç'in.
Yalnızlığının farkındadır Ivan Ilyiç. Evet saygın bir yargıçtır, kurallara önem verir. İnsanlar onun önünde eğilirler. Lâkin bütün bunlar yalnız olmasına engel değildir, zira sahte bir saygı vardır burada. Zorunlu bir saygı.
Mesela eşi Praskovya ile evliliği toplumun 'evlilik' baskısıyla olmuş, zorunlu bir evliliktir. Buna duygusal değil, mantıklı bakar Ivan Ilyiç. Proskovya Fyodornova için de bu böyledir. Ivan Ilyiç, eşinden destek görmez, aslında onu sevmez de... Hayat arkadaşı tarafından yalnız bırakılmıştır; bunun özeti kitabın en başlarında verilse de derinlere inince daha iyi anlarız. Kitabın ilk bölümünde; Ivan Ilyiç'in ölüm haberiyle beraber karısının maddi kaygılarla verdiği tepkiyi görüyoruz. Kocasının ölümüne değil, maddi olarak bir şeyler alıp almayacağı konusunda endişelendiği için üzülüyor. Bir insanı aynı yatağı paylaştığı hayat arkadaşı bile yalnız bırakıyorsa, diğerlerinin çok bir önemi var mıdır ki?
Tabii, herkes Ivan'a karşı yapmacık değildir. Hizmetkârı Gerasim, ona saygı ve merhamet gösteren tek kişidir. Ona şefkat duyar, dürüst yaklaşır. Rol yapmaz Gerasim. Neyse odur. Tüm bu sahteliğin içinde Gerasim'i doğal bir konuma koyar Lev Tolstoy.
Ivan Ilyiç'in çevresi ondan uzaklaşmaya başlar, hastalıklara beraber. Zaten uzaklardır ya. Fakat bu hastalık daha da uzaklaştırır. Bunun sebebi hastalığın bulaşıcı olması falan değildir tabii. Duyulan ölüm korkusudur asıl kaçma sebebi. İnsanlar ölümle yüzleşmekten korkarlar. Kimi insan yüzleşmekten kaçar, kimileri kaçmaz 'sahte' bir merhamet gösterir, başkasının acısına. Bu vicdan rahatlatma aracıdır, 'benim de başıma gelir.' düşüncesiyle empati kurmaktır. Fakat, gerçekten hissetmek yoktur burada. Sadece hissetmeye çalışmak, hissetmiş gibi yapmak vardır. Sadece belirli insanlar acımızı gerçekten anlayıp bize destek olurlar ve biz de bazı insanları gerçekten anlayıp destek oluruz.
Ivan Ilyiç'in Ölümü, bizleri hayatın sahteliği ve gerçekliğiyle yüzleştirir. Yaşayamadığımız hayatımıza bakmanızı sağlar, ölüm'ün kaçınılmaz olduğunu daha en başında vurgularken hayatımızı yaşamamız gerektiğini bağırır.
Ivan Ilyiç, şu sözlerle veda eder hayata: "Bitti! Ölüm bitti... o yok artık! Acılarını, ağrılarını unutur, ölüm korkusunu unutur, her şey biter ve gözler sonsuzluğa kapanır.