Kitabı okuduktan sonra buradaki incelemelere baktığımda kimsenin kitaptan bir şey anlamadığını gördüm ve inceleme yazmayacakken birinin bunu yapması gerekiyor diyerekten yazmaya başladım.. Kitap aslında çok kısa olmasına rağmen sembolik bir anlatıma sahip. Bu kitap Sehl-i mümteni örneğidir. Bir çırpıda okunur.…devamıKitabı okuduktan sonra buradaki incelemelere baktığımda kimsenin kitaptan bir şey anlamadığını gördüm ve inceleme yazmayacakken birinin bunu yapması gerekiyor diyerekten yazmaya başladım..
Kitap aslında çok kısa olmasına rağmen sembolik bir anlatıma sahip. Bu kitap Sehl-i mümteni örneğidir. Bir çırpıda okunur. Aslında kolay bir kitap gibi gözükür fakat katmanlı derin bir anlama sahiptir. Fakültede Eleştirel Okuma dersinde hocayla tahlil yapmıştık. Bu tahlili sizlerle de paylaşmak istedim.
Öncelikle kitabın kapağına baktığımızda arapça olarak yazılmış “hiç” yazısını görüyoruz. Kitabın vermek istediği mesajı da bir kelimeye indirgersek bu kelimeden başkası değildir. Peki, nedir bu hiç? Hiç olan bizleriz. Aciz olan bizleriz. Yazar yine istifham sanatını kullanarak okuyucuya cevabını bildiği sorular sorar. Okuyucu düşünmeye ve sorgulamaya teşvik eder.
Yazar, kitabına Yahya Kemal’e ait “Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan..” dizesiyle başlar. Bu dize Açık Deniz şiirine aittir.
Yine girizgah cümlelerinden biri “Benim kronolojimi biliyor musun sen?” Burada da bir ilginçlik var. Yazar kitaba, kitabın son sahneleriyle giriş yapıyor ve okuyuculara kronoloji mesajını veriyor. Zihne gelen silik silik hatıraların kelimelere dökülmesi. Karakterimizi tanımadan yargılamamamız gerektiği vurgusu da yapılmış. Şimdi kitaptaki imgelere tek tek göz atalım.
“Şu sırıtkan tavşanı kurşunlayıp yeni bir sayfa açayim.”
Burada bahsettiği sırıtkan tavşan aslında Süleyman Koç’un elde edemediklerini temsil ediyor. Bu sebeple bu cümlenin hemen arkasından, tamam ben bunları elde edemedim fakat neden elde edemedim, der edasıyla okuyuculara merak aşılıyor.
Lunaparktan bahsediyor yazar. Lunapark aslında burada dünya hayatını temsil ediyor. Zaten Mustafa Kutlu açıkça Ankebût Suresi 64. Ayete atıfta bulunuyor: “Bu dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur, keşke bu gerçeği bilselerdi.” Kitap adeta bu ayetin bir yansıması.
Cami ve yorgancı dükkanı, geleneksel hayatı temsil ediyor. Parkta dediğim gibi modern hayatı yani dünyayı. Süleyman Koç ise bu ikisi arasında sıkışıp kalmış ana karakterimiz. Camiyle parkın arasında bir duvar vardır ve Süleyman Koç o duvarın üstünde. Ancak kitabın sonunda Süleyman Koç’un lunaparkta tıkılı kaldığını bi türlü çıkamadığını görüyoruz. Düşünceleri gibi aslında, değil mi? Sürekli geçmişini ve yaptığı seçimleri sorguluyor. Hep ya böyle olsaydı, ya şöyle olsaydı diye diye kendisini yiyip bitiriyor. Zihninde de bi çıkış yolu yok ki Süleyman Koç’un.
“Bu böyledir. Yaz tatillerinde tuğla ocaklarında çalışan cılız çocuklar, dul karı yetimleri, bir kötü tavşanı bile vuramayan askerliğini yapmış banka memurları, adı Süleymana çıkmışlar, hep felsefeden kalırlar.”
Tüm kitap boyunca Süleyman Koç felsefeden kaldığını sorgular durur. Sonra birde hikayeyi felsefe hocasından dinleriz. Birinin tüm hayatına mal olmuş bir karar diğerinin sadece düşünmek için beş dakika ayırdığı bir konudur. Yeni bir gündeme geçebilmemiz için travmalarımızla hesaplaşmamız gerekir ve bazı şeylerin de açıklaması yoktur. Bakara suresinde dediği gibi “Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (216.ayet) Kur-an’ı Kerimde “Bu böyledir” ifadesi sıklıkla geçer. Arapça karşılığı ise “Ğale Kezalik” yani yorumlayamazsınız, tartışamazsınız, emir açık ve nettir. Bu böyledir.
“Ah Süleyman, sen o duvarın üstünden hiç inmeyecektin.” Ne ince mesajlar var değil mi. Ne kadar ince işçilikle hazırlanmış bir kitap aslında.
Zinnure’nin bölümünde ise en büyük gayesinin Rasif bey’in oğluyla evlenmek olduğunu görürüz. Ve bölümü şöyle sonlanır “Bir Süleyman gider, bir Süleyman gelir.” Yani Zinnure’nin bahtı böyledir, hep aynıdır. Yalnız Zinnure geçmişine takılı kalmaz. Yine de modern hayata karşı bir imrenme vardır onun bölümü “Tâ key...” ifadesiyle biter. Bu bir üzüntü ifadesidir.
Süleyman Koç’un ise yorgancı dededen bahsederken “O dükkânda, o kuş sesleri, yeşil yapraklar arasında kalmayı nasıl istemiştim. Yün kokusu, yorgan yumuşaklığı, pamuk tozu.” Yine geçmişe özlem duyar. Süleyman seçim yapmıştır ama istekleri doğrultusunda değil. Süleyman olmak istediği yerde değil, olunmasını istediği yerdedir. “Zaman, dert getirdi sulara.” (CZ)
Dördüncü bölüm şöyle başlar:
“Buldozerlerin dişleri toprağa saplandığı zaman...
Motor gürültülerinin yavru kuşları yuvalarından ürküttüğü zaman...
Ağaçların devrildiği, kayaların demir matkaplarla delindiği, suların önünün kesildiği zaman...
Bulutların kirlendiği zaman...
O durgun göl kenarında, kamışlıkta, akşam, balıkların ve su kuşlarının, rüzgârın ve titreyen çimenlerin, kertenkelenin, sincabın ve tarla kuşunun birlikte söylediği İlâhi ansızın kesildiği zaman...”
Burada Mustafa Kutlu geleneksel yaşam süren insanın kıyametinin nasıl koptuğunu bizlere hissettirmeye çalışmıştır.
Yine metaforlardan biri “yol”dur. Olumlu da olumsuz da kullanılmıştır. Misal yolun gittiği yerde hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Doğal ortam bozulur, nüfus artar.
“Şehrin sokakları, çarşıları, meydanları, evleri aydınlandı.
İnsanlar artık geç yatıp geç kalkmaya başladılar. Ara sıra gelip giden Süleyman Yorgancı Hafız Yaşar'ın dükkânına elektirik tesisatı kurulmadığını gördü.
- Ama olur mu Hafız amca?
Süleyman gibi konu-komşu, hısım-akraba, bilen- bilmeyen hep aynı soruyu tekrar edip durunca, onlara şöyle diyorum:
- Gece gecedir, gündüz de gündüz.
Tuhaf tuhaf bakıyor, alaylı alaylı konuşuyorlar:
- Yok canım, öyle mi?
Ben:
- Evet öyle, diyorum. Gece ibadet ve uyku, gündüz çalışma.”
Elektriğin gelmesiyle gece de gündüz gibi olmuştur. Halbuki insanın fıtratında gündüz çalışıp gece dinlenmek vardır. Neml Suresi 86. Ayette de söylendiği gibi:”Hiç görmezler mi ki biz, dinlenip sükûnete ersinler diye geceyi karanlık ve çalışıp kazansınlar diye gündüzü aydınlık kıldık? Şüphesiz bunda, iman eden bir toplum için nice deliller ve ibretler vardır.”
Manifatura bölümünde ise Rafet Bey’in modern hayatın hızından hatmeye gidemediğini görüyoruz. Rafet Bey’in elindeki sepet dünya hayatının nimetlerini temsil ediyor. Armutlarını kimseyle paylaşmakta istemiyor. Sepeti bırakamayışı dünya hayatına bağlanmışlığını gösteriyor. Zekat düşüncesi de bir metafordur insanın samimiyetini gösteren bir ibadettir. Rafet Bey kötü mallarını zekata ayırmıştır. Dolayısıyla modern hayatın onu da bozduğunu görüyoruz.
Aslında bu tahlili yazmaya hiç niyetim yoktu ama fark ettim ki bu tahlili yaptıktan sonra açıklayamadığım şeyler için bu ifadeyi kullanmaya başlamışım. Bunu fark ettiğinde insana da huzur çöküyor. İşini Allah’a bağlayıp susuyorsun. Acizliğini biliyorsun. Sen bunun idrakine varınca Allah sana bin kat güzelini nasip ediyor zaten. Oldurma işini Allah’a bırakmak.. tam da olması gerektiği gibi.. ve tam tersi de aynı şekilde. Olduran da oldurmayan da O’dur. Gerçekten de bazı şeylerin hiçbir açıklaması yoktur acizliğimizden sebebini bile bilemeyiz çünkü ne geçmişe dönebiliriz ne geleceği görebiliriz. Bu böyledir işte.