“Koku: Bir Katilin Hikâyesi” sinema uyarlaması, Patrick Süskind’in metninin felsefi ve tarihsel ağırlığını perdeye taşıma iddiasında olan, fakat bu iddiayı yer yer taşıyamayan bir filmdir. Burada mesele sadece bir roman uyarlaması meselesi değildir; mesele, 18. yüzyıl Avrupa’sını, insan bedenine ve…devamı“Koku: Bir Katilin Hikâyesi” sinema uyarlaması, Patrick Süskind’in metninin felsefi ve tarihsel ağırlığını perdeye taşıma iddiasında olan, fakat bu iddiayı yer yer taşıyamayan bir filmdir. Burada mesele sadece bir roman uyarlaması meselesi değildir; mesele, 18. yüzyıl Avrupa’sını, insan bedenine ve duyularına bakışını, ahlâk anlayışını ve estetik kavrayışını ne ölçüde kavrayabildiğinizdir.
Film, görsel olarak dönemi tanıtmakta belirli bir başarı gösterir. Paris’in arka sokakları, balık pazarları, tabakhaneler ve taşra Fransası, kirli ve sağlıksız bir dünya olarak resmedilir. Bu tarihsel olarak yanlış değildir. 18. yüzyıl şehirleri bugünkü anlamda “medenî” alanlar değildir; koku, çürüme ve hastalık gündelik hayatın parçasıdır. Film bu zemini kurar. Ancak burada durur. O dünyanın zihniyetini, insanın kendini ve başkasını algılayış biçimini derinleştirme konusunda yetersiz kalır.
Jean-Baptiste Grenouille karakteri, romanda neredeyse metafizik bir problem olarak ele alınır: kokusu olmayan bir insan, dolayısıyla toplumda izi olmayan bir varlık. Film ise Grenouille’ü çoğunlukla patolojik bir vaka, sıra dışı bir seri katil olarak sunar. Bu, sinemanın dramatik kolaycılığıdır. Oysa Süskind’in metninde Grenouille bir “canavar”dan çok, modern insanın erken bir prototipidir: Tanrı fikrinden, ahlâkî bağdan ve toplumsal aidiyetten kopmuş bir varlık. Film bu boyutu yeterince irdelemez.
Anlatıcı kullanımı dikkat çekicidir. Anlatıcı, romandaki ironik mesafeyi korumak için tercih edilmiştir; fakat sinemada bu anlatıcı, çoğu zaman görüntünün yapması gereken işi üstlenir. Bu da filmin sinematografik anlatımına güvenmediğini gösterir. Bir tarihî dönemi anlatıyorsanız, bunu sesle değil, davranışla, mekânla, ritüelle anlatırsınız. Film burada edebiyatın koltuk değneğine yaslanır.
Oyunculuk meselesine gelince: Grenouille’ü canlandıran Ben Whishaw teknik olarak rolü taşır; fakat karakterin iç boşluğu, neredeyse tanrısal kibri yeterince hissedilmez. Dustin Hoffman’ın canlandırdığı Baldini karakteri ise dönemin zanaatkâr tipini karikatüre yaklaştırır. Oysa 18. yüzyıl zanaatkârı, modern anlamda “küçük burjuva”dır; mesleğiyle, geleneğiyle ve lonca ahlâkıyla tanımlanır. Film bu sınıfsal ve tarihsel katmanı basitleştirir.
Filmin en problemli yönü, finalde ortaya çıkar. Grenouille’ün koku yoluyla kitleleri manipüle etmesi fikri, romanın merkezî felsefî iddiasıdır: İnsan kalabalıklarının irrasyonelliği. Film bunu görsel bir şok unsuru olarak sunar ama düşünsel sonuçlarını tartışmaz. Bu sahne, modern kitle psikolojisiyle ilişkilendirilebilecekken, yalnızca estetik bir aşırılık olarak kalır.
“Koku: Bir Katilin Hikâyesi”, dönemi resmetmeye çalışan, fakat dönemin zihniyet tarihine nüfuz edemeyen bir filmdir. Romanın felsefî derinliği sinemaya aktarılmak istenmiş, ancak sinemanın imkânları bu derinliği taşımakta sınırlı kalmıştır. Bu nedenle film, iyi çekilmiş bir tarihsel atmosfer çalışması olarak değerlendirilebilir; fakat güçlü bir düşünce filmi değildir. Bu ayrımı yapmak gerekir...