This is a masterpiece! "Evlilik: Kendisinin kim olduğunu veya karşısındakinin kim olabileceğini henüz bilmeyen iki insanın, tam olarak kestiremedikleri ve üstüne kafa yormaktan da itinayla kaçındıkları bir geleceğe kendilerini bağlayarak, büyük bir umutla cömertlikle ve müthiş bir içtenlikle oynadığı bir…devamıThis is a masterpiece!
"Evlilik: Kendisinin kim olduğunu veya karşısındakinin kim olabileceğini henüz bilmeyen iki insanın, tam olarak kestiremedikleri ve üstüne kafa yormaktan da itinayla kaçındıkları bir geleceğe kendilerini bağlayarak, büyük bir umutla cömertlikle ve müthiş bir içtenlikle oynadığı bir kumardır."
Alain de Botton, daha kapıdan girer girmez o kutsal saydığımız romantik alanı, bu sarsıcı cümleyle paramparça ediyor. Ama yanlış anlaşılmasın; amacı aşkı, sadakati ya da evliliği yerle bir etmek değil. Aksine, onları o bulutların üzerinden indirip hayatın o sert, o pürüzlü zeminine geri çağırmak. Çünkü herkesin bilmesi gereken bir şey var, aşk dediğimiz şey acıdır, başka bir şey değil.
Aslında yazarın yaptığı şey, basit bir aşk hikâyesi anlatmak değil; bir ilişkinin içinde gizlenmiş olan o sessiz beklentileri, çocukluktan kalan tortuları, o bastırdığımız korkuları ve yanlış varsayımları okuyucuya görünür kılmak. Hikayemizin kahramanları Rabih ve Kirsten... O kadar sıradanlar ki... Ve kitabı bu denli sarsıcı yapan da bence tam olarak bu sıradanlık. Çünkü burada "istisnai, dillere destan" bir aşk masalı okumuyoruz; filmlere ve nice kitaplara konu olan o romantizm sıradanlığı bize eşlik etmiyor. Aksine, ortalama insanların ortalama ilişkisine şahitlik ediyoruz. Ve işin en güzel tarafı da, öğretici tarafın bu olması. Çünkü çoğumuzun yaşadığı, debelendiği, bazen boğulduğu yer tam olarak burası. O sıradanlık..
"Bize hâlâ normal gelebilen insanlar henüz pek tanımadıklarımızdır."
Bu cümleyi okurken uzun uzun düşündüm. Kendi geçmişime, geleceğime ve insanlara bakışıma... Henüz tanımadığımız insanları "ne kadar uyumlu", "ne kadar normal" sanıyoruz, değil mi? Oysa yakınlık arttıkça o büyü bozulur, çatışmalar başlar. Çünkü yakınlaşmak, insanın o en savunmasız, en karanlık alanına girmek demektir. Kitap ise bunu bir felaket gibi değil de, daha çok yakınlığın ödenmesi gereken doğal bir bedeli olarak sunuyor. Yani mesele sorun çıkması değil; o sorun çıktığında, o büyü bozulduğunda bizim ne yaptığımız. Asıl can alıcı cümleye geleyim mi? Buyurun:
"Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur." (Sayfa 227)
Bunca zaman inandığımız, filmlerle, şarkılarla ve bize dayatılan o "Doğru Kişi" miti... Aslında genel geçer romantizmi bir kenara bırakırsak, acı bir gerçek var: Doğru insan diye biri yok, hiç de olamaz. Bizler, yalnızlığımızın o soğuk ayazından kaçmak için, karşımıza çıkan "herhangi" birine, zihnimizde yarattığımız o mükemmel kostümü giydiriyoruz. Aradığımız şefkati, anlayışı, o "beni kurtaracak" kahramanı, karşımızdaki etten kemikten insana zorla monte etmeye çalışıyoruz.
Aslında sevdiğimiz şey o kişinin kendisi değil; o kişinin üzerine yansıttığımız kendi beklentilerimiz. Bir heykeltıraş gibi, karşımızdaki insanı yontmaya, ona sahip olmadığı anlamlar yüklemeye çalışıyoruz. Ta ki gerçekler yüzümüze çarpana kadar... İşte o zaman, o "doğru insan"ın aslında sadece bizim yaralı zihnimizin bir kurgusu olduğunu anlıyoruz. Ve geriye tek bir yol kalıyor: Beklentilerimizi o insana yedirmek, sindirmek ve günün sonunda onu, bütün o "yanlışlarıyla" olduğu gibi kabul edebilecek o olgunluk noktasına erişmek. Bu bir pes ediş değil aslında, bu, aşkın en gerçek hali. Zaten aşk biraz da bu demek değil midir? Her şeye rağmen sizi olduğu gibi kabul edebilecek birisine sahip olmak. Evet, evet... Peri masalı, asla sahip olamayacağımız bir duygu, biliyorum. Ama işin can alıcı noktası da bu, asla bilemezsin...
Kitabın bir yerinde şöyle diyor:
"Aşkın ilk dönemlerinde, insanın içine biraz olsun su serpen şeylerden biri, münasebetsizlik sayıldığından saklanması gereken bir sürü şeyi en sonunda alenen yapabiliyor olmaktır... Çocuksu, yaratıcı, yabani, ümit dolu, sinik, kırılgan ve çok yönlü olabiliriz. Sevgilimiz de bunların hepsini anlayıp bizi böyle kabul edebilir."
İlk kez biriyleyken o maskeleri indirdiğimiz, yargılanmaktan korkmadığımız o kısa ve büyülü an... Lakin bu hal kalıcı değildir. Hayatın gürültüsü, sorumluluklar, o "ciddi yetişkin" rolleri er ya da geç geri döner. Ve ilişkiler tam da burada çatırdar. Çünkü biz, o baştaki sınırsız açıklığın sonsuza dek süreceğini sanırız. Tıpkı bir çocuk gibi.
"Layıkıyla sevilmek, olduğun gibi kabul edilmek demektir." (Sayfa 104)
İlk bakışta ne kadar sıcak geliyor kulağa, değil mi? Ama tecrübeyle sabittir ki, bu cümle biraz eksik. "Olduğun gibi kabul edilmek", bazen yerinde saymak demektir bana göre. Oysa insan değişir, dönüşür. Sağlıklı bir ilişki, sadece "seni böyle kabul ettim" demek değil; senin dönüşmene, o potansiyelini gerçekleştirmene alan açmak, hatta bazen seni buna zorlamak demektir. Kuru kuruya kabul hiçbir zaman yetmez.
İşin özü bu kitap, aşkı ne göklere çıkarıp ulaşılmaz kılması, ne de yerin dibine sokup değersizleştirmesini anlatır. Daha doğru bir ifadeyle, aşkın getirilip hayatımızın o gri, o sıradan ama gerçekçi merkezine koyulması gerektiğini anlatır. Çünkü Botton'a göre aşk bir heves, bir çarpılma hali değil; düpedüz bir beceridir. Sabır isteyen, kendi çocukluk yaralarınla yüzleşmeni gerektiren, hayal kırıklığıyla baş başa kalabilme gücü isteyen zorlu bir beceri... Kendi beklentilerini törpüleyip, karşındakini bir "kurtarıcı" değil, senin gibi kusurlu bir yol arkadaşı olarak görebilme becerisi...
Kişisel yorumuma gelecek olursam; Kitabın son sayfasını çevirip kapağını kapattığımda odanın içi bana ilk kez boş gelmedi. Garip bir şekilde doluydu. Sessizlik vardı ama bu sessizlik insanın üstüne çöken türden değildi. Daha çok, yağmurdan sonra camı açınca gelen o serin hava ya da taze toprak kokusu gibi... Eskiden böyle anlarda içimde bir eksiklik belirirdi. “Demek yine olmadı” duygusu. Aslında, bu sefer olmadı. Bu sefer içimde bir şey yerine oturdu.
Şunu fark ettim ki, ben sevgiyi hep yanlış bir yere koymuşum. Onu bir tür kurtuluş gibi beklemişim. Yazılarımı bir kez daha okudum ve hep hayatla baş edemediğim yerlerde biri gelsin, beni toparlasın, eksiklerimi kapatsın, yükümü hafifletsin istemişim. Sanki sevgi, insanın omzuna bırakabileceği bir bavulmuş gibi. Ama bu kitapla beraber anlıyorum ki, sanırım kimsenin gücü buna yetmez.
“Sevilmek” fikri de eskisi kadar parlak gelmiyor artık. Olduğum gibi sevilmek… Kulağa çok güzel geliyor ama biraz da gerçek dışı. Çünkü ben bile kendimi her hâlimle taşıyamazken, bunu bir başkasından beklemek haksızlık gibi. İnsan bazen kendi karanlığına bile zor katlanıyor. O yüzden birinin gelip o karanlıkta sonsuza kadar kalmasını istemek, farkında olmadan çok ağır bir beklentiye dönüşüyor. Kim ne kadar veriyor, kim ne kadar tutuyor, kim ne zaman yoruluyor… Bunlar yüksek sesle konuşulmuyor ama her ilişkide hissediliyor. Bir noktada biri biraz daha fazla eğiliyor, diğeri biraz daha fazla yaslanıyor. O an fark edilmiyor belki ama denge bozulmaya başlıyor. Ve insanlar genelde bu bozulmayı “sevgisizlik” diye adlandırıyor. Oysa çoğu zaman mesele bu değil. İnsanlar sevmeyi bırakmıyor; taşımayı bırakıyor. Gücü yetmiyor. Yorgunluk birikiyor, nefes daralıyor. Birinin “artık yapamıyorum” demesi, çoğu zaman sevgisizliğin değil, tükenmişliğin sonucu oluyor.
Kitap bitti, bu yazıyı yazarken saat 05.46. 2 saate üniversitenin o katlanılmaz kalabalığına karışmam, görmek istemediğim insanların yüzlerine biraz daha katlanmam gerek. Umutlu değilim ama umutsuz da değilim. Daha çok ayık hissediyordum şuan. Aşkın beni tamamlayacağına, beni bir yere taşıyacağına dair o eski beklenti biraz geri çekildi. Yerine daha sade bir düşünce olarak insan ilişkilerinin mucize olmadığını düşünmeye başladım. Aslında ilişkiler geçici denge hâllerinden ibaretmiş. Belki yanılıyorum, içimdeki bir parça, bana hâlâ yanıldığımı ve bir önceki yazımda sözünü ettiğim "mabet"in gerçek olduğunu söylüyor. Bilmiyorum, kafam bir hayli karışık. Aşkı bulamamış bir insan ne hakla bunları düşünür ki zaten?
Kitaba karşı tek diyebileceğim şey; Sanırım ben hâlâ sevmek istiyorum. Hâlâ birine yaklaşmak, biriyle bir ritim yakalamak istiyorum. Ama artık bunu sonsuzlukla karıştırmıyorum. Eğer bir gün biriyle yollarım kesişirse, bu “kader” olduğu için değil. Sadece o an, ikimizin bu şeye gücü yettiği için olacak. Elbette hisleri bir kenara atmak olmaz, zira insanı insan yapan en temel içgüdüsel şey bence budur. Tek bir bakış, tek bir söz, tek bir an, bence bunlar gerçek.
Zaten insan dediğimiz şey, büyük ölçüde bu beceriksiz duygulardan ibaret değil midir? Bir bakışın içimize sızması, tek bir cümlenin günlerce içimizde dolaşması… Bunlar kurgu değil. Bunlar, hayatın bize attığı küçük ama etkili anlamlar. Ve evet, can yakıyorlar.
Aşka toz pembe mi bakmalı yoksa kaybı baştan mı hesaba katmalı bilmiyorum. Tek bildiğim aşka yine de elini uzatmalı. Çünkü hâlâ inanıyorum o küçük anlara. Uzun hikâyelerden çok, kısa ve sarsıcı anlara. Bir bakışta durup kalan sessizliğe, yarım bırakılmış bir cümleye, söylenmeyen bir şeye. Çünkü insanı en çok, tamamlanmamış olanlar değiştiriyor. Eğer bir gün biriyle aynı ritmi yakalarsam, büyük ihtimalle korkacağım. Çünkü ben artık aşkın sadece başlangıçlardan ibaret olmadığını biliyorum. Her romanın bir sonu olduğunu bilerek okumak gibi. Son sayfada ne yazacağını bilmeden ama kapanacağını bilerek başlamak gibi. Bence aşkın acısını en baştan kabul ederek gelmek gerek. Bittiğinde “neden bitti” diye haykırmamak gerek. Çünkü bazı şeyler biter. Bu onların değersiz olduğu anlamına gelmez. Acıysa, acı olduğu gibi kabul edilmeli.
Aşk, garip bir şey. Bazen hiçbir sebebi yok. Ve bence en saf hali de bu. Birine “beni neden seviyorsun?” diye sorulduğunda, durup “bilmiyorum” demesi gibi. Cümle uydurmaması. Mantıklı gerekçelere sığınmaması. Sebepsiz sevmek, insanın kendini kandırmaması demek. Ama sebepli sevgiler de var. Ve onlar da değersiz değil. Bir insanın gözlerinin içine bakıp, orada bir uçurum görmek… Ve o uçurumdan korkmak yerine, “işte bu yüzden” diyebilmek. Bu kötü değil. Bu da sevginin başka bir dili. Çünkü sevgi tek bir biçime sığmaz. Tek bir tanıma razı olmaz. Tarif edilemeyecek kadar geniş olduğu için yücedir aşk...