Melih Cevdet Anday, çoğu zaman ezberci edebiyat öğretiminin ona biçtiği dar ve neredeyse karikatürleşmiş “Garip şairi” kimliğiyle anılsa da, bu çerçevenin çok ötesine geçen bir yazardır. Onun edebiyatında insan, yalnızca toplumsal roller üzerinden değil; felsefi, psikolojik ve çoğu zaman iç…devamıMelih Cevdet Anday, çoğu zaman ezberci edebiyat öğretiminin ona biçtiği dar ve neredeyse karikatürleşmiş “Garip şairi” kimliğiyle anılsa da, bu çerçevenin çok ötesine geçen bir yazardır. Onun edebiyatında insan, yalnızca toplumsal roller üzerinden değil; felsefi, psikolojik ve çoğu zaman iç içe geçmiş çelişkiler aracılığıyla anlatılır. Garip akımından devraldığı ironi, okuru hafif bir gülümsemeyle metnin içine çekerken; toplumcu duyarlılığı, “anlaşılıyoruz” hissini kısa bir anlığına da olsa mümkün kılar. Küçük insanın hayatta tutunduğu o geçici, kırılgan sevinçler, Anday’ın dünyasında birer yaşama gerekçesine dönüşür.
Bu bağlamda Mikadonun Çöpleri, Türk edebiyatının en başarılı absürt tiyatro örneklerinden biri olarak yalnızca biçimsel bir deneme değil, derin bir insanlık alegorisi sunar. Oyunun adı, bu alegorinin anahtarını verir. Mikado oyunu, dikkat, sabır ve hassasiyet gerektiren bir oyundur; bir çöpü çekmeye çalışırken diğerlerini yerinden oynatmamak neredeyse imkânsızdır. Anday’ın “çöpler”i ise insan ilişkilerini, kelimeleri ve anlamı temsil eder. İnsan, bir sözü çekip almak isterken—yani kendini ifade etmeye çalışırken—başka anlamları yerinden oynatır, istemeden kırar ya da bozar.
Oyundaki diyaloglar bu durumu somutlaştırır: Kadın bir şey söyler, adam alakasız gibi görünen bir cevap verir. Aslında ikisi de aynı anlam yığını içinden bir çöp çekmeye çalışmaktadır; fakat her hamle, ortak anlam zeminini biraz daha dağıtır. Görünürde konuşma vardır, fakat iletişim yoktur. Kelimeler söylenir, ancak anlam karşıya geçmez. Bu noktada absürtlük, komik olmaktan çıkar; insanın varoluşsal yalnızlığına dönüşür.
Mikadonun Çöpleri, anlambilimin yaşantı, bağlam ve bireysel deneyim üzerinden açıkladığı anlam kırılmalarını sahneye taşır. Her birey kelimeye kendi geçmişini, acılarını ve beklentilerini yükler; bu nedenle aynı sözcük, iki kişide bambaşka yankılar uyandırır. Anday, bu kaçınılmaz durumu ironik bir mesafeyle sunar ve bizi şu düşünceye yaklaştırır: İnsan, konuştuğu hâlde anlaşılmayan tek varlıktır. Ve belki de en büyük trajedi, sessiz kalmak değil; konuşup da karşıya ulaşamamaktır.
Bu yönüyle oyundaki mikado çöpleri, yalnızca bir oyun nesnesi değil; insanın kelimelerle kurmaya çalıştığı ama her seferinde biraz daha dağıttığı anlam evreninin simgesidir. Gülümseten diyalogların ardında, anlaşılmamanın yıpratıcı ve derin acısı gizlidir.
Bir de şiir bırakalım kendisinden işte Bolluk şiiri:
Yonca pazar günü toplanır, insan pazartesi
Peygamber çiçeği bilmeden ölür
Omaholar çiçek koparmaz gece
Çünkü bolluğu ölüler getirir bize
Suda boğulmuş martı ölümsüzdür
Ve yaşlandım, buzlu camın havailiği gibi
Savaşan yalnızlığın gökyüzü kış
Sabah yumuşak karla yükseldikçe
Artık ölüm tümden yeşermezmişcesine
Belleğin eşiği yunmuş yıkanmış
Deniz sen her zaman kusursuz düşündürdün
Çok eskidenmiş gibi ölüyorum
Tanımadığım otlarla içiçe
Çünkü bolluğu ölüler getirir bize
Ama bir şey daha var, biliyorum