Biat Etmemiz Gereken Tek Şey: İnsanlık Gezegenimiz bizden önce onlarca farklı türe ev sahipliği yapmış, yaşam açısından gözlemlediğimiz tüm gezegenlerden daha elverişli durumda olan fevkalade bir yuva. Her ne kadar, bu türlerin %99’u çeşitli sebeplerden yok olmuş olsa bile hala…devamıBiat Etmemiz Gereken Tek Şey: İnsanlık
Gezegenimiz bizden önce onlarca farklı türe ev sahipliği yapmış, yaşam açısından
gözlemlediğimiz tüm gezegenlerden daha elverişli durumda olan fevkalade bir yuva. Her ne
kadar, bu türlerin %99’u çeşitli sebeplerden yok olmuş olsa bile hala binlerce türün evi
konumunda. Bugün çoğu hayvanın, bitkinin, böceğin bir sürü türü olduğunu biliyoruz. Ama
insan dediğimiz homo-sapiens türümüz şu an dünyada biricik. Diğer akrabalarımızı, çok uzun
yıllar önce tahtalı köye yollamış durumdayız. Onlarla beraber diğer canlılar için de bir seri
katilden farkımız yok aslında.
Peki bunu niye yaptık, niye böyle gaddar bir türe evrildik. Geçmişe bakılırsa, ilk insan
türleri besin zincirinin ortalarında bulunan, yırtıcılar için bir yemek, diğer hayvanlar içinse bir
avcıydı. Bu sebepten kabileler şeklinde yaşar, yemek yenecekse beraber yer, doğan çocuk
beraber büyütülürdü. Yani, aslında ölmemek için toplumu keşfetmiştik. Gelişen beynimiz ve
bununla beraber gelişen kurgu ve el becerilerimiz, bizi birlik olarak ve çeşitli aletler
kullanarak dünya üzerindeki her şeyi öldürebilecek bir türe çevirdi. Besin zincirindeki bu ani
sıçrayışımıza yetişemeyen doğa, bizden kaçamayacak hale geldi.
Evet, gücü keşfetmiştik. Artık gezegenin tek hâkimi bizdik. Bizden başka kimse yoktu
ve istediğimizi yapabilirdik. Uzun yıllar bunu yaptık ama sonra bize o güç yetmedi,
birbirimize de güç geçirmeliydik. Farklı yerlerde yaşadıkça ve çoğaldıkça, farklı şekilde
geliştik, farklı şekilde dünyayı tanımaya ve ona hükmetmeye çalıştık. Sonra, bizle aynı
fikirde olmayanla savaşmayı ve onu yenip yok etmeyi marifet bildik. Sadece fikir yapısı ve
yaşadığımız toplumda da değildi mesele. Doğduğun anda seçemediğin kimlik de seni
belirliyordu. Damarlarında akan kandan dolayı seni sınıflara ayıranlar, göz renginden dolayı
seni uğursuz görenler, ten renginden dolayı başka bir türdenmişsin gibi bakanlar vardı.
Halbuki hepimiz en başında bir değil miydik? Beraber yükselmemiş miydik? Beraber
yaşayıp, beraber keşfetmiyor muyduk? Yetmiyordu, sınıflara ayırıp, sınıfımızdan olmayanları
yok etmeliydik.
Beyaz tenli ırkların yükselişinden sonra, artık insanlarda ikinci bir tür oluşmuştu.
Siyahiler. Beyazlara karşı gelemeyecek durumdalardı ve diğerleri gibi yaşamalarına gerek
yoktu. Alınıp satılmalı, zor işlerde kullanılmalı, keyfi bir şekilde öldürmelilerdi. Önemi
yoktu, çünkü gücün tarafı belliydi ve istediklerini yapabilirlerdi. Uzun yıllar böyle devam
etti. Ten rengi dışında fark bulunmayan o insanlar, hep lanetli görüldü, hep ezildi. Aslında bu
durumu Stanford hapishane deneyinden anlayabiliyoruz. Rastgele gruplara ayrılan
insanlardan bir kısmı gardiyan, bir kısmı mahkûm oluyor. Ve gücünü keşfeden gardiyanlar,
mahkumlara ağır işkenceler etmeye başlayınca deney daha başında sayılabilecek bir noktada
durduruluyor. Güç, bizi er ya da geç yozlaştırmaya başlıyor.
Two Distint Strangers filminde de bu sınıf farkı ve gücün yozlaştırmasını çok net bir
şekilde görüyoruz. Ana karakterimiz, kız arkadaşının evinden çıkıp, kendi evine gidip
köpeğini beslemek isterken beyaz bir polis memuru tarafından sürekli olarak öldürülüyor ve
sonra tekrar aynı noktada uyanıyor ve farklı şekilde ama suçsuz biri olarak tekrar ölüyor.
Ana karakterimizin köpeğini ve evini gördüğümüz sahnede evin duvarında onun ve
köpeğinin soylu bir şekilde resmedildiği bir tablo var. Ezilmiş olmasından dolayı, imrenerek
baktığı o kişilerden biri gibi olmak istediğini burada görüyoruz. Sürekli olarak öldüğünü fark
edip, kız arkadaşına bu durumu anlattığında da kız arkadaşı silahını vermeyi teklif ediyor,
şaşırıp senin silahın mı var diye sorulunca da “Amerika’da siyahi bir kadın olarak, tabii ki”
cevabını alıyor. Kendi korumak için yasalara güvenmiyor, çünkü o da yasaların onun için
işlemediğinin farkında. Ve son olarak ana karakterimizin polisle arabadaki sohbetindeki, biz
de beyazlarla aynı şeyleri yapıyoruz ama onlar ceza almazken biz müebbet yiyoruz sahnesi.
Polis bu söze yasaların herkes için aynı işlediğini ama siyahların suç işlediğini söylüyor.
Burada da görüyoruz ki aslında konu yasalar ya da suç değil, kimin işlediği.
Bu durumlara ve filme baktığımızda güç denen kavramın tehlikesini çok net bir
şekilde görüyoruz ama bizim olayımızın bu olmaması gerekiyor. Biz insanız, insanlığın
parçalarıyız, birbirimize baktığımızda boyamızdan, rütbemizden, soyumuzdan daha öte şeyler
görmeliyiz. Biz seven, acı çeken, acıkan, üşüyen korkan insanlarız. Ve hepimiz aynıyız.
George Floyd’un ‘I can’t breathe’ diyerek can vermesi, sadece o andaki durumunu
anlatmamalı bize. Dünyadaki her ayrıştırılan, ırkçılığa maruz kalanın nefes almakta zorluk
çektiğini anlatmalı. Biz insanız ve biat etmemiz gereken şey güç değil, insanlığımız.