Spoiler içeriyor
J.J. Abrams, Alex Kurtzman ve Roberto Orci’den oluşan o mahşerin üç atlısının bizlere bahşettiği, bilim kurgu kisvesi altına saklanmış bu devasa aile dramı; yani Fringe, televizyon tarihinin gördüğü en sofistike, en kafa yakan ve aynı zamanda en ciğer dağlayan laboratuvar…devamıJ.J. Abrams, Alex Kurtzman ve Roberto Orci’den oluşan o mahşerin üç atlısının bizlere bahşettiği, bilim kurgu kisvesi altına saklanmış bu devasa aile dramı; yani Fringe, televizyon tarihinin gördüğü en sofistike, en kafa yakan ve aynı zamanda en ciğer dağlayan laboratuvar deneyidir. Zahirde FBI ajanı, çılgın bilim adamı ve onun dolandırıcı oğlu dünyayı kurtarıyor gibi dursa da, batınında bu dizi; bilimin sınırlarını zorlamanın, Tanrıcılık oynamanın bedelini ve bir babanın evladı için kainatı nasıl yırtıp atabileceğini anlatan modern bir Prometheus destanıdır. X-Files’ın mirasını alıp, üzerine kuantum fiziği, paralel evren teorileri ve bolca LSD serpiştirerek, bizlere varoluşsal sancılarla dolu bir bilim şöleni sunar.
Meseleyi biraz daha derinlemesine, laboratuvarın o nemli ve eter kokulu havasını soluyarak analiz edelim:
Evvela, bu hikayenin merkezindeki Walter Bishop karakteri... John Noble abimizin o muazzam oyunculuğuyla hayat bulan Walter, sadece bir "çılgın profesör" değildir; o, pişmanlığın ve kefaretin ete kemiğe bürünmüş halidir. Adam bir yandan laboratuvarın ortasında beslediği ineği Gene ile dertleşip meyan kökü yerken, diğer yandan beyninin kıvrımlarında evrenler arası kapılar açar. Walter bize şunu öğretir: Deha ile delilik arasındaki çizgi, aslında bir pamuk ipliğinden farksızdır. Adamın trajedisi o kadar büyüktür ki, oğlunu (Peter) kurtarmak uğruna kainatın dengesini bozmuş, iki evreni birbirine çarptırmıştır. Bu, "Sevdiklerimiz için ne kadar ileri gideriz?" sorusunun, fizik kurallarını ihlal eden en radikal cevabıdır. Walter’ın o çocuksu masumiyeti ile geçmişte işlediği o korkunç bilimsel günahlar arasındaki tezat, izleyiciyi sürekli bir ahlaki ikileme sürükler.
Sonra o meşhur Paralel Evren mevzusu... Dizi bize sadece başka bir dünya var demez; başka bir SEN var ve o sen, sandığın kadar iyi biri olmayabilir diyerek suratımıza tokat gibi bir ayna tutar. "Walternate" (Öteki Walter) karakteri üzerinden, şartlar değiştiğinde, kaybettiğimizde veya kazandığımızda nasıl bambaşka birine dönüşebileceğimizi, iyilik ve kötülüğün mutlak olmadığını, tamamen perspektif meselesi olduğunu gösterir. O diğer evrendeki "bizler", aslında içimizdeki potansiyel canavarların veya kahramanların birer yansımasıdır.
Ve tabii ki Peter ile Olivia... Bu ikilinin hikayesi, zamanın ve mekanın ötesine geçen, hafızalar silinse de, evrenler değişse de ruhların birbirini tanıdığı o kadim "ruh eşi" kavramının bilimsel ispatı gibidir. Aşkın sadece kimyasal bir reaksiyon olmadığını, bilakis kuantum dolanıklığı gibi birbirine bağlı iki parçacığın kaderi olduğunu anlatır bize.
Hülasa güzel kardeşim; Fringe, bilimin soğuk ve rasyonel dünyasında, sevgi denilen o açıklanamayan değişkenin, tüm denklemleri nasıl altüst ettiğinin hikayesidir. Gözlemciler (The Observers) gibi duygudan yoksun, sadece mantıkla hareket eden varlıkların bile, insan iradesi ve fedakarlığı karşısında nasıl şaşkına döndüğünü izleriz. Bize şu hakikati fısıldar: Kainatta her şey mümkündür, imkansız sadece bir olasılıktır ama günü kurtaran formül ne korteksiphan ne de bir makinedir; günü kurtaran, bir babanın oğluna duyduğu o kusurlu, o bencil ama bir o kadar da saf sevgidir