İçimde anlamsızca dolanan hüzün hortumuna "belki ağlar kendime gelirim" diyerekten dramlı bir film açtım. Ama içimde biriken gözyaşlarına bir de sinir eklendi. İzlediğim şey sadece bir film değil, betonun soğukluğuna hapsedilmiş bir vicdan muhasebesiydi. İbrahim 54 yaşında bir inşaat işçisi.…devamıİçimde anlamsızca dolanan hüzün hortumuna "belki ağlar kendime gelirim" diyerekten dramlı bir film açtım. Ama içimde biriken gözyaşlarına bir de sinir eklendi. İzlediğim şey sadece bir film değil, betonun soğukluğuna hapsedilmiş bir vicdan muhasebesiydi.
İbrahim 54 yaşında bir inşaat işçisi. Doktor kontrolünde kanser olduğunu öğrenen bu adam, emeklilik için gereken onayı alamıyor maalesef. Para ile belli bir ücret ödemesi gerekiyor; lakin çalıştığı yerden ne hak ettiği parayı tam anlamıyla alabiliyor ne de o hasta haliyle doğru düzgün çalışabiliyor. Filmin gri, tozlu ve ruhsuz atmosferi, İbrahim’in günden güne çöken ruh haliyle öyle bir bütünleşiyor ki, izlerken o inşaatın tozu sizin de boğazınıza kaçıyor...
Onunla aynı hayatı yaşamıyorum belki ama İbrahim’in sırtındaki o ağır küfeyi kendi omuzlarımda hissetmemek için taş kalpli olmam gerekiyormuş. Bazı insanlar ise bunu büyük bir soğukkanlılıkla halledebiliyormuş. Sözün değil insanlığın bittiği nokta maalesef.
Bazen bir insanı korkutan şey ölmek değil de, geride bırakacağı insanları bir daha görememek... Onlar için gerekli refahı henüz hazırlayamamış olmak... Bunlar ölümden bile daha ağır yükler olabilir. Ölmeden ölmek belki de budur tam olarak.
İşçi ve emekçi insanların emeklerinin göz ardı edildiği, canlarının hiçe sayıldığı, "kan parasını öder köşemize tekrar çekiliriz" diyen taşeron ve ana firmaların gerçek yüzünü gösteren bir film bu. İbrahim’in hastalığı sanki tıbbi bir vaka değil de, toplumsal bir çürümenin sonucuymuş gibi duruyor karşımızda. İnsan canı gerçekten bu kadar değersiz mi?
Evet, ne yazık ki değersizmiş. Bu düzende ölüm yaşamdan kıymetliymiş. Çünkü sistem, işçiye hayattayken vermediği değeri, o bir "maliyet kalemine" dönüştüğünde, yani öldüğünde pazarlık masasına yatırıyor. Daha başka çalışanlar varmış ve karınca sürüsünden ayrılan bir karınca sorun yaratmazmış... Oysa o karınca bir baba, bir eş, bir insanmış ve insan olmayanlar bu durumu anlamazmış.
Yaşarken üç kuruşun hesabı yapılırken, ölümün bir "sus payı" ile hızlıca kapatılmaya çalışılması sistemin en büyük ikiyüzlülüğü.
Hayattayken hakkın olanı vermeyenler, öldüğünde aileni susturmak için parayı saniyeler içinde bulabiliyor. Çok büyük aşağılık. Demek ki bu sistemde yaşatmak pahalı ama susturmak ucuzmuş. İbrahim’in emeği o masadaki paradan daha mı az değerliydi?
Babamın Kanatları, sadece bir işçi hikayesi değil; her gün önünden geçtiğimiz o dev binaların harcında kaç insanın ahı, kaç babanın yarım kalmış hayali olduğunun belgesidir zannımca. İbrahim öldü mü, yoksa biz mi onu o inşaatın katları arasında sessizce bıraktık? Orası ise tam bir muamma...