Okuduğum serinin final yaptığını düşünüyordum. Yapmamış arkadaşlar!!! Ağız tadıyla uzun zamandan sonra bir fantastik seri okuyalım dedik o da kursağımızda kaldı 🤦🏻♀️ Daha fazla araştırmadan kitapları okumaya başlayan kafama tüküreyim. Şimdi otur bekle final kitabı gelene kadar. İmdat. Gerçekten İmdat!
📌"Eğer gökyüzünü görmüşsem, gözlerim o gökyüzünden bir şeyleri taşır. Eğer yıldızları görmüşsem, o zaman o yıldızlardan bir șeyler bana yansıyacaktır. Bunu istememe gerek yoktur." Osho’nun İnsan Kendinin Aynasıdır kitabı, bir felsefe metninden ziyade, zihne tutulmuş kışkırtıcı bir ayna. Kitabı okurken…devamı📌"Eğer gökyüzünü görmüşsem, gözlerim o gökyüzünden bir şeyleri taşır. Eğer yıldızları görmüşsem, o zaman o yıldızlardan bir șeyler bana yansıyacaktır. Bunu istememe gerek yoktur."
Osho’nun İnsan Kendinin Aynasıdır kitabı, bir felsefe metninden ziyade, zihne tutulmuş kışkırtıcı bir ayna. Kitabı okurken altını çizdiğim cümleler kadar, o cümlelerin bende uyandırdığı sorular ve içsel itirazlar da okuma yolculuğumu şekillendirdi. Bazı pasajlar hoşuma giderken bazı pasajlarda "bu adam ne anlatıyor ya" derken buldum kendimi.
"Her çocuk birey olarak doğar ama bir yetişkin nadiren birey olarak ölür" der Osho. Toplumun, kuralların ve başkalarının beklentilerinin arasında kendi sesimizi kaybediyoruz ona göre. E bir bakıma da yanlış diyemeyiz bu düşüncesine. İnsanı gerçekten yaşlandıran şeyin zaman değil; kaçırılan fırsatlar, yaşanmamış geçmiş ve söylenmemiş duygular olduğunu hatırlatıyor. Bizi özgür kılacak olan şey ise geleceğin ya da geçmişin yükünü bırakıp, yaşadığımız anı son damlasına kadar hissetmek olduğunu söylüyor. Bu bakış benim için hoş olsada hoş olmayan düşüncelerin de vardı bana göre.
Osho, zihnimizdeki düşüncelerin çoğunun bize ait olmadığını, başkalarından ödünç alındığını iddia eder. Ancak tam da bu noktada durup düşünmek gerekiyor: Bir düşünür tüm fikirlerin "ödünç" olduğunu söylerken, kendi sunduğu fikirler de bir başkası için "ödünç" hale gelmez mi? Yazarın her söylediğini mutlak doğru kabul etmek yerine, onun kışkırtıcı cümlelerini kendi mantık süzgecimizden geçirmek belki de Osho’nun bahsettiği o "özgün birey" olmanın ilk adımıdır.
Kitabın kapağını kapattığımda anladım ki mesele bir düşünürün ayak izlerini körü körüne takip etmek değil, o izlere bakarken kendi yolunu çizecek cesareti bulabilmekmiş. Ve insan, sırf kabullendikleriyle değil, cesaretle itiraz ettikleriyle de kendisi oluyormuş.
İnsan Kendinin Aynasıdır kitabı hazır hakikatler sunan bir rehberden ziyade, zihnime tutulmuş kışkırtıcı bir soru işareti oldu benim için. Kitap bittiğinde Osho'nun tüm dediklerine katılmasam da, o aynaya bakmış olmaktan memnunum. Çünkü neyi kabullendiğimizi bildiğimiz kadar, neye itiraz ettiğimizi keşfetmek de kendimiz olmanın bir parçası.
📌"Bir başına olmak öyle güzel ki... Kimsenin sınırlarınızı geçmemesi, kimsenin sizi hor görmemesi, herkesin sizi kendi başınıza bırakması ve sizin de onları kendi başlarına bırakmanız öyle güzel ki..."
📌"Unutmayın ki sadece deneyimlediğiniz şey size aittir. Bildiğiniz şeyler ise sadece bildiklerinizdir."
📌"Yaratıcılık içsel potansiyelinizdir."
📌"Çatlağın biri bir düğmeye basıp tüm insanlığın, yeryüzündeki tüm yaşamın sonunu getirebilir. Fakat aslında insanlık da kendinden kurtulmak istiyor olabilir. Belki de insanlar bireysel olarak intihar etmeye cesaret edemiyorlardır ama kitlesel boyutta buna hazırdırlar. "
📌"Gereken şey dönüşümdür, avuntu değil. Gereken şey şimdiye dek taşıdığınız tüm hastalıkların tedavi edilmesidir, avuntu değil."
📌"Her şey bir değişim ve akış halinde. Çocuk, genç bir delikanlıya dönüşüyor, delikanlı yaşlanıyor, yaşam ölüme dönüşüyor, ölüm yaşama dönüşüyor. Her sey bir devamllık, sürekli bir değişim içinde; her şey bir süreç. Bunun bir sonu yok, bir cümle gibi asla noktayla sonlanmıyor. Nokta sadece dilde vardı. Varolusta nokta yoktur."
📌"Yalnızca kötü bir şey yapmak için insanın güce ihtiyacı olur, yoksa sevgi yeterlidir, şefkat yeterlidir."
📌"Kimseyi kendi başına halledebileceği bir konuda yardımınızı kabul etmeye zorlamayın. O zaten görebiliyorken, onu sizin gözlerinizden görmeye zorlamayın. Ve lütfen en azından gözlüklerinizi başkasına takmayın çünkü sizin gözlüklerinizin numarası farklıdır. Onu buna zorlarsanız ya kör edersiniz ya da gözlerini bozarsınız."
📌"Kendi başınıza yaptığınız sadece ufacık bir keşifle tamamen farklı bir varlık haline gelirsiniz çünkü artık içinizde gerçek doğmuş olur."
📌"Hiçbir şey bir diğerinin zıddı değildir, her şey birbirini tümler. İyi dediğiniz ile kötü dediğiniz birbirini tümleyen şeylerdir. Onlar ayrı ayrı var olamazlar, ancak birlikte var olabilirler. Ve evreni bütünselliğiyle, birlikteliğiyle görmenin yolu da kendini bütünleştirmektir."
📌"Başkaları sizi prangaya vurabilir fakat kurtarabilecek hiç kimse yoktur. Kendinizi ancak ve ancak kendiniz kurtarabilirsiniz ve bu da başkalarının sizi prangaya vurmasını, üzerinize gitgide daha ağı zincirler takmasını, etrafınıza gitgide daha yüksek duvarlar örmesini engelleyerek olabilir."
📌"Hemen her ülkede mezarlıklar şehrin dışında oluyor. Aslında gelip geçen insanların ölümü tekrar tekrar hatırlayabilmeleri için mezarlıkların şehrin ortasında olması gerekir. Kesin olan tek şey ölümdür."
📌"Gelip geçenler bizleriz. Varoluş olduğu gibi kalır. Geçen zaman değildir; gelip geçenler bizleriz. Fakat yanılgı içindeyiz, gelip geçenin kendimiz olduğunun farkına varmaktansa, büyük bir icatta bulunarak saati yarattık, böylece geçen şey zaman oldu."
📌"Peki ya sizler kaç tane yara taşıyorsunuz?Binlerce yara var ardı ardına dizilmiş olan; hayatınızın ne kadarının yaşamadan öylece geçip gitmesine izin verdiniz?"
📌"Yalnızca yaşanmamış geçmiş, psikolojik bir yük haline gelir. Tekrar edeyim, yaşanmamış geçmiş, yani yaşayabileceğiniz ama yaşamadığınız o anlar, çiçek açabilecek ama kaçırdığınız aşk ilişkileri, söyleyebileceğiniz ama aptalca bir şeye takılıp kaldığınız için kaçırdığınız şarkılar... Size psikolojik yük olan ve her geçen gün daha da ağırlaşan şey yaşanmamış geçmiştir."
📌"Şunu hiç unutmayın: Bireyler büyük suçlar işlemez, büyük suç işleyenler her zaman kalabalıklardır. Çünkü bir kalabalığın içindeki hiçbir birey, olan bitenden kendisini sorumlu görmez. "Ben herkesle birlikte hareket ediyorum," diye düşünür insan.
Bireysel olarak bir suç işlediğinizde, bu suçu işlemeden önce üç kez düşünmeniz gerekir: "Ne yapıyorum? Bu yaptığım doğru mu? Vicdanım buna izin veriyor mu?" diye sorarsınız."
"Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum." Çağan Irmak yönetmenliğinde çekilen film Adile Naşit'in biyografik yaşamını konu alıyor. Türk sinemasının Hafize Annesinin ışıltılı hayatı ve özel yaşamındaki zıtlıkları izliyoruz. Adile hanımı canlandıran Meltem hanımın oyunculuğunu çok sevdim. Diksiyonu hem…devamı"Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum."
Çağan Irmak yönetmenliğinde çekilen film Adile Naşit'in biyografik yaşamını konu alıyor.
Türk sinemasının Hafize Annesinin ışıltılı hayatı ve özel yaşamındaki zıtlıkları izliyoruz.
Adile hanımı canlandıran Meltem hanımın oyunculuğunu çok sevdim. Diksiyonu hem cuk oturuyordu, hem de o meşhur gülüşünü zannımca çok iyi gerçekleştirmiş.
Dönemin diğer efsane isimlerinin canlandırmaları da filme ayrı bir nostalji katmış. Onların arasından da en çok Münir Özkulu görmek çok hoşuma gitti. Kendi özel hayatlarında da bu iki isim ne kadar yakın ve güzel bir dostluk içindeymiş dedirtti.
Ve film sadece bir biyografi değil izleyiciye kendi kayıplarını, aile bağlarını ve zamanın acımasızlığını hatırlatan dakikalar içeriyordu.
Sevmek, biraz da kaybetme ihtimalinin sızısını göze almakmış...
Adile Naşit’in o geniş, içten kahkahasının arkasındaki hikayeye baktığımızda veya Adile filmindeki o ağır sessizliklerle yüzleştiğimizde ölümün aslında hayatın tam ortasında duran en gerçek şey olduğunu yeniden anlıyoruz. Bizler günlük koşturmacaların içinde sevdiklerimizin hep yanı başımızda kalacağını, zamanın sonsuz olduğunu varsayarak yaşıyoruz. Oysa bir sahne ışığı söner, bir ameliyathane kapısı kapanır ya da sıradan bir günün akşamında bir haber gelir... Ve hayat, bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde ikiye bölünür. Ondan öncesi ve ondan sonrası...
Ölümün en dokunaklı tarafı belki de gidenin bıraktığı boşluğun büyüklüğü değil o boşluğun içini dolduran hatıraların, yarım kalmış cümlelerin ve yaşanamamış anların ağırlığıdır. Adile Naşit, evladını toprağa verdiği gün sahneye çıkıp insanları güldürürken, içindeki en karanlık yası bir gülüşün ardına saklamıştı. O günden sonra söylediği her tatlı sözde, anlattığı her masalda aslında kendi oğluna ulaşmaya çalışan dünyadaki tüm çocukları kendi evladı gibi kucaklayan bir annenin sessiz çığlığı vardı.
Belki de bu yüzden filmi izlerken zihnimizden birer birer sevdiklerimiz geçiyor. Babamızın bir gülüşü, annemizin elimizi tutuşu, kardeşimizin neşesi ya da hayatımızdaki o özel insanın varlığı... Ölümün soğuk yüzünü bir anlığına bile hissetmek, bize elimizde kalan en değerli şeyin "şu an" ve "sevgi" olduğunu hatırlatıyor.
Yine de hayat tüm acımasızlığına rağmen bize küçük bir teselli sunuyor "sevgi, ölümden daha güçlüdür."
Ölüm kaçınılmaz bir son olsada arkamızda bıraktığımız sevgi ve sevdiklerimize verdiğimiz değer zamana yenilmeyen tek mirasmış. O yüzden belki de yapabileceğimiz en güzel şey henüz vakit varken sevdiklerimizin sesini daha çok duymak, ellerini daha sıkı tutmak ve onlara duyduğumuz sevgiyi ertelememektir.
Adile Naşit’in hikayesi bize gösteriyor ki gözyaşlarımızı bir gülüşün arkasına saklamak zorunda kalsak bile sevgiyi çoğaltmak bu dünyadaki en büyük şifadır. Eh yine de gözyaşlarımızı saklamak yerine doyarak akıtmak daha iyidir. Lakin böyle acılar yaşamamak dileğiyle de tabii...
Erol Evgin-Aldım Başımı Gidiyorum
Sezen Aksu-Neye Yarar
Neşe Karaböcek-Aşkına Doyum Olmaz
Yeni şarkı ganimetlerinde görüşmek üzere 🫡
📌"İnsan bazen her şeyi tek biri görsün diye yaparmış."
Yavaş yavaş eski okuma tempomu tekrardan yakalamaya çalışıyorum. Bu süreçte de ilk bu kitabı bitirmek istedim. Birkaç aydır ziyadesiyle elimde sürünen bu kitabı sonunda bitirdim ama ben de bittim arkadaşlar 🤦🏻♀️🤦🏻♀️ En son bu sürünmeyi Franz Kafka-Milenaya Mektuplar eserini okurken…devamıYavaş yavaş eski okuma tempomu tekrardan yakalamaya çalışıyorum. Bu süreçte de ilk bu kitabı bitirmek istedim. Birkaç aydır ziyadesiyle elimde sürünen bu kitabı sonunda bitirdim ama ben de bittim arkadaşlar 🤦🏻♀️🤦🏻♀️
En son bu sürünmeyi Franz Kafka-Milenaya Mektuplar eserini okurken yaşamıştım.
Burda da benim için aynı karın ağrısı mevzu bahisti maalesef.
Mektuplar Şair Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e yazdığı dizelerden oluşuyor. O yıllarda yaşadığı yoksulluk, siyasi baskı ve sürgün günlerinin etkisini kendi kaleminden okuyoruz. Zannediyorum böyle bir dönemde de (tüm bunların getirdiği bir buhran ve yalnızlık var fazlasıyla) Leyla hanımı kendisine tutunacak bir dal gibi görüyor, şiirlerinin de ilham perisi ve yaşam enerjisi oluyor şairimiz için.
Gelelim benim fikirlerime...
Eser sadece Ahmed Arif'in mektuplarını bünseyinde barındırdığı için tek taraflı bir haykırış okuyoruz. Leyla hanımın yanıtlarını az çok tahmin edebiliyoruz sadece. Bu durumda peşinden tek bir tarafın boğucu ve tek odaklı duygusal dünyasına şahit ediyor biz okurları.
Ahmed Arif'in hislerine değinecek olursam bundan fazlasıyla rahatsız olduğumu söyleyebilirim. Milenaya Mektuplara eserinde olduğu gibi burada da evli bir kadına duyulan abartılı duygular yer alıyor.
Ahmed Arif bir mektubunda Leyla hanım için "kardeşim" hitabını kullanırken hemen ardından ona olan tutkulu, platonik ve takıntılı aşkını dile getirir gibi konuşuyor.
Ve bu konuşmalar bana çok yapay ve abartılı geldi. Her satırda devasa bir muhtaçlık ve ısrar barındırması, aşkı bir "hastalık" derecesine getirdiğini hissettiriyor. Yine ve yine Milenaya Mektuplarda oldugu gibi...
Velhâsıl-ı kelâm edebi eserleri veya mektupları okurken yazarın büyüklüğüne bakıp her şeyi kusursuz bulmak zorunda değiliz. Ahmed Arif'in edebi değerine saygı duysam da, aşkın bu derece muhtaç ve bencilce yaşanması okuma keyfimi fazlasıyla gölgeledi. Sanırım ben aşkta ısrarı ve saplantıyı değil; karşılıklı saygıyı, dengeyi ve en önemlisi tarafların birbirinin sınırlarına gösterdiği özeni aramayı tercih ediyorum. Beni aylardır yoran bu sayfaları nihayet kapatırken, bir sonraki kitabın ruhumu bu denli daraltmamasını umuyorum.
📌Yorulmazsan, seversen, beraberce yazalım. Tamamla beni. Şiirimde olsun tamamla.
📌Ya sen olmasan, neye yararım? Mânasız bir otomatisme'in, mânasız bir fiziğin, kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?
📌İki müthiş hasret, iki parça can...
📌Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha bir ustaca ve korkusuz yaşarım. Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem! İlk işim o olur.
📌Dünyanın en tükenmez mutluluğundayım. Ne yana dönsem sen. Elimi neye uzatsam yalnız değilim.
📌Seni cehennem bir hasretle öperim.
📌Hilal yani şimdiki zaman seninle başlar.
📌29 yaşındayım. Ama binlerce yıldır seni arıyor, hasretini çekiyorum.
📌Bu, beşinci mektubum. Yine 5-1 mağlubum. Benim de mağlup olmam mukaddermiş meğer.
📌Özlemin ağzına kilit vurmak da zor.
📌Düşün ki hayatta tek başımayım ve sen istersen hayatıma senden başka hiçbir kimse giremez.
📌Sonra ben Leylâ mütemadiyen şiddetli bir arzu ile bir tatmin edilmemezlik içınde bir şeyler istiyorum.
📌Sana doymak, korkunç ahmaklık olur.
📌Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?
📌Seninle dünyayı, kasaba kasaba, kıyı kıyı dolanmak isterdim. Her gün bir yaş daha gençleşir çocuklaşırdın!
📌Kimselere kendi adıma kinim, nefretim yok. Sade insanoğlunun niçin bu kadar alçaldığını, niçin bu kadar budala olduğunu hâla anlayamadığıma yanıyorum.
📌Senin o anlatılması imkânsız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan.
📌Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım.
📌Ayrılık ve zaman bende sana ait hiçbir ânı öldüremiyor, silemiyor.
📌Seni mektupla da olsa öpmek büyük şey.
📌İşi ya da içi neyse düşü de o olur insanın.
📌Demek hep uyuyorsun? Ankara öyledir, hele sizin semt. Gerçi Sıhhiye ve Ulus'tan daha yüksektedir ama gene de ağırdır uykusu. Ben İncesu'yun ve Dikmen'in uykusunu severdim. Gün atar atmaz insan uyanır, yatamaz oralarda.
📌Suskun, uzanmış, seni yaşıyorum.
📌Canım Benim,
Bilir misin, "canım" dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.
📌Evet canım uyanıkken arasız her lâhza beynimde, yüreğimde ve yalnızlığımdasın. Uykularımdaysa rüyalarım salt sana adanmış.
📌Seni anlatabilmek seni iyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni namussuza, yaşamayana, kahpe yalana.
📌Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun.
📌Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini...
📌Rüya, bütün çektigimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su...
Ağıyor yeşil.
İmkansızlıklar üzerine kurulu bir aşk öyküsü anlatıyor filmimiz. Yeşilçam klasiği yani. Olaylar, aşılması güç toplumsal satatü farkları, yanlış anlaşılmalar ve karakterlerin "kader" dediği bilinen durumlar çerçevesinde ilerliyor. Bir tarafta tezgahtar bir kadın diğer tarafta mevki olarak ondan daha üst rütbede…devamıİmkansızlıklar üzerine kurulu bir aşk öyküsü anlatıyor filmimiz.
Yeşilçam klasiği yani. Olaylar, aşılması güç toplumsal satatü farkları, yanlış anlaşılmalar ve karakterlerin "kader" dediği bilinen durumlar çerçevesinde ilerliyor.
Bir tarafta tezgahtar bir kadın diğer tarafta mevki olarak ondan daha üst rütbede bir adam ve kaçınılmaz ilk görüşte aşk.
(Bu yüzden filme kılım)
Filmi maalesef beğenemedim. Bir çok yeşilçam filminde olduğu gibi burada da o klişeler devam ediyordu. Aynı konuları farklı yüzlerle izliyoruz demek isterdim lakin aynı yüzlerle izliyoruz. Bu konuda Türkan'ın izlediğim bilmem kaçıncı filmidir...
Beğenmeme sebebim sadece bu da değil. Oyunculuklar burada fazla çiğ, fazla yavan. Hoşuma gitmeyen en büyük etkendi.
İyi sayılabilecek şeyler arasında siyah-beyaz olmasını sayabilirim. E nostalji tabi severiz. Fakat nostalji bile o çiğliği örtmeye yetmemiş. Zannımca 🙌🏻
İnatla yeşilçam filmlerine devam etme sebebime gelecek olursak...
O dönemin muhteşem şarkılarına mazhar olmak elbette 🫠🫠
Sevim Tanürek - Yollar Uzak Gelemedim
Alpay - Sen Sevme Beni
Nesrin Sipahi - Seninle Bir Sonbahar
(Parçayı Zeki Müren ve Ferdi Özbeğende yorumluyor. Hangisini daha çok beğendiğim konusunda oldukça kararsızım zira hepsi müthişşş. Lakin Ferdi bey ve Nesrin hanımın yorumlaması daha ağır basıyor şuan. Dinlemenizi öneririm 🤌🏻)
Ve ezip ezip suyunu içeceğim yeni parçam
Sevim Şengül - Şebnem ✨️✨️
Bayıldık efendim bayıldıkkk.
"Görünür hayalin mor ufuklarda
Sezerim kokunu esen rüzgarda
Bir kuru yaprakla beni anarda
İçinde coşar mı o hisler bilmem"
Evet evet sırf bu parçalara denk gelmek için izliyorum son zamanlarda... Arada ayılıp bayıldığım filmler çıkmıyor mu? Elbette çıkıyor ama çok nadir...
Bu duruma biraz sitemliyim 🙌🏻
Sonuç olarak hikaye bildiğimiz gibi, tesadüfler ise her zamanki gibi zorlama... Türkan Şoray’ın o buğulu gözleri bile bu kez klişelerin ağırlığını kurtarmaya yetmiyor. Yine de kulaklarımda Sevim Şengül’ün o eşsiz tınısı, ruhumda siyah-beyaz bir İstanbul sabahının kokusuyla ayrılıyorum ekran başından...
Şarkıların hatırına, bir sonraki film için 'belki bu kez farklıdır' diyeceğim ve güzel bir film izlememiş bile olsam birbirinden güzel parçalara denk geleceğim.
İyi geceler dilerim raf ahalisi.
Şeker mi şeker bir anime ile geldimmmm 🍬 Yan yana bulunan ama birbirine zıt iki okulun öğrencileri arasında dönüyor anime. Kikyo kız lisesi asil ve başarılı öğrencileri bünyesinde barındırırken Chidori erkek lisesi akademik olarak başarısız ve serseri erkekleri bünyesinde barındırıyor.…devamıŞeker mi şeker bir anime ile geldimmmm 🍬
Yan yana bulunan ama birbirine zıt iki okulun öğrencileri arasında dönüyor anime. Kikyo kız lisesi asil ve başarılı öğrencileri bünyesinde barındırırken Chidori erkek lisesi akademik olarak başarısız ve serseri erkekleri bünyesinde barındırıyor. Bu farklılıklardan dolayı da iki okulun öğrencileri de birbirine düşman ve oldukça ön yargılılar.
Rintaro ve Kaoruko ise animenin asıl erkek ve asıl kız karakteri. Peki onlar bu ön yargıyı kırabiliyor mu? 13 bölümde bunu ve beraberinde bir çok tatlı şeye tanık oluyoruz.
Çiftimizi sevdiğim kadar yan karakterleri de sevdim. Arkadaşlıkları pek hoştu 🤌🏻
Fav karakterim bu grubun içinde kesinlikle Usami oldu 🫠🫠 grubun deli dolu şahsiyeti, hafif kafadan kırık falan ckkskx bayılırız mesela.
Toplumun birbirine karşı ördüğü anlamsız nefret duvarlarının samimi bir iletişimle nasıl yıkılabileceğini gösteren bir animeydi.
Verdiği güzel mesajlardan bir diğeri de "sağlıklı iletişim" kavramının önemiydi. Karakterler birbirine karşı hep dürüst oldu. Yanlış anlaşılmalar olsa da bunlar bölümlerce sürmedi. Konuşarak ve anlayış göstererek çözdüler. E tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır demişler boşuna değil.
Kısacası toksiklikten uzak, birbirine saygı duyan karakterler izlemek istiyorsanız mutlaka durağınız olmalı diyorum 🙌🏻 şimdiden izleyecek olanlarada keyifli seyirler dilerim. Mysticaldimples iyi geceler diler 🫡✨️
📌Benden hep uzak olduğunu düşündüğüm bu dünyaya biraz daha yaklaşmış hissediyorum.
📌İçimde yanıp tutuşan bu duygulardan kaçışım yok.
"açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın en görkemli saatinde yıldız alacasının gizli bir yılan gibi yuvalanmış içimde keder uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın rüzgâr uzak karanlıklara sürmüş yıldızları mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan onu çok arıyorum onu çok arıyorum…devamı"açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız"
İlk bakışta bir beden değiştirme hikayesi gibi görünse de, aslında mesafelerin aşkı nasıl tanımladığına dair görsel bir şiirdi benim için.
Filmde en çok hoşuma giden detay 'Musubi' kavramıydı.
"İpleri birbirine bağlamak Musubi'dir. İnsanları birbirine bağlamak Musubi'dir. Zamanın akışı Musubi'dir."
Aşk da Musubi midir? Zamanın akışı Musubiyse evet.. Aşk da Musibidir. Ve Aşk zamandır...
Mesafeler ve zaman farklarıysa aşkı yok etmek yerine derinleştirir, saflaştırırmış. Film bunu gösteriyor. Benim görmek istediğim bu oldu en azından.
Sadece mesafeler değil, bizzat zamanın kendisi Taki ve Mitsuha'nın arasına giriyor. Bu ayrılık şairimizin deyimiyle 'vahşi bir tat' bırakıyor ruhlarında. Bu öyle bir tat oluyor ki ne kadar uzağa gitseler de, ne kadar unutsalar da içlerindeki o kristal parça hep parlamaya devam ediyor. Film boyunca izlediğimiz o hırslı arayış, her sabah uzun uzun anıların bıraktığı izlere uzun uzun bakma ve ardından gelen arayışın sorgusu şairin 'demirler eriyor hırsımdan' dediği o amansız duygunun yansıması oluyor. Bu yüzden bu şiir benim için bu yapıma cuk uyuyor.
Evet şairin de dediği gibi:
"çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili"
📌"Yaşam bir sabır oyunundan fazlasıdır." Koca bir aydan sonra bir kitap bitirebildiğim için mutluyum. Reading slumpa sokan kitaplar kapatılsın please. Umuyorum ki beni kitap okuyamama sendromumdan da çıkarmıştır. Bir evladın babasıyla arasındaki yaşamın hesaplaşmasını içeriyor bu eser. Bir tarafta sert…devamı📌"Yaşam bir sabır oyunundan fazlasıdır."
Koca bir aydan sonra bir kitap bitirebildiğim için mutluyum. Reading slumpa sokan kitaplar kapatılsın please. Umuyorum ki beni kitap okuyamama sendromumdan da çıkarmıştır.
Bir evladın babasıyla arasındaki yaşamın hesaplaşmasını içeriyor bu eser.
Bir tarafta sert mizaçlı, başarılı bir iş adamı ve otoriter bir karakter olan bir ebeveyn diğer tarafta narin ve içedönük bir evlat var. Bu karşılıktan doğan bir çatışma ve Franz Kafka'nın hissettiği bir yetersizlik hissi var.
Klasik "dediğimi yap yaptığımı yapma" diyen türk aile yapısı gördüm Franz Kafka'nın babasında. Koyduğu belli başlı kurallar var ve bu kurallara en başta kendisi uymuyor. Şaşırdık mı? Hayır. Kurallarına karşı mutlak itaat bekleyen bu adam Franz Kafka'nın gözünde bir tanrı yerine oturuyor.
Öyle ki Franz Kafka için babası herşeyin ölçütü oluyor. Her eylemini babasının karakteri ve başarıları üzerinden değerlendiriyor. Bu da maalesef ona yetersizlik hissi, özgüvensizlik ve suçluluk duygusu olarak dönüyor.
Çocukluğundan itibaren babası tarafından görülmeme, yüreklendirilmeme ve reddedilme gibi durumlar onu dünyadan da soyutluyor. Bu yüzden içe kapanık bir karakter haline geliyor. Devayı yazılarda buluyor ve bize, beni de çok etkileyen şu alıntıyı bırakıyor:
"Yazdıklarımın konusu sendin. Öyle ya, senin göğsüne yaslanıp yakınamayacaklarımdan yakınıyordum orada yalnızca. Kasıtlı olarak uzatılmıs bir vedaydı bu sana, gerçi senin tarafından zorla yaratılsa da, benim belirlediğim yönde gelişiyordu."
Öyle ya insan bazen yalnızca yazılarda yakınır durur. O insana gidip yakınamadığı için, yakınması zor olduğu için...
Kafka aynı zamanda babasıyla iletişimsizliğini de aktarıyor bize. Zaten aralarında ki bu sessiz hesaplaşma da -babasının yaptıgı psikolojik şiddet dısında- bundan kaynaklanıyor.
Zaten sevgili yazarımız babasının karşısında "konusma yetisini kaybettiğini" kendi kalemiyle söylüyor.
Doğrudan konuşarak babasıyla halledemediği bu meseleleri mektup yoluyla şikayet ediyor. Lakin bir yandan da babasını aklamak isteyen ve onu suçsuz bulan da bir tarafı var cümlelerinde.
Kafka, babasından kurtulmanın yolununda evlenmekten geçtiğini düşünüyor aynı zamanda. Ancak babası gibi bir "aile reisi" olamayacağı korkusu onu bu yoldan da alıkoyuyor. "Her iki evlilik girisimimin temelinde yatan düsünce tümüyle düzgündü: Bir aile kurup, bağımsız olmak."
Evliliği bir kurtuluş olarak gören onlarca genç kız gözümün önünden geçti bu söz ile.
"Evlenmek, bir aile kurmak, doğmak isteyen bütün çocukları kabullenmek, bu güvenilmez dünyada onları var etmek ve hatta biraz da yol göstermek benim inancıma göre hir insanın ulaşabileceği en yüksek noktadır. Ve son olarak burada da mesele su en yüksek nokta değil, ona uzaktan, ancak makul bir yaklasmadır; öyle ya, güneşin doğrudan ortasına uçmak gerekmez, ama güneşin arada bir vurduğu ve insanın azıcık ısınabildiği dünyanın temiz bir köşesine gidip sığınmak yeterlidir." Bu sözüyle "evlilik" kavramına ne kadar yüce bir şekilde baktığını görüyoruz. Zaten bu konuyu güneş metaforu ile vermesi muazzam. Okudugum an vuruldum söze.
Bir yandan da babası ile sürekli kendini kıyaslaması sonucu evlilikten de başarısızlıkla çıkacağını düşünüyor.
"O halde neden evlenmedim? Her yerde olduğu gibi tek tük engeller çıktı ama yasam bu engellere yaklasımdan ibarettir."
Oldukça pesimist bir insan olmasına rağmen bu sözüyle de hayata tümüyle karamsar bakmadığını gösteriyor.
Zira yaşam bu engellere yaklaşımdan ibarettir ve bu konuda seçimler de bizim elimizdedir... Gel de bu söz üzerine hayata küsmeye çalış şimdi.
"İnsan kötü bir şey yaptığını henüz öğrenemeden cezalandırılırdı adeta."
Çünkü ilk başta doğrusunu öğretmek yerine ceza vermek, bağırıp çağırmak her zaman daha çok işlerine gelir.
Kitap bana sadece yazarın babasıyla ilişkisini değil aynı zamanda türk ebeveynlerini de çokça gösterdi. Örneğin şu alıntıda da oldugu gibi. "Mesele, çocuklarına vereceğin herhangi bir ders değil, örnek bir yaşamdı; içindeki Yahudilik daha güçlü olsaydı, örneğin de daha ikna edici olabilirdi; tabii bu da bir suclama değil yine, senın suçlamalarına karşı bir savunmadır yalnızca." Yaşantılarına tam olarak katmadıkları şeyler vardır ve senden tam olarak o şeye uymanı beklerler. Kendileri tam olarak uymadıkları halde.
Bir diğer alıntı da ise benim en çok ayar oldugum şeyi göreceğiz. -->
"Beni oldum olası, senin çalısman sayesinde hicbir yoksunluk çekmeden huzur, sıcaklık ve bolluk icinde yaşamakla suçlardın (üstelik yalnızken ya da başkalarının önünde yapardın bunu; başkalarının önünde yapmanın aşağılayıcı yönüne duyarlık göstermezdin, çocuklarının meseleleri her zaman herkese açıktı.)"
Çocukluk meseleleri her zaman herkese açıktı... Siz ailevi bir konuyu başkalarının yanında açınca kıyametler kopar ama sizin meseleleriniz ayman açık insanlara meze olur. Alıntıyı okuyunca elim ayağım titremedi değil valla. Bu kafa da bulunan ebeveynlere ayar oluyorum >>
Defolun bu dünyadan, bu dünyada yeriniz yok. Zira ebeveyn olmanın ilk kurallarından biri de kendi çocuğuna en çok bu konuda sahip çıkmaktır zannımca. En çok da en ihtiyacı olan zamanda, o çocukluk çağlarında...
Mektubun en çarpıcı ve belki de en acı verici kısmı sonuydu. Kafka, sayfalarca süren haklı isyanının ardından, sanki babası ona cevap veriyormuş gibi bir kurgu yapıyor. Babasının ağzından kendini suçluyor. Babasının ona "sen de masum değilsin, aslında bu mektubu yazarak beni suçlu hissettirmeye çalışıyorsun ve bu da senin bir tür saldırın" dedirtiyor.
Bu durum, Kafka’nın babasından ne kadar kaçarsa kaçsın, aslında babasının sesini kendi içine bir 'iç ses' olarak hapsettiğini gösteriyor. Öyle ki, kendi haklılığını bile savunurken yine babasının gözüyle kendine bakıp kendini haksız çıkarıyor.
Okurken elimi ayağımı titreten, beni yer yer öfkelendiren yer yer de hüzne boğan bir eser oldu. 'Reading slump'tan çıkmak için ağır bir top gibi aslında ama insanı kendi gerçeğiyle yüzleştirdiği içinde iyi oluyor bir noktada.
Ebeveyn olmanın sadece karın doyurmak ve barındırmak olmadığını, asıl meselenin o çocukları kırmadan dökmeden büyütmenin "asıl mesele" olduğunu hatırlatan bir eserdi benim için.
Sonuç olarak Kafka, babasına gönderemediği bu mektubu aslında kendine yazmış... Kendi içindeki o devasa otoriteyle hesaplaşarak özgürleşmeye çalışmış. Sayfalarca kendi iç sesiyle savaşmış. Belki de bu kitabı okumak, bizim de kendi içimizdeki 'ebeveyn seslerini' ayırt etmemize ve o sesi susturup kendi sesimizi bulmamıza yardım eder, bilmiyorum...Yaşam, o engellere verdiğimiz tepkilerden ibaretse umarım bizler, Kafka’nın aksine o güneşin altında ısınacak güvenli köşeyi bulabiliriz. Hepimize dilerim bunu raf ahalisi...
📌Çok işim var diye senden kaçmam, çoğunlukla odamda uzanmak içindi.
📌Evlilik korkusunun bazen kisinin kendi ebeveynine karsı işlediği günahlarının acısını ileride kendi çocuklarının ondan çıkaracağı yolunda duyduğu endiseden kaynaklandığına dair bir görüş vardır.
📌Beni çileden çıkaran seyin seni etkilemesi gerekmez artik ya da tersi, senin için masumiyet olan benim için suç sayılabilir ya da tersi; sende sorunsuz kalan bir şey beni mezara götürebilir.
📌Birinin önünde çıkacağı beş alçak merdiven basamağı, bir başkasının önündeyse tek ama o beş basamağın toplamı kadar yükseklikte bir basamak olması gibidir bu; birinci kisi yalnızca bu beş basamağı değil, daha yüzlercesinin ve binlercesinin üstesinden gelecektir, büyük ve çok yorucu bir yasam sürmüs olacaktır, ancak çktığı basamaklardan hiçbiri onun gözünde ikinci kişi için o tek, ilk, yüksek, sahip olduğu bütün güçleriyle tırmanılması olanaksız, ne yukarı ve elbette ne de dışına çıkabildiği basamağın taşıdığı anlamı taşımış olmayacaktır.
📌Senin sırf fiziki yapın bile beni eziyordu. Örneğin aynı kabinde sıklıkla soyunduğumuzu anımsıyorum. Ben sıska, çelimsiz, kuruydum; Sen güçlü, boylu boslu ve iriydin. Daha kabindeyken bile kendimi acınası bulurdum, Üstelik yalnızca senin değil bütün dünyanın karşısında bu böyleydi. Çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.
📌Ben her zaman yüzkarasıydım; ya senin komutların yerine getirirdim - bu yüzkarasıydı, çünkü komutlar benim için geçerliydi- ya da dik kafalilik ederdim ve bu da yüzkarasıydı, çünkü nasl olur da sana karsı dik kafalı davranabilirdim; ya da örneğin senin gücüne senin iştahına senin becerikliliğine sahip olmadığım için sana itaat edemezdim, ama sen yine de doğalmış gibi bunları beklerdin benden; tabii en büyük yüzkarası buydu.