Spoiler içeriyor
Film konusu: Kızının daha iyi şartlarda büyümesi için yurt dışına taşınmak isteyen Simin'in, Alzheimer hastası olan babasına bakmak adına bunu reddeden kocası Nader'e boşanma davası açmasıyla birlikte gelişen olayları konu ediniyor. A Separation daha ilk dakikasında ne anlatacağını açık eder.…devamıFilm konusu: Kızının daha iyi şartlarda büyümesi için yurt dışına taşınmak isteyen Simin'in, Alzheimer hastası olan babasına bakmak adına bunu reddeden kocası Nader'e boşanma davası açmasıyla birlikte gelişen olayları konu ediniyor.
A Separation daha ilk dakikasında ne anlatacağını açık eder. Kamera karşısında bir hâkim vardır fakat izleyiciden bir cevap bekler gibiydi. Başta sanki bize soruyor gibiydi o yüzden hakim görünmüyordu ama asıl yargılanan evlilik değil, ahlakın kendisidir. Simin’in cümlesi nettir:
“Baban Alzheimer. Senin onun oğlu olduğunun farkında bile değil.”
Bu cümle gerçeği söyler. Soğuk, rasyonel ve inkâr edilemez bir gerçek. Nader’in cevabı ise filmin tamamını sırtlanır:
“Ben onun babam olduğunu biliyorum.”
Bu cevap bir duygu değil, bir ilke beyanıdır. Film boyunca Nader’i hareket ettiren şey sevgi değil; doğru bildiğini yapma zorunluluğudur. Onun dünyasında doğru, koşullara göre eğilip bükülen bir şey değildir. Baba hatırlamasa da babadır; sorumluluk değişmez. Nader’in trajedisi de tam burada başlar. Çünkü bu ilke, başka hiçbir hayatı hesaba katmaz.
Simin ise aynı hayata başka bir yerden bakar. O, bugünü değil geleceği görür. Kızı Termeh için daha açık, daha adil, daha nefes alınabilir bir yaşam ister. Gitmek istemesi kaçış değil; tükenmişliğin kabulüdür. Filmde Simin’in en sarsıcı cümlesi belki de şudur:
“On dört senedir bana bir kere bile ‘kal’ demedin.”
Bu bir sitemden çok, bir yokluk tespitidir. Simin, sevilmediğini değil; hiçbir zaman seçilmediğini söyler. Bu yüzden aralarında karşılıklı bir saygı vardır. Ama saygı, birlikte kalmaya yetmez. Sevgi vardı ama davet yoktu.
Termeh bu iki dünya arasında sıkışmış bir köprüdür. Zeki, dikkatli ve her şeyin farkındadır. Ama bu farkındalık onu özgürleştirmez; tam tersine yük bindirir. Film boyunca Termeh babasına güvenir. Çünkü baba tutarlıdır, kaçmaz, bedel ödemeyi kabul eder. Nader’in ona verdiği en güçlü ders şudur:
“Yanlış yanlıştır, kim söylerse söylesin.”
Ne var ki Termeh bu dersi, babasından gördüğü çelişkiyle birlikte öğrenir. Hakim karşısında yalan söylediği an, filmin en sessiz ama en belirleyici kırılması yaşanır. Termeh doğruyu savunmak için gerçeği eğmiştir. Siyah–beyaz bir ahlak anlayışı adına gri bir yöntem kullanmıştır. Bu, Nader’in ahlakının bir kopyasıdır. Çünkü Nader de film boyunca tam doğruyu söylemez; susar, eksiltir, ama zihninde hâlâ “doğru tarafta” olduğuna inanır.
Razieh karakteri bu gri alanın vicdanıdır. İnancı, yoksulluğu ve korkusu arasında sıkışır. Yalan söyleyemez ama susmayı seçer. Çünkü susmak, ona daha az günah gibi gelir. Film burada şunu fısıldar: Vicdan, sadece söylenenlerle değil, boşluklarla da kirlenir.
Nader’in babasının zamanla konuşmaması ise bence yalnızca Alzheimer’ın sonucu değildir. O suskunluk, filmin ahlaki yankı odasıdır. Nader savunduğu doğrularla baş başa kalır. Onu dengeleyecek, yumuşatacak bir ses yoktur. Baba sustukça Nader sertleşir; Nader sertleştikçe herkes daha yalnız kalır. Simin’in gidişi bu suskunluğu derinleştirir. Çünkü evden yalnızca bir kadın değil, hayatın akışı çıkmıştır.
Finalde Termeh’ten bir seçim yapması istendiğinde film cevabı vermez. Çünkü mesele kimin seçildiği değil, bir çocuğun böyle bir seçimi yapmak zorunda bırakılmasıdır. Ama bana kalırsa Termeh büyük ihtimalle babasını seçerdi. Ama bu bir zafer olmazdı. Bu, doğruya inanarak erken yaşta katılaşmak olurdu. “Doğru yolda yanlış ilerlemek” tam olarak budur.
A Separation’ın söylediği şey şudur:
Kimse bütünüyle suçlu değildir. Ama herkes, bir başkasının eksikliğini büyütür.
Doğru olmak, bazen adil olmaya yetmez.
Ve en acısı: ahlak miras kalır; ama çoğu zaman çelişkileriyle birlikte.Bu film bir ayrılığı anlatmaz;
insanların kendi doğrularında yalnız kalışını anlatır.
Filmde nasıl izlerseniz izleyin, herkes önce haklı görünür; sonra bir an gelir, aynı kişi haksızlaşır. Film tam da bu yüzden net bir suçlu–suçsuz alanı açmaz. Çünkü A Separation’da mesele kimin haklı olduğu değil, haklı olmanın insanı nereye sürüklediğidir.
Karakterlerin hepsi gri bir zeminde durur; ama buna rağmen benim için filmde en çok sevdiğim kişi Nader olur. Çünkü o, sorumluluktan kaçmaz. Doğru bildiğini savunur, bedel ödemeyi göze alır. Merhametlidir, vicdanlıdır; ama kusursuz değildir. Hata yapar, eksik bırakır, susar. Yine de emin olmadığı yerde kesin hüküm vermektense gri kalmayı tercih eder.
Nader’in derdi meselelerin çözülmesi değildir. Onun için bir sorunun “kapanmış” olması yeterli bir cevap sayılmaz. Asıl ihtiyacı, haklı ile haksızın kesin olarak yerini bulmasıdır. Çünkü onun dünyasında doğru, her şeyin önündedir. Doğru bozulursa düzen bozulur; doğru kaybolursa insan kendini kaybeder.
O, siyah–beyaz bir hayat ister. Ama bu siyah–beyazlığı, gri bir dünyanın içinde inşa etmeye çalışır. Belki de trajedisi tam olarak buradadır. Doğruyu savunurken insanları incitebileceğini fark etmez; ama yine de doğruyu bırakmaz. Çünkü onun için doğru, bir seçenek değil, bir zorunluluktur.
Bu yüzden Nader’i sevmek, onu bütünüyle aklamak değildir. Onu sevmek, şunu kabul etmektir:
Bazı insanlar haklı olmak ister, bazıları mutlu.
Nader, haklı olmayı seçer.
Ve film, bunun bedelini bize sessizce gösterir.
Sağlıcakla kalın🕊