Hey Raf, kitap 72 değil 320 sayfa! Neyse... Kitabın son sayfasını çevirip kapağını kapattığımda zihnimde pek bir şey kalmadı. Sanki böyle bayat bir yemeği sırf nimet diye zorla yersiniz de midenize oturur ya, öyle bir tat var zihnimde. Açık konuşmak…devamıHey Raf, kitap 72 değil 320 sayfa! Neyse...
Kitabın son sayfasını çevirip kapağını kapattığımda zihnimde pek bir şey kalmadı. Sanki böyle bayat bir yemeği sırf nimet diye zorla yersiniz de midenize oturur ya, öyle bir tat var zihnimde. Açık konuşmak da gerekirse, bu kitabı edebi veya fikri bir haz alarak okumadım; bilakis, çoğu satırında yazarla kavga ettim, birçok sayfasında "Yok artık!" dedim. Ama garip bir şekilde, bu olumsuz düşüncelerime, katılmadığım üslubuna rağmen bu kitabı birkez daha okuyacağım. Neden mi? Öncelikle olumsuz kısmını söylemek gerekirse bir zihniyetin, "hakikati savunuyorum" sanrısıyla hakikatten nasıl koptuğunu, kendi kalesini korumak isterken pencerelerini nasıl tuğlayla ördüğünü ve içeride kalan havasızlıktan nasıl zehirlendiğini görmek için ibretlik bir kitap bu. Bazen "nasıl düşünmeliyiz"i değil, "nasıl düşünmemeliyiz"i anlamak için de okur insan. Olumlu kısmına ise yazımın sonunda değineceğim. Gelelim kitaptan altını çizdiğim, daha doğrusu üzerini çizmek istediğim kısımlara... Çok var lakin bu 3 konuyu ele almak istedim. Önce okuyun, sonra neden bu kadar tepkili olduğumu anlatacağım.
1)- Alıntı
"Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir ismine rastlayamadım. Zaten "dindar" görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihali, sireti, sünneti, irfanı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım. Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok "dindar" görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar... Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler. Şimdiki moda da bu... Eskiden Batıcılara yamananların yerini bu şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâfir Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kere Rasûlullah'tan, ashâbdan, imamlardan, ehl-i beytten ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Tarkovski... Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar... Hatta bu "dindar" görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan "ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi" diyorlar. Referans yine Batı... Bunlara "İmâm Gazzâlî ile ne işim olabilir ki" gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar. İbn Haldûn, hatta Yunus'u bile sormayın, çok alınıyorlar."
Bu satırları okurken düşündüğüm ilk şey "kompleks" oldu. Yazar, "dindar enteller" diye bir güruh yaratmış ve bütün hıncını onlardan çıkarıyor. Halbuki İslam düşünce geleneği, yazarın iddia ettiği gibi "kapıları kapatmak" üzerine kurulu değildir. Endülüs'ün o büyük filozofu İbn Rüşd, "Hakikat, hakikatle çelişmez" der mesela. Yani bir bilgi Aristo'dan da gelse, Platon'dan da gelse, eğer doğruysa bizimdir. İbn Rüşd, Yunan felsefesini okudu diye imanı zedelenmedi; aksine, dinin ışığıyla aklı harmanladı ve Batı'ya "akletmeyi" öğretti. Yazarın "Zikirleri Heidegger olmuş" diyerek küçümsediği o gençler, belki de çağın hastalığı olan nihilizmi anlamak için Heidegger okumak zorundalar. Düşmanı tanımadan, hastalığı teşhis etmeden reçete yazabilir misiniz? Yazar istiyor ki gençler sadece ilmihal okusun, Kur'an okusun, kafalarını kuma gömsün ve modern dünyanın sorularından kaçsın. Oysa Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam kitabını yazdığında Kant’ı da biliyordu, Hegel’i de... Ve tam da bu sayede Batı’nın yüzüne kendi çelişkilerini anlattı. Ne yani, Aliya "dindar görünümlü entel" miydi şimdi? Yoksa bu çağın okuyan bir düşünürü müydü? Bence bu sığ yaklaşım, gençleri İslam'dan soğutmaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü yasaklayan zihinlerin geldiği nokta er ya da geç bellidir..
2)- Altını
"Batılı insanın hayatındaki birkaç heyecan verici unsurdan birisi sinemadır. Sinema sandığımız gibi sadece bir eğlence aracı değildir. Aslında Batılıların hisse aldıkları kıssalar, menkıbeler anlatan bir meddahtır. İnsanlara duygu kadar bilgi de aktarır. Sinema salonları bir nevi mabedlerdir. Yaklaşık iki saat boyunca hayatı usanç ve yalnızlık ile geçen insanları bu rezil hayattan başka bir âleme götürürler. Bugün "filmlerdeki gibi" sözü bir övgüdür. Bize kurgunun gerçeklikten üstün olduğunu söylüyor. Filmlerdeki aşk, cinayet, soygun hikâyeleri "wow!" dedirtir insana. Evet, Batı toplumu gibi katı kurallar, çıkarcı ilişkiler, yüzeysel tanışıklıklarla hissizleşmiş bir topluma böyle hikâyeler gerekir. Bu tür dizilerin başarısının temeli budur. İnsanlara duygu, heyecan, özgürlük, kısıtsızlık hissi verirler de ondan... Sinema aynı zamanda bir terbiye aracıdır. İnsanlara belirli davranış kalıpları benimsetir. Bir Amerikalı, bir kadına evlilik teklif edeceğinde filmlerdeki gibi yere diz çöker. Oyuncularına "idol" denir. "Put" demektir. İlginçtir, konusunu anlatacağı zaman bir film repliğini tekrarlar. Sinema oyuncularının meşhur olması, servet kazanması, ödüller alması aslında kendileri değil, başkası oldukları içindir. Dikkat ederseniz müzik ve sinemada cinsellik ve şiddet el ele gidiyor. Neden acaba? Çünkü bunlar "hayatın rezillikleri" olarak değil, neredeyse "hayatın güzellikleri" olarak sunuluyor. Anlaşılan iki asırdır kuyruğuna takıldığımız "muasır medeniyetin" başı da sonu da aynı: vahşet.
Burada bir "Waaaaowww" dedim ama neyse, alıntı daha bitmedi.
Tarantino'nun Ucuz Roman (Pulp Fiction) ilk vizyona girdiğinde ABD'de Washington'da okuyordum. Sinemaya gittim. Filmin bir sahnesinde oyuncu arabada yanındaki adamın kafasına sıktı, adamın beynini patlattı. Bu dehşet verici görüntü karşısında ben dondum kaldım. Ama bütün salon kahkaha atıyordu. Beyazı, zencisi ile... Gözlerime inanamadım. Filmdeki şiddet, uyuşturucu ve vahşet bu şekilde devam edince yarısında sinemadan çıktım. Orada gittiğim başka bir filmde de iki genç metro istasyonunda demir parmaklıklı pencere arkasında oturan güvenlik görevlisinin üzerine benzin döküp ateşe veriyordu. Adamın canlı canlı yandığını gösteren sahnede izleyiciler yine kahkahalarla güldüler. O zaman anladım ki vahşet bu insanlar için eğlenceli bir şey. Bütün o barışçıl, hukuki söylemlerine rağmen dünyanın her tarafına yağdırdıkları şiddetin sinemadaki yansıması bu..."
Burada yazarın sosyolojik tahlil yeteneğinin ne kadar vasat olduğunu görüyoruz. Tarantino’nun filmine gidip, oradaki absürt, karikatürize edilmiş şiddete gülen insanları görünce; "İşte Batı medeniyeti budur, bunlar barbardır, kan sevicidir" sonucuna varmak... Bu, entelektüel tembelliğin zirvesidir. Bir sinema salonundaki tepkiyi alıp koca bir medeniyetin röntgeni diye sunamazsınız. O kadar okudun, biliyorsun. Peki Mukaddime'de toplumlar incelenirken "bedevi" ve "hadari" (yerleşik) kavramları kullanılır ve olaylara soğukkanlılıkla, sebep-sonuç ilişkisi içinde bakılır. "Bunlar vahşi, biz süperiz" denmez; şartların insanı nasıl şekillendirdiğini anlatır Haldun. Peki bu neden görülmüyor, birkaç sayfada sürekli verilen İbn Haldun güzellemesi şimdi bu konuda neden verilmeyip senin kınamana kalıyor. Batı insanının sinemayı "mabed" edinmesi doğru bir tespit olabilir; modern insan kutsalı yitirince boşluğu sanatla, sinemayla doldurmaya çalışıyor olabilir ama buna "vahşet" deyip kestirip atmak bence tamamen bir saçmalık. Savaş abimiz sinemadan "iğrenerek" kaçıyor; halbuki sanat bir dildir. O dili bilmezseniz, dünyaya söz söyleyemezsiniz. Sadece kendi kitabınızda bağırıp çağırırsınız, sesiniz de karşı duvardan yankılanıp size geri döner.
3)- Alıntı
"Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babaları böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini "dindar veya muhafazakar" olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz. Evet, "velimeden kokteyle düşüş" hikâyesini iyi düşünmek gerek... Bugün hilafetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç, gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana "Gücümüz olmadığı için zelil olduk" diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm'ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler."
Kitabın finalinde Savaş abimiz eline bir etiket makinesi almış ve sağa sola yapıştırıyor: "Başörtülü feminist", "Sakallı kapitalistler", "Namazlı sekülerler" ve dahası... Bu tanımlamalar kulağa hoş gelebilir, "Vay be, ne laf etti" dedirtebilir ama bence altı boş. Yazar, "Velimeden kokteyle düşüş" diyerek insanların sınıf atlama çabasını, zenginleşmesini "dinden kopuş" olarak anlatıyor. Tamam, güç zehirleyicidir. Ama bu zehri analiz ederken kullandığı dil de en az o güç kadar zehirleyici değil midir? İnsanları kategorize etmek, onları "hilafetçi oportünist" diye yaftalamak, bir Müslüman aydının dili olmamalı. İslam, insanı kazanmak üzerinedir ancak Barış abimizin tek derdi insanları "saf dışı" bırakmak gibi. "Sen bu musun, bitti", "Ya sen, doğulu mu yoksa şer yuvası Batılı mısın? Bitti."
Sonuç olarak, kitabı rafa kaldırırken düşündüğüm şey hayal kırıklığıydı. Bunun sebebi ise kitabın çok satması ve 8. Baskıya gitmesi. Savaş abimiz modern zamanların hastalıklarına teşhis koymaya çalışmış ama elindeki neşter bence oldukça paslı. Hastayı tedavi etmek yerine, hastaya "neden hastasın" diye kızan, onu azarlayan ve odadan kovan huysuz bir doktor gibi davranıyor. Yine de yazımın başında dediğim gibi, bu kitabı bir kenara fırlatıp atmayacağım, hatta tekrar okuyacağım. Zira olumlu tarafından bakmak gerekirse bunca eleştirime rağmen, yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; bazı yerlerde parmak bastığı yaralar gerçek, tespitleri haklı. Bu yüzden ikinci bir okumayı hak ediyor.