şimdi… Bu “Welcome to Derry” meselesini yalnız “korku dizisi” diye izlersen, hiçbir şey anlamazsın. Çünkü bu işin içinde palyaçodan çok kasaba ahlâkı, toplumsal çürüme ve kolektif suskunluk var. Derry dediğin yer, Amerika’nın o meşhur küçük şehirlerinden biri: dışarıdan bakınca “düzenli”,…devamışimdi… Bu “Welcome to Derry” meselesini yalnız “korku dizisi” diye izlersen, hiçbir şey anlamazsın. Çünkü bu işin içinde palyaçodan çok kasaba ahlâkı, toplumsal çürüme ve kolektif suskunluk var.
Derry dediğin yer, Amerika’nın o meşhur küçük şehirlerinden biri: dışarıdan bakınca “düzenli”, “sakin”, “aile yeri” gibi durur. Ama içeride bir şeyler bozulmuştur. Zaten Stephen King’in yaptığı numara budur: Kötülüğü uzaydan indirmez, insanın içinden çıkarır. Pennywise dediğin şey, tek başına bir canavar değildir; o kasabanın bastırdığı korkuların, günahların, örtbasların vücut bulmuş hâlidir.
Dizinin en güçlü tarafı ne?
Dizinin güçlü tarafı şu: Derry’yi bir mekân gibi değil, bir “karakter” gibi kuruyor.
Yani kasaba yaşıyor. Sokakları, evleri, okul koridorları, insanların bakışı… Hepsi bir şey söylüyor. Bu atmosfer meselesi kolay iş değildir. Korku yapımlarının çoğu “karanlık çek, müzik bas, seyirci zıplasın” diye gider. Burada ise gerilim, yavaş yavaş işliyor
Bir de dönem işi yapmışlar. 1960’lar Amerika’sını dekorla, kıyafetle falan taklit etmek kolay; ama önemli olan şu: o dönemin zihniyetini verebiliyor musun? Dizi bunu belli ölçüde başarıyor. İnsanların konuşma biçimi, korkuları, toplum içindeki hiyerarşi… bunlar hissediliyor.
Skarsgard meselesi
Pennywise rolünde Skarsgård’ın geri dönmesi iyi olmuş. Çünkü bu karakteri “maskot” gibi oynamıyor; gerçekten rahatsız edici bir tarafı var. Şunu da söyleyeyim: Pennywise’ın etkisi sadece makyajla olmaz. O etkiyi veren şey, karakterin ne zaman görünüp ne zaman kaybolduğunu iyi ayarlamaktır. Dizi bazı yerlerde bunu doğru yapıyor: fazlaca gösterip “alıştırmıyor”, dozunu koruyor.
Ama dizinin zaafı var mı?
Var. Şimdi dürüst konuşalım: Bu tip “prequel” işlerinde hastalık şudur:
Her şeyi açıklamaya kalkarlar.
Yani seyircinin hayal gücünü öldürürler. “Bak bunun sebebi buymuş, bunun kökeni şuymuş” diye diye bir noktadan sonra büyü bozulur.
Bu dizide de zaman zaman o risk var. Bazı bölümlerde anlatı gereksiz uzuyor, tempo düşüyor. Korku dediğin şey bazen kısa ve sert olmalıdır; bazen de sessiz ve ağır. Dizi ikisini dengelerken yer yer tökezliyor.
Bir diğer mesele: Bazı sahnelerde “korkutmak için yapılmış korku” hissi geliyor. Yani dramatik olarak şart değil ama “seyirci ürksün” diye konmuş. Bu da kaliteyi aşağı çeker. Çünkü iyi korku, sahneyle değil anlamla korkutur.
Dizinin asıl meselesi: İnsan
Bu dizinin asıl anlatmak istediği şey şu:
Kötülük, tek bir yaratıkla gelmez. Kötülük, bazen komşunun susmasıyla, bazen polisin görmezden gelmesiyle, bazen ailenin “aman adımız çıkmasın” demesiyle büyür.
Derry’nin korkunç tarafı Pennywise değil; Derry’nin korkunç tarafı, insanların olup biteni normalleştirmesi. Bu, modern toplumun da hastalığıdır. Sadece Amerika’nın değil.
Son hüküm
Bu dizi “korku izleyip geçeyim” diyen için bile izlenir.
Ama asıl değerini, “korku niye vardır, toplum niye çürür, insanlar niye susar?” diye düşünen adam anlar.