"Düşünüyorum ama biliyorum, Hiç hücüm yok bu kafesten kurtulmaya... Gardiyan razı olsa da, takatim yok kanatlanıp uçmaya..." Bu satırları okurken durduğumu hatırlıyorum. Bilerek mi durdum, yoksa bir söze mi takıldım bilmiyorum. Bazen insan durduğunu bile sonradan fark ediyor. Sayfayı işaretlememiş…devamı"Düşünüyorum ama biliyorum,
Hiç hücüm yok bu kafesten kurtulmaya...
Gardiyan razı olsa da,
takatim yok kanatlanıp uçmaya..."
Bu satırları okurken durduğumu hatırlıyorum. Bilerek mi durdum, yoksa bir söze mi takıldım bilmiyorum. Bazen insan durduğunu bile sonradan fark ediyor. Sayfayı işaretlememiş olmama sinirlendim önce. “Nasıl kaçırdın bunu?” dedim, "nasıl?" Oysa kaçırmamıştım. Sadece bakmıştım. Göz ucuyla. İnsan bazı şeylere bakıyor ama görmüyor ya hani. Öyle işte. Neden? Görmek için hâl kalmıyor bazen de ondan.
"takatim yok uçmaya.."
Bu “takatim yok” meselesi… Orada duruyor insan. Ne dramatik, ne de acı. Açıklama yok, savunma yok. Sadece söylüyorsun, "yoruldum" diyorsun. Ve insanın söyleyebildiği en ağır şeylerden biri bence bu. Çünkü güçsüzlüğü itiraf etmek değil mesele, isteksizliği itiraf ediyorsun. Belki her ikisini de. İçinde hâlâ bir ihtimal olduğunu bilip ona uzanamamak... İşte bunu, ancak birisinden duyduğunda kavrıyorsun. O yorgunluğu, isteksizliği hissettiğinde..
Şiirin ilk satırlarını okurken de durdum.
“Sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzüsün
Ben, bu kafesin köşesinde bir kuşum, tutsağım”
Sanırım ben hâlâ o kafesin köşesindeyim. Ve köşeye sinmiş olmak, sadece tutsaklık değil bir yandan alışkanlık da bende. Her şeyden uzak, korkmuş, açılmak isteyen ama kafesten adımını dışarı atamayan bir kuş gibiyim.
Sonra devam ediyor Furuğ:
“Bir gaflet ânında aklımdan geçiriyorum,
Bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
Tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine
Senin yanında hayata yeniden başlamayı…”
Bir gaflet ânı... İnsan umut etmeyi bile böyle tanımlıyorsa, orada çok şey bitmemiş midir? Ya yeniden başlamak? Ne kadar kolay söyleniyor, ne kadar zor hissediliyor değil mi? Birisine karşı yeni bir adım, yeni sözler, belki de yeni bir elbise. Yeni kitap, yeni şiirler, yeni gün.. Hepsi ardısıra geliyor yaşama hevesimiz için. Peki mesele ne?
“Takatim yok kanatlanıp uçmaya.”
Şu an ölsem, yarım kalan ne olurdu? Kim gerçekten sarsılırdı? Ve Rabbim, beni hangi hâlimle hatırlardı?
Masada açık duran defterime baktım. Yazılmamış sayfalarım var. En son şiirimi sanırım 6 7 ay önce yazmış, yenisi için yer bırakmışım. Tıpkı ertelenmiş yüzleşmelerim, konuşmak isteyip konuşamadıklarım gibi. Nedense hayatımı hep ileriye doğru yaşayacağımı sandım, oysa insan en çok şimdiye çarpa çarpa ilerliyormuş, bunu fark ettim. Hatalarım, korkularım, sustuklarım… Bir gün dönüp hesap soracaklarını hissettiğim anlar oldu. Ama kimden? İnsanlardan mı, kendimden mi, yoksa Rabbimden mi? Ya da benim hakkımı kim verecek? Ya yaptığım iyilikler? Terazim nereye ağır basacak? Kimim ben?
Önceleri yaşadığımı sanırdım, gerçekten. Kanın sıcaklığına inanırdım. İçimde bir şeyler aktıkça, bunun bir anlamı olduğunu düşünürdüm. Sözlerimin bir yere çarptığını, adı olan bir mekana, bir iz bıraktığımı sanırdım. Ne Antalya, ne de Ankara... Hepsi acı. Seyyan Hanım'ın "Hasret" adlı şarkısı böyle hissettiğim zamanlarda daha da anlam buluyor bende. Güzel şarkıdır.
"O gözler bana eskisinden yabancı
Gönlümdeki bu sevda, hiç dinmeyen bir acı
Ruhumun kederinden, gözlerim yaşla doldu
İnliyorum derinden, bilmem ki bana ne oldu
"En candan arkadaşım, ruhumu saran gece
Ben kime bağlanmışım, ağlıyorum gizlice.."
Çoğu insan bunu bir başkası için dinler, lakin ben aynaya bakıp dinliyorum. Zira sevgiyle aramız bir türlü barışamadı. Yaşım yirmi üç, ne zaman barışır onu da bilmiyorum. Gözlerimin altı derin, uykusuzlukdan da değil, sanki içeride yıllardır konuşamayan bir şey sebebi. Hâlâ bilmiyorum bir şey nasıl sevilir. Romanlarda her şey fazla dramatik geliyor; herkes ya kahraman ya mağdur. Şiirlerde ise kelimeler fazla pürüzsüz; sanki acı da sevgi de hiç tereddüt edilmeden yaşanıyor. Bayıldığım İran filmleri gerçek, ama fazlasıyla gerçek; insanın içini acıtan türden. Benim gözlerimde ise her şey gri. Gittiğim yollar gri. Beklediğim sabahlar, uyuyamadığım geceler gri..
Ama hayatımda ilk defa ışığı gördüm.
Geceydi. Hava serin, sokaklar boş. İnsanlar o serinliğin ruha değen tarafını bilmeden yürüyordu. Ben ise o havada yaşıyordum. Yaşamak zorundaydım... Zira huzursuz insan her şeye muhtaçtır, pek bilmeselerde. Kimi zaman rüzgâra, kimi zaman taştan bir duvara, kimi zaman da gölgenin sessizliğine... Ruhunun çöküş hızına yetişemeyen bahtsızlar gibi hissedersin kendini; her şey elindedir ama kayıp gidişini seyredersin. Ulaştığın her şey bir süre sonra tatsızlaşır. Siyah ile beyaz arasında sıkışmışsındır; ne tam karanlık olabilirsin ne de bütünüyle aydınlık hissedersin.
Kalp sıkışır. Sebebini bilmezsin.
Can yanar. Dermanını bulamazsın.
Durduk yere hüzün çöker,
Yaptığın yanlışların adını bile koyamazsın.
Günler geçer, fayda yok. Teselliler gelir, derman yok. Sonra öyle bir çaresizlik olur ki faniliğin karşısında, “fanilikteki bakilik arayışı” dediğin yere dönersin yine. Gitmen gereken yerin orası olduğunu bilirsin ama yine de yolu uzatırsın. Zira insan bazen varacağı yeri bilir de yüzleşmeye cesaret edemez.
Döndüm durdum, gezdim durdum avluya gelene kadar. Manzaraya sırtımı döndüm o gece. Rüzgâr arkadan esiyordu; sanki “git” diyordu. İsteksizdim. Sonunu bildiğim bir sahneye yürür gibiydim. Duruyordum. Beş dakika, belki on beş. Nefesim daralıyor ama yerimden de kıpırdamıyordum. O saatte orada dolaşan yaşlı amcaları seyrediyordum. Birisi selam verdi, içeri girdi. Ardından ben de.
İçeride üç dört kişi vardı. Biri duvara yaslanmış tavana bakıyordu. Diğeri secdede. Bir başkası çökmüş, elleri semaya açık. En öne geçtim, duvara yaslandım. Gitmelerini bekledim. O sırada biri Bakara okuyordu. Eller açık ya, dua bekliyorsun, ama o Kur’an okuyor. Garip bir teselli. Bir diğeri namazını bitirip arkadaşını türbeye çağırdı. En sonunda hepsi çıktı. Karanlığın içinde yalnız kaldım.
Konuşmadım önce.
“Beni anladığını biliyorum” diye düşündüm.
Sonra bir an geldi, anlamadığını da düşünerek konuşmaya başladım. Önce sitemle, sonra dertle ama bu kez isyan etmeden.
“Neden yalnız bıraktın beni?” dedim.
“Nazarında bu denli mi kötüyüm? Yıllardır tek bir işaret bile lütfuna çok mu?”
Sözler döküldü dudaklarımdan. O kadar çok konuştum ki bir noktadan sonra ne dediğimi hatırlamıyorum. Hafiften ağladığımı hatırlıyorum, yorulup duvara yaslanışımı... Aynı cümleleri tekrar edişimi... “Neden yalnız bıraktın?” diye soruşumu...
Saat 23.45 civarıydı. Tavana uzun uzun baktım. Sakinleştim. Gitmeye karar verdim, “Zaten sonu hep aynı” diyerek. Başımı kapıya çevirdiğim o an hayatımın değişmeyeceğine emindim ama öyle olmadı. Bu sefer, "Hep aynısı" olmadı. İlk defa yanıma geldi, ilk defa beni duydu. İlk defa bana bir cevap verdi.
Kapının yanında bir kedi. İçeri girmiş, kuyruğu dimdik. Oturmuş, o karanlıkta beni izliyordu, hayatımda gördüğüm en keskin ve sabit gözlerle. Onu gördüğüm an kalktı ve çıktı. O an dizlerimin bağı öyle bir çözüldü, öyle bir his dolduki ruhuma. Milyonlarca kitap bitirsem, o anı betimlemeye kelime dahi bulamazdım. Hissettiğim tek şey, diyebileceğim tek şey, kalbime saplanan acının tanıdık olduğuydu. Dedemi kaybettiğim günkü gibiydi her şey sanki. İnsan böyle bir olayda huzur bekliyor. Belki de bir yumuşama. Ya da bir ferahlık. Ama ben acı hissettim. Ve o acının içinde de bir idrak.
Ben Rabbimi sevmiyormuşum.
Rabbim beni seviyormuş.
Mescitten çıkarken yüzüm kızardı. Çünkü sitemlerimin bulutları arasında kulluğumun gayesini kaybettiğimi anladım. Ben işaret istiyordum. O ise beni bırakmamıştı. Ben terk edildiğimi sanıyordum. O ise oradaydı.
Belki de sevgiyle barışamamamın sebebi buydu. Daha Rabbini nasıl seveceğini bilmeyen bir insan, “Yaradan’ı severim yaratandan ötürü” sözünü nasıl taşıyabilir yüreğinde?
Sevgi farklı bir lafız. Anlamını bildiğini sanırsın. Ama bir gün, içinde bin parçaya bölündüğünü anlarsın. O nadir anlara muhtaçsındır; her ilişkide nasip olmaz. Çünkü sevgiyi kutsal mertebeye çıkaracak hisler her kula verilmez.
Sevgi çoğu zaman sevinçten önce kırılganlık getirir. İnsan sevdiği anda zayıflar. Güçlü olduğunu sandığı yerden yaralanır. Başlangıçta her şey güzel görünür; dünya anlam kazanır ama o anlamın içinde bir korku da vardır.
Ya kaybedersem?
Ya değişirse?
Ya ben yetemezsem?
Bağ kurmak benim için hep bir teslimiyet oldu ama o teslimiyet asla kolay olmadı. Teslimiyet savunmayı indirmek demekti, teslimiyet incinmeye açık olmak demekti. Ben ise kabuğumda yaşamaya o kadar alışmıştım ki, bütün insanlıktan kaçmak tek gayemdi.
Cioran’ın “Çürümenin Kitabı”nda dediği gibi:
“Sevgi, iki yalnızlığın birbirini yanlış anlamasıdır.”
Ağır bir cümle. Ama çoğu ilişki için gerçek. İki insan birbirinde kurtuluş arar. Fakat aradıkları şey karşısındaki değil, kendi eksikliğidir. Yanlış anlamalar bu yüzden büyür. Beklentiler bu yüzden ağırlaşır. Sevgi çoğu zaman bir ihtiyaçtır bizde. Görülmek, onaylanmak, seçilmek.. Bu ihtiyacı aşk diye yüceltiriz. Oysa ihtiyaç doyduğunda heves de söner. Geriye ya bilinçli bir bağlılık kalır ya da anlamlı bir yabancılaşma.
Gazâlî’nin "Kalbin Halleri" kitabında dediği gibi:
“Kalp, en çabuk değişen varlıktır.”
Belki de aşkın hem yüce hem trajik oluşu buradan gelir. İnsan sevdiğinde hem en saf hâliyle hem de en büyük yanılsamasıyla yaklaşır. Sonsuzluk arzusunu bir fânîye yükler. O fânî değiştiğinde ya da uzaklaştığında ise aradığı sonsuzluk da yok olmuş gibi hisseder.
Ama o gece anladım ki,
Sevgi önce yukarıdan aşağıya iner. Kul Rabbini sevmeden önce, Rab kulunu sever. Ve Rabbi kullunu sevince, kulu da dünyayı sever.
Bu yüzden ilk defa dünyayı bu denli kucaklıyorum. Rabbim bile bana bir lütuf gösterdiyse, bu hayat yaşamak için hâlâ değerli, hâlâ anlamlı, hâlâ özel. Belki istediklerimi hiçbir zaman bulamayacağım, belki hiçbir zaman doğru kişide hayat bulamayacağım, belki hatalar içinde kaybolacağım, belki bu zamanın sığlığı içinde çürüyüp gideceğim; ama artık mühim değildir hiçbiri. Zira hayat, tek bir gözyaşıyla bile olsa baştan aşağı dönebiliyor. Dünya değişmeyecek belki. İnsanlar yine yanılacak, yine yaralayacak, yine yargılayacak. Ama ben her şeye rağmen kalmayı seçeceğim. Yaşamayı seçeceğim. Sevmeyi, yine de sevmeyi öğreneceğim.