Game of Thrones, tarih değildir; fakat tarihi düşünme biçimini büyük ölçüde doğru taklit eden bir anlatıdır. Bu ayrımı baştan koymak gerekir. Dizinin değeri, “ne olduğu”ndan çok, nasıl düşündürdüğü ile ilgilidir. Tarihsel açıdan en güçlü tarafı, iktidarı kişisel erdemlere değil kurumsal…devamıGame of Thrones, tarih değildir; fakat tarihi düşünme biçimini büyük ölçüde doğru taklit eden bir anlatıdır. Bu ayrımı baştan koymak gerekir. Dizinin değeri, “ne olduğu”ndan çok, nasıl düşündürdüğü ile ilgilidir.
Tarihsel açıdan en güçlü tarafı, iktidarı kişisel erdemlere değil kurumsal ve yapısal gerçeklere dayandırmasıdır. Tahtta kimin oturduğu ikinci plandadır; asıl belirleyici olan veraset düzeni, ordunun sadakati, mali kaynaklar ve ittifak ağlarıdır. Bu, tarihsel bir hakikattir. Hiçbir devlet yalnızca “iyi niyetle” ayakta kalmaz. Dizi bu gerçeği romantize etmeden verir. Ahlaklı ama siyaseten toy karakterlerin sistem tarafından hızla tasfiye edilmesi, tarih okuyan biri için şaşırtıcı değildir.
Hanedan yapısı da doğru kurulmuştur. Evlilikler, çocuklar, soy iddiaları ve gayrimeşru doğumlar; hepsi siyasetin merkezindedir. Bu, Orta Çağ Avrupa’sında olduğu gibi Osmanlı, Safevi ya da Habsburg tarihinde de böyledir. Meşruiyet bir hukuk meselesi değil, kabul görme meselesidir. Dizi bunu iyi anlatır: Haklı olmak yetmez, kabul ettirebilmek gerekir.
Feodal düzenin işleyişi de güçlüdür. Lord vasal ilişkileri, karşılıklı sadakatten çok zorunluluk ve çıkar dengesi üzerine kuruludur. Kuzey’in sertliği, insanların daha dayanışmacı ama aynı zamanda daha kaba olmasını açıklar; güneyin refahı ise entrikayı ve yozlaşmayı artırır. Bu noktada coğrafya yalnızca bir fon değil, siyasal karakter üretici bir unsurdur. Bu bakış, tarihsel determinizme yakındır ve isabetlidir.
Görsel anlatım burada devreye girer. Mekân tasarımı bilinçlidir. Kuzey’de sadelik, taş ve soğuk renkler hâkimdir; güneyde gösteriş, sıcak tonlar ve abartı vardır. Bu görsel tercihler, izleyiciye söylenmeden bir şey anlatır: Burada iki farklı dünya vardır ve aynı siyaset anlayışıyla yönetilemezler. Tarihte de merkez taşra çatışmaları tam olarak böyle işler.
Savaş sahneleri de tarihsel gerçekliğe yakındır. Kahramanlık mitleri uzun süre bilinçli biçimde törpülenir. Savaş; düzenli, temiz ve onurlu bir faaliyet olarak değil, kaotik, kirli ve kontrolsüz bir yıkım olarak sunulur. Bu, modern sinemanın aksine tarihsel gerçekliğe daha yakındır. Orta Çağ savaşları disiplinli ordulardan çok, çözülmeye hazır kitlelerin çarpışmasıdır.
Hikâye yapısı da bu tarihsel yaklaşımı destekler. Tek bir ana kahraman yoktur. Olaylar eşzamanlı ilerler, bazen birbirini hiç tanımayan kararlar büyük sonuçlar doğurur. Bu, tarihin işleyiş biçimine uygundur. Tarihte de aktörler çoğu zaman bütün resmi görmez; ama sonuçlar birleşir. Dizinin uzun süre bu çok merkezli anlatıyı koruması ciddi bir başarıdır.
Nedensellik zinciri de önemlidir. Alınan kararların sonuçları hemen ortaya çıkmaz. Bazen bir hata, yıllar sonra bir çöküşe yol açar. Bu, tarih bilinci açısından değerlidir çünkü izleyiciyi sabırlı düşünmeye zorlar. “Anlık adalet” yoktur; süreç vardır.