Spoiler içeriyor
Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilmiyorum. Benim için çok yorucu, uzun ve de unutulmaz bir deneyimdi. Bana öğrettiklerini, bana kattıklarını hep hatırlamak isterim. Öncelikle karakterlerin hepsinin Allah belasını versin. Yani minik Maya dışında hepsi manyak bunların. Zorla ayakta durmaya çalışan mental…devamıNereden başlasam, nasıl anlatsam bilmiyorum. Benim için çok yorucu, uzun ve de unutulmaz bir deneyimdi. Bana öğrettiklerini, bana kattıklarını hep hatırlamak isterim.
Öncelikle karakterlerin hepsinin Allah belasını versin. Yani minik Maya dışında hepsi manyak bunların. Zorla ayakta durmaya çalışan mental sağlığımı onların hayatları üzerine düşünerek bir tık mahvetmişim galiba. Ama nasıl güzel bir mahvediş…
Yine olsa yine yaparım.
İzlerken çok zorlandım. Neredeyse üç sezon boyunca aralıklarla, bir bölümden fazla izleyemiyordum. “Alt tarafı dizi” demekle olmuyordu. O bir saatlik bölüm beni öyle hırpalıyordu ki diğer bölüme geçemiyordum.
Sebebi ölüm mü, yas mı, geride kalanların hikâyesi mi, yoksa gerçek hayatı bu kadar gerçek bir şekilde anlatmaları mı? Evet, hepsi var.
Her cenazeyle ölüm–yaşam dengesini, farklı hayatlarla kurulan bağları ve karakterlerin iç dünyalarında verdikleri savaşları aklınıza gelebilecek her detayıyla çok güzel anlatıyorlardı. Ama asıl tetikleyici olan şey aile ve ailemiz gibi olanlar;
koparıp atamayacağımız bağlar...
Herkes yaşam mücadelesinde o kadar çok sorunla savaşıyordu ki… Ve herkes aynı anda hem haklı hem haksız olabiliyordu. Neyi neden yaptıklarını anlamaya çalışıyordum. Bazen anlıyordum ama çoğu zaman sadece “neden?” sorusuyla baş başa kalıyordum. Sorunlarını nasıl çözebileceklerini çözemediğim için de garip bir çaresizlik hissi kalıyordu içimde.
Hikâyenin çok sağlam bir altyapısı var ve her karakterin, yan rollerin bile kendine has yolculuğu mükemmel işlenmiş. Hepsi derin bir psikoanalizi hak ediyor. Tabii ki ben bunu yapamam ama bir şeyler söylemeden de duramam.
Aslında diziyi izlemiş birini (mümkünse psikolog) bulursam, böyle 12 saat falan aralıksız bu diziyi konuşup defteri öyle kapatmak isterim.
Biraz da Fisher ailesi.
𝑹𝒖𝒕𝒉… Katlanması müthiş zor bir insan. Sürekli pasif-agresif, sürekli aklında bir şeyleri tutup tutup asıl konuşması gerektiği yerde asla konuşmayan ama gel gör ki alakasız zamanlarda bir anda sinir patlamasıyla oversharing’in anasını ağlatan bir karakter.
Nasıl böyle ciyak ciyak bağırdığını hâlâ anlayamıyorum. Yani bir Carrie Bradshaw, bir Ruth Fisher… Çığlık atmayın da ne yaparsanız yapın.
Ruth çok erken yaşta evlendiği için bütün hayatı boyunca hep bir eş, bir anne olmuş. Gerçek Ruth kim, ne sever, ne ister, tek başına nasıl hayatta kalır… bunların hiçbirini öğrenememiş. Kendini hiç keşfedememiş. Bu yüzden ne bir ilişkide gerçekten var olabiliyordu ne de yalnızlığın güzelliğini yaşayabiliyordu.
— 𝖭𝖾 𝗂𝗌𝗍𝖾𝗋𝖽𝗂𝗆 𝖻𝗂𝗅𝗂𝗒𝗈𝗋 𝗆𝗎𝗌𝗎𝗇?
— 𝖭𝖾𝗒𝗂?
— 𝖧𝖺𝗒𝖺𝗍ı 𝗇𝖾𝗍 𝗀ö𝗋𝗆𝖾𝗒𝗂… 𝖺𝗆𝖺 𝗋𝗈𝗆𝖺𝗇𝗍𝗂𝗄𝗅𝖾ş𝗍𝗂𝗋𝖽𝗂ğ𝗂𝗆𝖽𝖾 𝖼𝖺𝗆𝖽𝖺𝗇 𝖺𝗍𝗍ığı𝗆 𝗂𝗅𝗄 ş𝖾𝗒 𝗈 𝗈𝗅𝗎𝗒𝗈𝗋.
𝑵𝒂𝒕𝒉𝒂𝒏𝒊𝒆𝒍… Baştan sona bizi hiç yalnız bırakmadın. En zor zamanlarda, bir hayal bile olsan hep orada, çocuklarının yanı başındaydın. Sırf bunun hatırına sana kötü bir şey söylemeyeceğim.
Koskoca bir hayat yaşayıp kimsenin seni gerçekten tanımaması yeterince acı bir şey.
Bana hep şunu hatırlatıyor: Eski tanıdıklarım şu anki beni bilmiyor. Yeni tanıdıklarım da eski beni hiç bilemeyecek. Ve istemediğimiz sürece bu hayatta bizi gerçekten tam anlamıyla tanıyabilen bir Allah’ın kulu olmayacak.
𝑫𝒂𝒗𝒊𝒅 - muazzam bir karakter gelişimi yaşadı. İşte, aşkta, aile ilişkilerinde gerçekten elinden geleni yapmaya çalıştı. Bol bol bocaladı, düştü, kalktı ama bir şekilde kendi yolunu buldu. Ve her gün biraz daha çabalamaya devam etti.
- 𝖧𝗂ç 𝗆𝗂𝗇𝗇𝖾𝗍𝗍𝖺𝗋 𝖽𝖾ğ𝗂𝗅𝗌𝗂𝗇, 𝖽𝖾ğ𝗂𝗅 𝗆𝗂?
- 𝖬𝗂𝗇𝗇𝖾𝗍𝗍𝖺𝗋 𝗆ı𝗒ı𝗆? 𝖧𝖺𝗒𝖺𝗍ı𝗆ı𝗇 𝖾𝗇 𝗄ö𝗍ü 𝖽𝖾𝗇𝖾𝗒𝗂𝗆𝗂 𝗂ç𝗂𝗇 𝗆𝗂?
- 𝖠𝖼ı𝗇ı 𝗌𝖺𝗇𝗄𝗂 𝖻𝗂𝗋 𝖺𝗇𝗅𝖺𝗆ı 𝗏𝖺𝗋𝗆ış 𝗀𝗂𝖻𝗂, 𝗌𝖺𝗇𝗄𝗂 𝖻𝗂𝗋 𝖽𝖾ğ𝖾𝗋𝗂 𝗏𝖺𝗋𝗆ış 𝗀𝗂𝖻𝗂 𝗍𝗎𝗍𝗎𝗒𝗈𝗋𝗌𝗎𝗇. 𝖯𝖾𝗄𝗂 𝗌𝖺𝗇𝖺 𝗌ö𝗒𝗅𝖾𝗅𝖾𝗒𝗂𝗆, 𝗁𝗂ç𝖻𝗂𝗋 𝖽𝖾ğ𝖾𝗋𝗂 𝗒𝗈𝗄. 𝖡ı𝗋𝖺𝗄 𝗀𝗂𝗍𝗌𝗂𝗇. 𝖲𝗈𝗇𝗌𝗎𝗓 𝗈𝗅𝖺𝗌ı𝗅ı𝗄𝗅𝖺𝗋 𝗏𝖺𝗋 𝗏𝖾 𝗌𝖾𝗇𝗂𝗇 𝗒𝖺𝗉𝖺𝖻𝗂𝗅𝖾𝖼𝖾ğ𝗂𝗇 𝗍𝖾𝗄 ş𝖾𝗒 𝗌ı𝗓𝗅𝖺𝗇𝗆𝖺𝗄.
- 𝖯𝖾𝗄𝗂 𝗇𝖾 𝗒𝖺𝗉𝗆𝖺𝗆 𝗀𝖾𝗋𝖾𝗄𝗂𝗒𝗈𝗋?
- 𝖭𝖾 𝖽üşü𝗇ü𝗒𝗈𝗋𝗌𝗎𝗇? 𝖧𝖾𝗋 ş𝖾𝗒𝗂 𝗒𝖺𝗉𝖺𝖻𝗂𝗅𝗂𝗋𝗌𝗂𝗇, ş𝖺𝗇𝗌𝗅ı 𝗉𝗂ç, 𝗁𝖺𝗒𝖺𝗍𝗍𝖺𝗌ı𝗇!
- 𝖡𝗎 𝗄𝖺𝖽𝖺𝗋 𝖻𝖺𝗌𝗂𝗍 𝗈𝗅𝖺𝗆𝖺𝗓
- 𝖸𝖺 ö𝗒𝗅𝖾𝗒𝗌𝖾?
Galiba Keith’le birbirlerini bulmuş olmaları hayattaki en büyük şanslarıydı. Onca halt yemelerine rağmen o ilişkiyi yürütüp bir aile olabildiler ya…
“𝖠𝗆𝖺 𝖻𝗂𝗋𝖻𝗂𝗋𝗂𝗆𝗂𝗓𝗂𝗇 𝗁𝖾𝗋 ş𝖾𝗒𝗂 𝗈𝗅𝖺𝗆𝖺𝗒ı𝗓, 𝖣𝖺𝗏𝗂𝖽. 𝖡𝗎 𝗆ü𝗆𝗄ü𝗇 𝖽𝖾ğ𝗂𝗅.”
Gelelim 𝑵𝒂𝒕𝒆’𝒆.
O kadar gerçek bir insan rolü yazmışlar ki… Bazen sempati duydum, anladım, bazen saydım, sövdüm. Gerçekten çok zor şeyler yaşadı ama çok zor şeyler de yaşattı.
Hep bir şekilde haklıydı. Hep yaptığı bencilliklere bir sebep buluyordu.
Nate’i gerçek anlamda hiç sevemedim. Ne Brenda’yla birlikteyken, ne Lisa’yla birlikteyken, ne de tek başınayken.
Dizide en fazla değişim yaşamış gibi görünen ama aslında karakterinde hiçbir şeyi değiştirmeyen oydu. Brenda bile tamamen farklı birine dönüştü, ama Nate sadece gerçek kimliğini gizleyerek yaşadı tüm hayatını.
“𝖧𝖺𝗒𝖺𝗍ı𝗆ı 𝗄𝗈𝗋𝗄𝖺𝗋𝖺𝗄 𝗀𝖾ç𝗂𝗋𝖽𝗂𝗆. 𝖧𝖺𝗓ı𝗋 𝗈𝗅𝗆𝖺𝖽ığı𝗆𝖽𝖺𝗇, 𝗁𝖺𝗄𝗅ı 𝗈𝗅𝗆𝖺𝖽ığı𝗆𝖽𝖺𝗇, 𝗈𝗅𝗆𝖺𝗆 𝗀𝖾𝗋𝖾𝗄𝖾𝗇 𝗄𝗂ş𝗂 𝗈𝗅𝗆𝖺𝖽ığı𝗆𝖽𝖺𝗇 𝗄𝗈𝗋𝗄𝗍𝗎𝗆. 𝖡𝗎 𝖻𝖾𝗇𝗂 𝗇𝖾𝗋𝖾𝗒𝖾 𝗀𝖾𝗍𝗂𝗋𝖽𝗂?”
Ama ölümünden sonraki bölüm… Geride kalanların hikâyesi o kadar güzel anlatılmıştı ki. Aralıksız 57 dakika boyunca ağladım. Bu bölümü izleyeceğime buzdolabı taşısam daha az yorulurdum, diyen kullanıcı seni o kadar iyi anlıyorum ki...
𝐂𝐥𝐚𝐢𝐫𝐞…
Ah, uyuşturuculu kekim benim. Sen içimi parçaladın baştan sona izlerken. En çok hisseden, en çok anlayan, en hassas, en kırılgan, en öfkeli sendin.
Kimse görmedi, kimse gerçekten anlamadı seni. Kimse doğru yolu göstermedi. Hep bir el uzattın ama o eli tutanlar hep yanlış insanlardı.
Sevgiye bu kadar muhtaç olması belki onun suçu değildi ama saflıkla salaklık arasındaki çizgide dolaşıp durdu sürekli. Beş sezon boyunca aldığı doğru karar sayısı üç falan herhalde. Ondan aldıkları ve ona vermediği her şey için hayata o kadar öfkeliydi ki aslında bu yüzden...
— 𝖲𝖺𝗇𝗄𝗂 𝖻𝖺𝗇𝖺 𝗂𝗅𝗀𝗂 𝖽𝗎𝗒𝖺𝗇 𝗁𝖾𝗋 𝖾𝗋𝗄𝖾ğ𝖾 𝖺şı𝗄 𝗈𝗅𝗎𝗒𝗈𝗋𝗎𝗆.
— 𝖲𝖺𝗇ı𝗋ı𝗆 𝗁𝖾𝗉𝗂𝗆𝗂𝗓 𝗌𝖾𝗏𝗂𝗅𝗆𝖾𝗄 𝗂𝗌𝗍𝗂𝗒𝗈𝗋𝗎𝗓. 𝖪𝗂𝗆𝖽𝖾𝗇 𝗀𝖾𝗅𝗂𝗋𝗌𝖾 𝗀𝖾𝗅𝗌𝗂𝗇 𝖻𝗎𝗇𝖺 𝗁𝖺𝗒ı𝗋 𝖽𝖾𝗆𝖾𝗄 𝗓𝗈𝗋.
Claire’in yolunu bulmasına en büyük yardımın annesiyle olan ilişkisinden geleceğini düşünüyordum ama onu da pek göremedik. Claire hikâyesinden içimde hep bir eksiklik kaldı.
"𝖧𝖺𝗒𝖺𝗍ı𝗇ı 𝖽𝖾ğ𝗂ş𝗍𝗂𝗋𝖾𝖻𝗂𝗅𝖾𝖼𝖾𝗄 𝗈𝗅𝗌𝖺𝗆 𝗁𝖾𝗋 ş𝖾𝗒𝗂𝗆𝗂 𝗏𝖾𝗋𝗂𝗋𝖽𝗂𝗆 anne".
Evet, Fisher ailesinden bu kadar. Brenda, Billy, anası, babası, dadısı… Artık oralara hiç girmiyorum çünkü hepsi ayrı ayrı bir psikolojik vaka ve hepsi mükemmel yazılmış.
Dizinin diyalogları inanılmaz güçlü. Bazen o kadar basit sahneleri devleştiriyorlar ki cümleleriyle, durdurup düşünmeden geçemiyordum.
"𝖪𝖾𝗇𝖽𝗂𝗆𝗂𝗓𝖽𝖾𝗇 𝗈 𝗄𝖺𝖽𝖺𝗋 ç𝗈𝗄 𝗇𝖾𝖿𝗋𝖾𝗍 𝖾𝖽𝗂𝗒𝗈𝗋𝗎𝗓 𝗄𝗂, 𝗄𝖾𝗇𝖽𝗂 𝖻𝖺𝗄ış 𝖺çı𝗆ı𝗓ı 𝖽𝖾ğ𝖾𝗋𝗌𝗂𝗓 𝗀ö𝗋ü𝗒𝗈𝗋𝗎𝗓".
"𝖱𝗎𝗁 𝖾ş𝗂 — 𝗌𝖾𝗇𝗂 𝗈𝗅𝖺𝖻𝗂𝗅𝖾𝖼𝖾ğ𝗂𝗇 𝗄𝖺𝖽𝖺𝗋 '𝗌𝖾𝗇' 𝗄ı𝗅𝖺𝗇 𝗄𝗂ş𝗂. 𝖡𝖾𝗅𝗄𝗂 𝖽𝖾 𝗋𝗎𝗁 𝖾ş𝗂, 𝗌𝖾𝗇𝗂𝗇 𝗋𝗎𝗁𝗎𝗇𝗎 𝗈𝗅𝗀𝗎𝗇𝗅𝖺ş𝗆𝖺𝗒𝖺 𝗓𝗈𝗋𝗅𝖺𝗒𝖺𝗇 𝗄𝗂ş𝗂𝖽𝗂𝗋."
"Ç𝗈𝗄 ş𝖺𝗇𝗌𝗅ı𝗒ı𝗆. Ş𝖺𝗇𝗌𝗅ı 𝗈𝗅𝖺𝗇ı𝗇 𝖻𝖾𝗇 𝗈𝗅𝗆𝖺𝗆𝖽𝖺𝗇 𝗇𝖾𝖿𝗋𝖾𝗍 𝖾𝖽𝗂𝗒𝗈𝗋𝗎𝗆. 𝖪𝗂𝗆𝗌𝖾 𝖻𝖺𝗇𝖺 𝗌𝖺𝗁𝗂𝗉 𝗈𝗅𝖽𝗎ğ𝗎 𝗂ç𝗂𝗇 ş𝖺𝗇𝗌𝗅ı 𝖽𝖾ğ𝗂𝗅. 𝖪𝗂𝗆𝗌𝖾 𝖻𝖺𝗇𝖺 𝗌𝖺𝗁𝗂𝗉 𝗈𝗅𝖽𝗎ğ𝗎 𝗂ç𝗂𝗇 ş𝖺𝗇𝗌𝗅ı 𝖽𝖾ğ𝗂𝗅𝖽𝗂."
"𝖧𝖺𝗒𝖺𝗍 𝗄𝗈𝗅𝖺𝗒 𝗈𝗅𝖽𝗎ğ𝗎𝗇𝖽𝖺 𝖻𝗂𝗅𝖾 𝗓𝗈𝗋 𝖺𝗆𝗄. 𝖤ğ𝖾𝗋 𝖾𝗅𝗂𝗆𝗂𝗓𝖽𝖾𝗒𝗌𝖾 𝗇𝖾𝖽𝖾𝗇 𝗁𝖺𝗒𝖺𝗍ı 𝖽𝖺𝗁𝖺 𝖺𝗓 𝗓𝗈𝗋𝗅𝖺𝗒ı𝖼ı 𝗁𝖺𝗅𝖾 𝗀𝖾𝗍𝗂𝗋𝗆𝖾𝗒𝖾𝗅𝗂𝗆?"
Dizinin tek kusuru belki fazla gerçek dışı cinsellikti. Gri karakterleri severiz ama grinin elli tonu da biraz fazlaydı ve çoğu kısmı gereksizdi.
Daha söyleyecek o kadar çok şeyim var ki… Bazı ölümleri, o muazzam cenaze töreni konuşmalarını ve en çok da bir ağacın altına gömülme fikrinin nasıl huzura ermiş gibi hissettirdiğini…
Muhtemelen geri dönüp baktığımda, bu kadar basit cümlelerle anlattığım için kendime kızacağım.
Ve final… dizi tarihinin en iyi finallerinden biri miydi? Olabilir. Tam olarak beklediğim gibi değildi. Ama kesinlikle tatmin ediciydi.
Her şeyi geçtim, onları evli, mutlu, çocuklu; o masada bir arada gördüm ya… sıradan olması umurumda bile değil. Çok mutlu oldum.
Claire’in geride kalan yolları izlemesi gibi… göz açıp kapayıncaya kadar akıp giden, hayat gibi bir sondu.