The Walking Dead: The Ones Who Live hakkında konuşurken önce şu gerçeği kabul etmek gerekir: Bu yapım başlı başına yeni bir hikâye kurma iddiasıyla ortaya çıkmış bir dizi değildir. Daha ziyade uzun yıllar boyunca devam eden The Walking Dead anlatısının…devamıThe Walking Dead: The Ones Who Live hakkında konuşurken önce şu gerçeği kabul etmek gerekir: Bu yapım başlı başına yeni bir hikâye kurma iddiasıyla ortaya çıkmış bir dizi değildir. Daha ziyade uzun yıllar boyunca devam eden The Walking Dead anlatısının açık kalmış bir defterini kapatma teşebbüsüdür. Seyircinin merak ettiği mesele bellidir: Rick Grimes nereye gitti ve yıllar sonra onun hikâyesi nasıl sonuçlanacak?
Televizyon dünyasında bu tür yapımların örnekleri çoktur. Popüler bir karakter ortadan kaybolur, seyirci yıllarca bunun sonucunu merak eder ve yapımcılar da o merakı ayrı bir mini diziyle çözerler. Bu, ticari bakımdan anlaşılabilir bir yöntemdir. Ancak dramatik bakımdan her zaman başarılı sonuç vermez.
Hikâyenin Güçlü Tarafları
Her şeyden önce dizinin en güçlü tarafı oyunculuk ve karakter devamlılığıdır. Rick karakterini canlandıran Andrew Lincoln uzun yıllar boyunca bu karakteri oynadığı için seyirci açısından inandırıcılık sorunu yoktur. Aynı şekilde Michonne karakterini oynayan Danai Gurira da ana dizide kurulan karakter psikolojisini korumayı başarmıştır.
Bu iki karakter zaten ana dizinin en güçlü dramatik eksenlerinden biriydi. Dolayısıyla seyircinin duygusal olarak bağ kurması kolaydır. Yapımcıların bunu iyi bildiği açık. Hikâyenin büyük bölümü de bu iki karakterin tekrar buluşmasına ve birlikte hareket etmesine dayanıyor.
Bir başka olumlu taraf ise prodüksiyon kalitesidir. Dizide görülen askeri yapı, helikopterler ve şehir ölçeğindeki yerleşim düzeni, ana dizinin son sezonlarına göre daha geniş bir dünya gösterme çabasıdır. Özellikle Civic Republic Military gibi örgütlü bir askeri yapının gösterilmesi, zombilerin hâkim olduğu bir dünyada devlet benzeri yapıların yeniden ortaya çıkabileceği fikrini ortaya koyar. Bu da teorik olarak ilginç bir fikirdir.
Anlatı Problemleri
Fakat burada ciddi problemler de vardır. Birincisi, bu kadar büyük bir organizasyonun yıllarca ana hikâyede neredeyse görünmemiş olmasıdır. The Walking Dead evreni on sezon boyunca küçük toplulukların hayatta kalma mücadelesini anlatırken birdenbire çok organize bir askeri güç ortaya çıkıyor.
Şimdi tarih bilgisi olan biri burada şu soruyu sorar: Eğer böyle büyük bir güç varsa, çevresindeki toplulukların bundan hiç haberi olmaması ne kadar mümkündür?
Tarihte örneklerine baktığınızda büyük güçler gizli kalmaz. Mesela Roma İmparatorluğu'nun yükselişi sırasında Akdeniz’de yaşayan toplumların bu gücü fark etmemesi mümkün değildi. Aynı şekilde modern çağda da büyük askeri organizasyonların çevrede hiçbir iz bırakmaması gerçekçi değildir.
Tempo ve Hikaye Yapısı
Dizinin bir başka meselesi de tempo sorunudur. Hikâye aslında büyük bir politik veya toplumsal düzen anlatmak yerine sürekli Rick ve Michonne’un kişisel hikâyesine dönüyor. Bu da dizinin kapsamını daraltıyor.
Ana dizide farklı topluluklar, farklı liderler ve çok sayıda karakter vardı. Burada ise hikâye daha çok iki karakterin etrafında dönüyor. Bu yüzden bazı izleyiciler için dünya küçükmüş gibi hissedilebilir.
Yan Karakter Problemi
Bir diğer mesele yan karakterlerin yeterince güçlü yazılmamış olmasıdır. Ana dizide Negan veya Daryl Dixon gibi karakterler hikâyeye ciddi ağırlık katıyordu. Bu mini dizide ise yan karakterlerin çoğu kısa sürede ortaya çıkıp kayboluyor.
Bu durum dramatik etkiyi azaltır. Çünkü iyi bir anlatı yalnızca iki güçlü karakterle değil, onları çevreleyen güçlü yan karakterlerle de kurulur.
Zombi Evreninin Değişimi
Bir başka dikkat çekici nokta da zombi tehdidinin artık ikinci plana düşmesidir. İlk sezonlarda zombiler yani “walker”lar insanlık için büyük bir tehdit gibi gösteriliyordu. Fakat zamanla hikâye insanların birbirleriyle kurduğu iktidar ilişkilerine kaydı.
Bu aslında bilinçli bir tercih olabilir. Çünkü kıyamet sonrası anlatılarda bir süre sonra asıl meselenin insanlar olduğu görülür. Buna benzer temalar başka eserlerde de vardır; mesela 28 Days Later filminde de bir noktadan sonra asıl tehlikenin insanlar olduğu gösterilir.
Yani bu yapım büyük bir televizyon destanı olmaktan ziyade, uzun süren bir anlatının sonradan yazılmış bir epilogu gibidir. İzleyiciye yeni bir dünya kurmaktan çok, eski bir hikâyeyi tamamlamayı amaçlar. Bu yüzden beklentiyi çok büyütmeden izlemek daha gerçekçi bir yaklaşım olur.