Spoiler içeriyor
"Hayatta kalıplar var... Ritimler. Bir hayatta kendimizi köşeye kısılmış hissettiğimizde, hüznün, trajedinin, başarısızlığın ya da korkunun, tek bir varoluşun ürünü olduğunu düşünmek çok kolay. Yalnızca yaşamanın değil, belli bir şekilde yaşamanın sonucu olduğunu düşünmek. Demek istediğim, acıya karşı bağışıklık kazanmamızı…devamı"Hayatta kalıplar var... Ritimler. Bir hayatta kendimizi köşeye kısılmış hissettiğimizde, hüznün, trajedinin, başarısızlığın ya da korkunun, tek bir varoluşun ürünü olduğunu düşünmek çok kolay. Yalnızca yaşamanın değil, belli bir şekilde yaşamanın sonucu olduğunu düşünmek. Demek istediğim, acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak, her şey çok daha kolay olurdu. Mutluluğun doğasında acının da olduğunu. Biri olmadan diğerinin de olamayacağını."
Bu kitabın herkesin çok sevdiğini duyduğum için merak ediyordum, geç kalmış da olsam okumak istedim. Hiç kötü bir ön yargım yoktu ama belki de zihnimde çıtayı yükseltmiştim ve maalesef kitabı beğenemedim. Kitap vermek istediği mesajı çok açık bir şekilde veriyor. Bu yüzden didaktik hisettiriyor ki hiç hoşuma gitmedi. Belki bu benim tercihlerimle ilgilidir ama bir mesaj verilmek isteniyorsa bence bu hissettirilmeli, direkt söylenmemeli. Matt Haig’in daha önce “İnsanlar” kitabını okumuştum (bence bu kitabı daha güzel ve Gece Yarısı Kütüphanesi’nden daha ünlü olmalı) ve o kitabındaki mesajını beğensem de onda da açıkça belirtmesinden hoşlanmamıştım. Aynı zamanda ana karakter kadının ve yazarın yaptığı tespitler, ilham verici konuşmalar 10 yaşında ulaştığımız fikirleri o ilk kez bulmuşçasına havalı bir şekilde ifade etmeye çalışıyormuş gibi geliyor kulağa.
Onun haricinde kadın muhtemelen bir sürü çoklu evren yaratabilmek için çok yönlü yazılmış. “Yüzmeyi, müzik grubunda olmayı, buzul bilimci olmayı başaramadım.” gibi pişmanlıkları var. Garip olan hepsinde inanılmaz yetenekli ve bu şeyleri yaptığı evrenlere girdiğindeyse her seferinde bunun en iyisi oluyor. Olimpiyatlara katılıyor, çok ünlü bir müzik grubunda yer alıyor, buzul bilimci olup kuzey kutbuna gidiyor. Bunun gibi durumlar herhangi bir insanın empati kurabilmesinden çok uzak. O yüzden daha hayatın içinden, daha düz pişmanlıkları olmalıydı bence. Bu pişmanlıkları aynı zamanda başkalarının onun üzerinde talep ettikleriyle ilgili, bunu fark etmesi güzeldi yalnızca. Yaşadıklarından beni etkileyen tek evren ise kedisinin ölmediği yaşama gitmek isterken orada yine de kedisinin öldüğü evrendi. Ana karakter asıl hayatında kedisine göz kulak olamadığı için trafik kazasında öldüğünü düşünüyordu ve kendisini suçluyordu. Meğer kedi zaten hastaymış, sahibi için evden uzaklaşmış ve bu suçlamalar beyhudeymiş. Bazen keşke farklı davransaydım dediğimiz bir yaşam hiç de tahmin ettiğimiz gibi olmayabiliyormuş.
Sonu ise ayrı klişe ve aşırı beklendikti maalesef. Daha farklı nasıl yapılabilirdi bilmiyorum ama kitabın didaktik doğası başka türlüsüne izin vermiyor diye düşünüyorum.
Kitabın yazımına gelirsek ben Matt Haig’in yazım tarzını sevmiyorum zaten. Sade yazmak sanırım ustalık işi. Acemi gibi de görünebilirsiniz, kelimelerle ustalıkla oynayan biri de. Bu çeviriyle ilgili bir durum da olabilir elbette. Çünkü bazı yerlerde kelimesi kelimesine çeviri yapılmış. “Bilmemne tam bir aydınlanmaydı.” diye bir cümle kimse kurmaz Türkçede. Kulağımı öyle tırmaladı ki anlatamam.
Vermek istediği mesaj güzeldi. Başka ihtimalleri düşünerek pişmanlık içinde ah çeksek bile kendi yaşadığımız evrenin güzelliklerini görebileceğimizi ve sevebileceğimizi gösteren bir kitaptı. Geçmiş seçimlerimiz için pişmanlık duymaktansa kendi evrenimizde en iyisi olmamız için umut aşılamaya çalışan bir kitaptı. Kitap bu mesajı benim bu cümlelerimden daha iyi aktarıyor tabii.
Ben bu kitabı okumak için geç kalmış olabilirim, eminim daha küçükler için ilham verici olmuştur. O kadar eleştirsem de kitabın alıcısı ben olmadığım için beğenmedim belki de. O yüzden daha fazla bir şey demeyeceğim.