Nostaljinin, geçmişin çürüyen cesedine sıkılmış pahalı bir parfümden ibaret olduğu o boğucu atmosferde, insan ruhunun en bencil ve en karanlık dehlizlerini "aşk" kisvesi altında pazarlayan Masumiyet Müzesi; yüzeyde epik bir sevda destanı gibi görünse de, derinlerinde ataerkil kibrin, mülkiyetçi saplantının…devamıNostaljinin, geçmişin çürüyen cesedine sıkılmış pahalı bir parfümden ibaret olduğu o boğucu atmosferde, insan ruhunun en bencil ve en karanlık dehlizlerini "aşk" kisvesi altında pazarlayan Masumiyet Müzesi; yüzeyde epik bir sevda destanı gibi görünse de, derinlerinde ataerkil kibrin, mülkiyetçi saplantının ve gönüllü kurbanlığın zehirli bir manifestosudur. Bu yapım, sevmenin yaşatmak değil dondurmak; bir varlığa yoldaşlık etmek değil, onu bir vitrin mankenine indirgemek olduğuna inanan hastalıklı bir zihniyet ile bu nesneleşmeyi sessizce kabul eden marazi bir eylemsizliğin trajik çarpışmasıdır.
Hikayenin kalbindeki o sözde yaralı aşık, Kemal; aslında varoluşsal boşluğunu bir başkasının hayat enerjisini sömürerek doldurmaya çalışan, 70'ler İstanbul'unun o sahte ve ikiyüzlü burjuva salonlarında yetişmiş bir duygu vampiridir. Onun Füsun'a duyduğu şey, iki ruhun eşit ve özgürce ettiği bir dans değil; ayrıcalıklı bir erkeğin, kendinden alt sınıftaki genç ve tecrübesiz bir kadını kendi hezeyanlarına meze yapmasıdır. Kemal'in sergilediği her bir "fedakarlık" ve topladığı her bir obje, aslında Füsun'un boynuna doladığı o görünmez zincirin yeni bir halkasıdır. Binlerce izmarit, tokalar, küpeler ve bilet bilet biriktirilen bir geçmiş... Dizi, bu fetişist objeleri kutsal birer emanet gibi sunarak izleyiciyi devasa bir illüzyona ortak etmeye çalışır. Oysa bu eylem, anıları yaşatmak değil; yaşayan, nefes alan, değişen bir insanı mecazi anlamda öldürüp, içini samanla doldurarak bir cam fanusta sergileme arzusunun en hastalıklı halidir. Kemal karakterinin trajedisi, sevgiyi ancak kontrol edilebilir, sessiz ve itiraz edemez nesneler üzerinden deneyimleyebilme acizliğinde yatar.
Ancak bu karanlık tabloda faturayı yalnızca Kemal’in hastalıklı tahakkümüne kesmek, hikayenin batınında yatan o zehirli suç ortaklığını gözden kaçırmak demektir. Zira Kemal ne kadar narsisistik bir müstebit ise, Füsun da kendi inşasına tuğla taşıyan, o havasız müzenin vitrinine kendi ayaklarıyla yürüyen trajik bir eylemsizlik abidesidir. O, eril bakışın merceğinden süzülüp estetik bir arzu nesnesine dönüşmeyi, sancılı bir özgürleşme mücadelesine yeğler. Füsun’un o çok yüceltilen "naifliği", aslında varoluşsal bir tembelliğin ve derin bir kötü niyetin ekrana yansımasıdır. Bir özne olmanın getirdiği o ağır sorumluluğu yüklenmek yerine, burjuva bir erkeğin hayatındaki "en değerli eşya" olma konforuna sığınır. Ekranda izlediğimiz o buğulu ve melankolik bakışlar, kaderine isyan eden bir ruhun değil; izlenmekten, arzulanmaktan ve uğruna harabeye dönülmesinden gizli bir haz duyan pasifliğin dışavurumudur. İsyanı eksiktir, öfkesi kof, kaçışları ise daima Kemal’in onu bulabileceği bir menzildedir.
Bu dinamikte Füsun salt bir av değil; avcının zafiyetinden beslenen, onun deliliğini bir ayna gibi kullanarak kendi varoluşunu onaylatan sessiz bir manipülatördür. Tokalarını veya küpelerini geride bırakması, aslında avcısına kendi izini sürmesi için bırakılan ekmek kırıntılarıdır. İzlediğimiz şey bir kadının hapsolması değil, bir kadının hapishanesini içselleştirip o demir parmaklıklara sarılarak kendi benliğini yok etme tercihidir.