🪷 Minnet Eylemem - Ahmet Arslan •Bu eser bir “şarkı”dan çok, yara izi gibi taşınan bir duruşun sesidir. Dinlerken kulak değil, insanın onuru titreşir. Bu nefeste konuşan ses; dünyaya ait hiçbir şeye yaslanmayan, varlığını minnetten arındırmış bir ruhtur. “Minnet eylemem”…devamı🪷 Minnet Eylemem - Ahmet Arslan
•Bu eser bir “şarkı”dan çok, yara izi gibi taşınan bir duruşun sesidir. Dinlerken kulak değil, insanın onuru titreşir.
Bu nefeste konuşan ses; dünyaya ait hiçbir şeye yaslanmayan, varlığını minnetten arındırmış bir ruhtur. “Minnet eylemem” tekrarlandıkça bir inat değil, arınma hissi verir. Sanki her tekrar, insanın sırtından bir yükü daha indirir. Malın, makamın, dilin, gücün, hatta güzelin bile insanı borçlandırdığı bir dünyada, bu söz borçsuz kalma cesaretidir.
Şarkı boyunca Nesîmî, kendini yükseltmez; aksine benliği eriterek konuşur. Arabîyi, Farisîyi bilmediğini söylerken cehaleti değil, hakikatin süsten uzak oluşunu savunur. Dikenler arasında açan güle bile minnet etmeyişi, nankörlük değil; özgürlüğe sadakatidir. Çünkü onun dünyasında minnet, insanın boynuna geçirilen görünmez bir iptir.
“Bugün buldum bugün yerim” dizesi, yoksulluğun değil, "tevekkülün" asaletidir. Yarın kaygısı olmayan bu ses, geleceği yok saymaz; onu Hakk’a bırakır. Böylece korkudan arınmış bir zaman algısı kurar: Ne geçmişe ağıt, ne geleceğe tamah.
Ve sonra ses içe döner:
“Ey Nesîmî, can Nesîmî…”
Bu, bir övünme değil; kendi nefsini susturan bir iç hitaptır. Bedenin geçiciliği karşısında cana tutunma hâlidir. Ölümün gölgesi şiirin üstünde dolaşırken bile metin kararmıyor; aksine sükûnetle aydınlanıyor. Çünkü burada korku yok, pazarlık yok, geri adım yok.
Son dizelerde iktidar tamamen anlamını yitirir. Yeryüzünün halifesi bile, eğer zulmün tarafındaysa, bu ses için bir anlam ifade etmez. Şarkı burada zirveye ulaşır: İnsan, yalnızca Hakk’ın huzurunda eğilir; geri kalan her güç sessizce küçülür.
Bu eser, dinleyeni teselli etmez; dikleştirir.
Avutmaz; hatırlatır.
Şunu fısıldar:
İnsan, bir şeyi kaybetmeden de özgür olabilir.
Ama bazen özgürlük, her şeyi göze almayı gerektirir.
Ve şarkı bittiğinde geriye şu kalır:
Ne bir melodi, ne bir nakarat…
Sadece insanın içinden yükselen o eski, unutulmuş cümle:
“Ben kimseye minnetle var olmadım.”
Başta insanoğlu şöyle düşünür ölmek yerine neden inkar etmedi diye ama inkâr etmesi onun için bedenin değil ruhun ölmesi demekti. Onun doğrusu söz değil, hâldi.
Nesîmî, celladın gölgesini sırtında taşıyarak yürüyordu; fakat korkunun diliyle konuşmadı. Çünkü onun için ölüm, bedene ait bir sondan ibaretti; inkâr ise ruhun kendini reddetmesiydi. Beden bir kez yok olabilirdi, ama söz eğilirse hakikat sonsuza dek sakatlanırdı. Nesîmî bunu biliyordu.
O geri adım atmadı; zira geri adım, canı kurtarmak değil, canı susturmaktı. Hakikati açıklamak değil, onu yaşamak gerekiyordu. Sözü yumuşatmak, anlamı kurtarmazdı; aksine onu sıradanlaştırır, gücün sofrasına meze ederdi. Nesîmî buna razı olmadı.
O, doğruyu savunmanın bir tartışma değil, bir hâl olduğunu sezmişti. Bu yüzden savunma yapmadı; çünkü savunmak, korkunun kabulüdür. Korku girerse, söz artık Hak’tan değil, can telaşından konuşur. Nesîmî, sözünün can korkusuyla kirlenmesini istemedi.
İnkâr etmedi, çünkü biliyordu:
Hakikat, ucuz kurtuluşlara sığmaz.
Bir insan bir kez eğilirse, sonra doğrulsa bile, gölgesi hep eğri kalır.
Ölümü seçti, çünkü ölüm sondu; inkâr ise sürekli bir düşüştü. Ölüm bir anlıktı; inkâr her gün yeniden yaşanan bir yıkımdı. Nesîmî, bir anlık yok oluşu, ömür boyu sürecek bir eksilmeye tercih etti.
Bu yüzden onun susuşu bir kaçış değil, son sözdü.
Ve o söz hâlâ yaşıyor.