Raf'a eklettiğim 2008 yılı Fransız filmi. İlk yorumu da ben yapayım. Kara komedi diye açtım biraz güleriz amacıyla ama komedi değil, hatta baya ağır bir aile dramı bile diyebilirim. Film, beş kişilik bir aileyi tanıtıyor. Bu aile, 12 yıl boyunca…devamıRaf'a eklettiğim 2008 yılı Fransız filmi. İlk yorumu da ben yapayım. Kara komedi diye açtım biraz güleriz amacıyla ama komedi değil, hatta baya ağır bir aile dramı bile diyebilirim. Film, beş kişilik bir aileyi tanıtıyor. Bu aile, 12 yıl boyunca hayatlarının seyrini değiştirecek beş önemli gün, beş tarih yaşıyor.
Film 24 Ağustos 1988 günü ile başlıyor, O gün, aile en büyük oğulları Albert’in evden ayrılışıyla karşı karşıya kalıyor; 20 yaşındaki Albert, dedesinin dairesinin üstündeki küçük bir hizmetçi odasına taşınmaya karar veriyor. Ardından beş yıl sonrasına 3 Aralık 1993 Cuma’ya ailenin en küçüğü Fleur'e atlıyoruz. 16. doğum gününde herkes onu unutmuş gibi görünüyor. 3.gün ise 3 yıl sonrası yani 22 Haziran 1996 Cumartesi (Sihirli Parmaklar) Bence filmin en ilginç kısımlarından biri burası, Ailenin üçüncü çocuğu, uzun saçlı, oldukça iyi kalpli ve hayatıyla ne yapacağını pek bilmeyen Raphaël’in gitarsız gitar çalma yarışmasına katılmasını ve burada aşık olduğu ama bir daha hiç göremeyeceği müzisyen sevgilisi ile tanışmasına şahit oluyoruz.
Ve 25 Eylül 1998 yani 2 yıl sonrasında bu kez film özellikle ailenin ebeveynlerine, özellikle de Marie-Jeanne'e odaklanıyor. Bize, orta yaş krizinin pençesinde, görünüşünden ve özellikle kocası olmak üzere erkekleri hala cezbetme yeteneğinden şüphe duyan hassas bir karakter sunuyor. 5.ci ve son günde yani 26 Mayıs 2000 Cuma diğer ebeveny Baba üzerine. Babanın hikayesi aslında filmin omurgası. Taksici olarak insan gibi çalışmış ama hiçbir şeyi tutamamış. Kötü bir insan değil… ama iyi bir baba da değil.
Annenin hikâyesi ise en gerçek olanı. Aldatma eşiğinde olması “ahlaki zayıflık” değil, yılların biriktirdiği duygusal açlık. Kocasından kopmuş, çocuklarıyla bağ kuramıyor. Kaçmak istiyor ama kaçamıyor.
En büyük çocukları Albert ise tıp okuyor “doğru yolda” ilerleyen biri ama içten içe o hayatın sahibi değil. Büyükbabayla çatı katına çıkması klasik bir “özgürleşme” hikâyesi gibi görünüyor ama aslında o da bir kaçış. Aile içindeki baskıdan değil, kendi yetersizlik hissinden kaçıyor adeta toplumdan kopup kendinle baş başa kalmak için.
Albert’in hikayesi iyi başladı, çünkü çok orijinal ve biraz da eksantrik bir komşuyla tanışmıştı. Ancak kısa sürede karakter sinir bozucu hale geliyor, sürekli öfkeli ve aslında kötü bir adam olmayan babasına karşı nefret dolu davranıyor. Evin tek kızı Fleur’un doğum gününde yaşadığı patlama basit bir “ergenlik krizi” değil. Aslında ailesinin ikiyüzlülüğüne karşı refleks. İlk cinsel deneyimi bir “özgürlük” değil, tam tersine kendini kanıtlama çabası. “Ben artık büyüdüm” demek istiyor ama kim olduğunu bilmiyor. Toplum gençlere “büyü” diyor ama nasıl büyüneceğini öğretmiyor. Fleur bu boşlukta savruluyor.
Ve son olarak ailenin ortanca erkek çocuğu “Raphaël” en tehlikeli karakter çünkü en sessiz olan o. Ağabeyinin düğününde var ama aslında yok. Aile içinde rolü “kimseyi rahatsız etmeyen çocuk” Bu tip karakterler gerçek hayatta da en çok kırılanlardır çünkü kimse onların derdini sormaz. Film burada “Aile içinde görünmez olmak, yok olmakla aynı şeydir” diyor bize. Raphaël’in hikayesi büyümenin değil, fark edilmeden kaybolmanın hikayesi.
Bu filmi izlerken şunu fark ediyorsun; Hayat büyük anlardan değil, saçma, tuhaf, bazen de utandıracak kadar gerçek anların toplamından ibaret. Ve Fransızlar bunu anlatırken hiçbir şeyi filtrelemiyor. Film, bir ailenin farklı yıllardaki 5 gününe odaklanıyor ama aslında yaptığı şey çok daha basit ve çok daha sert. Aynı evde yaşayan insanların birbirini aslında ne kadar az tanıdığını göstermek.
Raphaël’in sahneleri bu yüzden çok güçlü. Gitar çalmayı bile beceremeyen bir çocuğun “hayali gitar yarışmasına” katılması ilk bakışta komik ama aslında acı. Babasıyla kurduğu o garip diyalog, onun ne kadar görülmek istediğini gösteriyor. Ve o yarışmada tanıştığı kızın telefon numarasını camı açık arabada kaybetmesi… Hayatın en klasik tokadı. Ama film orada da bırakmıyor. Yıllar sonra rüyasında numarayı hatırlayıp araması… İşte o an “Bazı şeyler kaçmaz, sadece gecikir.” diyorsun
Albert cephesine baktığında ise bambaşka bir absürtlük var. Annesinin muayeneye gelip soyunup göğüslerini açarak oğluna “beni ameliyat et” demesi… ve üstüne bir de “akşama kadar meme görmüyor musun?” diye çıkışması… Bu sahne tam anlamıyla “Fransız sineması sınır tanımaz” dedirtiyor. Ama işin tuhafı, bu rahatsız edici mizahın altında çok gerçek bir şey yatıyor, Aile içinde sınırlar sandığımız kadar net değil. Annenin Fleur’un günlüğünü okuması da aynı çizgide. Yanlış, rahatsız edici ama bir o kadar tanıdık. Çünkü film bize şunu dürüstçe söylüyor. Aile dediğin yer bazen en çok ihlal edildiğin yer.
En çarpıcı anlardan biri ise Albert’in düğünü ile dedenin ölümünün aynı güne gelmesi. Normalde hayat burada durmalı dersin. Ama durmuyor. Gelin-damat devam etmek istiyor, baba buna karşı çıkıyor… ve ortaya çok tanıdık bir çatışma çıkıyor. Hayat devam etmeli mi, yoksa bazı anlarda durmayı mı bilmeliyiz? Film bu soruya cevap vermiyor. Zaten en güçlü yanı da bu. Sana hazır bir duygu vermiyor, seni o anın içinde bırakıyor.
Sonunda şunu anlıyoruz ki Bu bir “aile filmi” değil. Bu, kaçırılmış anların, ertelenmiş konuşmaların ve yarım kalmış ilişkilerin filmi. Ve en tehlikelisi İzlerken “ne kadar abartı” diyorsun… Ama film bittiğinde kendi hayatından sahneler gelmeye başlıyor aklına.