Haha muhtelif zamanlarda yazıyorum yazıyorum, paylaşamadan uygulama kapanıyor ve gidiyor yazdıklarım. Bu 4. Denemem, her seferinde de sanıyorum bambaşka şeyler anlatıyorum ama hadi bakalım. Yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek, ingilizcesi so the wind wont blow it all away, sanki…devamıHaha muhtelif zamanlarda yazıyorum yazıyorum, paylaşamadan uygulama kapanıyor ve gidiyor yazdıklarım. Bu 4. Denemem, her seferinde de sanıyorum bambaşka şeyler anlatıyorum ama hadi bakalım.
Yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek, ingilizcesi so the wind wont blow it all away, sanki biraz şöyle çevrilmeli: “rüzgar hepsini alıp götürmesin diye”
Neden söylüyorum bunu, çünkü bu kitap bautigan ın son eseri, bundan sonra intihar ediyor. Kitabın içindeki o tekinsiz ermişlik hali insana bir son hissi veriyor buram buram, belli ki bautigan aklındaki şeylerin rüzgarda kapılıp gitmesine engel olmak istemiş bir açıdan.
Amerikalı roman yazarları, Avrupalı yazarlardan biraz farklı. Avrupalı roman yazanlar bir drama anlatırlar, karakterleri olur, kişisel problemleri, arayışları olur, sorgulayışları olur. Modern romanlar anlamında Rus edebiyatının buhranını örnek verelim. Dostoyevskinin tüm kitapları aynı evrende geçer. Bu evreni Gogol dan teslim almıştır mesela. Karakterler şölen ve yeraltı olmak üzere ikiye ayrılır. Biz yeraltında yaşayan sorunlu insanların perspektifinden şölende yaşadıklarını okuruz aslında. Ya da mesela Fransız edebiyatına bakalım ama biraz daha çağdaş olsun, Sartre ın Bulantısı bir arayıştır, sorgulayıştır. Sorunlu bir insanın bocalamasıdır ve derin bir felsefeye dayanır kitabın özü. Mesela ingiliz edebiyatından ulysses e bakalım Joyce dan, bir destanın yapı sökümcü şekilde yeniden üretilmesine dayanır: karakterler bir trajedi içinde varolurken sürüklenirler. Hikaye, onları sürükler. Uzatmadan… Bautigan ın çağdaşı olan Amerikalı yazarlara, özellikle beat kuşağına bakalım bir de.
Onlar dümdüz insanı anlatırlar. Bir derenin kenarında balık tutan adamı, domatese karabiber eken adamı ve bundan duyduğu hazzı anlatırlar. Otostopla Amerikayı gezdiklerini: bindiği kamyonetin arkasındaki kanundan kaçan bir ikiliyi anlatır. Ya da Meksika’da pamuk tarlasında çalıştığını anlatır. Amerikalı yazarlar provakatiftir: anlamsızlığı göze alarak edebiyatı bir anlamda yeniden üretirler. Okuyucuyu hayata bakmak için tahrik ederler. Avrupalı yazarlar bir mitin etrafında dolanırlar, Amerika edebiyatı ise hayatın kendi anlamsızlığını herhangi bir süsleme veya dramatik unsur olmadan anlatır. İki şehrin hikayesinde de sanayileşen ve kömür korkulu pis bir şehirde sokaklarda gezeriz.
Avrupalı yazarlar ister istemez bir eski dünyanın yüküyle varolurlar: antik yunana kadar uzanan mitolojiler onları besler ve bazen ana iskeleti oluşturur, Joyce ya da proust kendi edebiyatını “Avrupalı olma” haliyle üretir mesela. Amerikalı yazarlar da ise “yeni dünya” öne çıkar. Hemingway gidip İspanya içsavaşına katılır, garsonu bir fırsat ile varolur. Bu fırsat ve hayalkırıklığı teması etrafında örgütlenen ve edebiyat anlayışı, Avrupa’nın “sınıf bilinci” önerisine karşın daha bireysel hikayeler değer kazanır. Geniş boşluklar, az insanın yaşadığı kırsal hikayeler ve hareket halinde olma Amerikan edebiyatının alametifarikası bir nevi.
Yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek de oldukça sağlam metin bu açıdan. Çünkü alışılagelmiş hikaye anlatımının tersine dili ağırlaştıran, dramatik unsurlarla okuyucuyu her an tetikte tutan bir roman değil: bir çocuğun gözünden, Amerika hayalinin çöküşünü izlediğimiz kırık dökük bir hikaye. İçindeki sakinlik okurken sizi öyle sarmalıyor ki, neo liberal dünyada varolmaya çalışan bizlere bir an soluk aldırmayı başarıyor sanki.