Gölgemin Notları 13 Nisan 2004 Doğan güneşin nazlı ılıklığı vuruyordu yaşlı bedenimin kurumuş buruşmuş derisine. Bugün de gözlerimi açtığım bu odada her şey aynı gibiydi. Aynı duvarları görüp aynı zehirli saatlerin tükenmesini izleyerek geçirdiğim yıllardan ne kadar biriktirdim hatırlamıyorum. Belki…devamıGölgemin Notları
13 Nisan 2004
Doğan güneşin nazlı ılıklığı vuruyordu yaşlı bedenimin kurumuş
buruşmuş derisine. Bugün de gözlerimi açtığım bu odada her şey aynı
gibiydi. Aynı duvarları görüp aynı zehirli saatlerin tükenmesini izleyerek
geçirdiğim yıllardan ne kadar biriktirdim hatırlamıyorum. Belki de
hatırlamamak için rutubetten tuvale dönmüş duvarları izliyorum
sıkılmadan şikayet etmeden. Şikayet etmeye hakkımın olmadığı
buralarda yalnız değilim neyse ki . Selam sohbete küsmemiş bir kaç
huysuzun da geceleri bu düşünceler içinde uykuya daldığını tahmin
ediyorum. Vaktinin dolmasını bekleyen, beklerken bahçede oturup
ağaçlara konan kuşları seyreden eski zamanların delikanlıları,
hanımağaları. Şimdi, pili bitince köşeye atılan kırık dökük oyuncaklar gibi
eski bir semtin eski bir acizhanesinde unutulmuş birer ihtiyar hepsi.
Dünya yaşlanırken bizi genç mi bırakacaktı zaman? Neyse neyse uyku
diyordum en son. ( Ahh bu garip hafızam ! ) Uyku dediğim şey de biraz
dinlenmek biraz korkmak biraz da hüzündür. İtiraf ederim ki ara ara son
uykumun olma korkusu sarıyor beni de. Daha geçen hafta yan odadaki
Deli Hasan son uykusundan önce bir bardak çay istemişti görevliden.
Görevi bize bakmak, bazılarımızın altını almak olan haftada bir
yatmaktan ve yalnızlıktan kir tutmuş bedenlerimizi sert liflerle paklayan
garibanlardan biri işte. Deli Hasan diyordum, deli dediğime de bakmayın
canım, benden senden akıllıdır da biraz yarım akıllıdır. Buraya düştükten
sonra aklının kalanını oğullarının hasretinden kaybetmemek için deli
rolüne büründü bana sorarsan. Hasan yaa Hasan, son çayını içti mi
bilmiyorum ama "bu saatte çay yasak amcacığım uyu hadi" diyen bakıcı
Ahmet'in koridorda yankılanan sesini işittim. Kulaklar gitmemiş daha
bunun için şanslı sayıyorum kendimi. Mermer zeminlerdeki ayak sesleri
arttığına göre kahvaltı için saat gelmiş olmalı. Perdeyi aralayıp baktım 2
şöyle, dünyamızın sığdırıldığı bahçeye. Kahvaltıya gitmek için bezgin bir
suratla bahçeye çıkan dostlarımı pencereden görmek ne büyük bir
nimettir benim gibi yalnız bir ihtiyarın gözünde. Bugün gidesim gelmiyor
yemekhaneye ammaa diyorum kendime yürüyüp gitmediğin aş ya
ayağına gelseydi? O vakit bugünler için de keşke çekmeyecek misin ?
Kim bilir Fatma Hanım, Koca Murtaza, Çukurovalı Hamdi ve diğerleri ne
kadar pişmandır atmadıkları her adıma, koşmadıkları her bayıra. Velev ki
pişman olmasınlar hatırlamıyor olsunlar, olsunlar da kaşık bile tutamayan
elleri hatırlatmaz mı sanırsın zavallılara?
Rengi solmuş hırkamı attım ağrıdan bükülmüş sırtıma, usul usul giydiğim papuçlarımı
gücüm yettiğince parlatıverdim hemencecik. Dersin ki; böyle yerde neden kendini
genç önemli sanırsın ehemmiyet gösterirsin? Hemen izahat vereyim, kendime
gösterdiğim alâkayı da yitirirsem ne farkım kalır, şurada nefes almayı yaşamak
zanneden yüzlercesinden? Güz mevsiminde dökülen yapraklar gibi kafamın üstünü
terkeden saçlarımdan tarak yüzü görmeyi hak edecek bir kaç bukleyi daha
yatağımda otururken geriye doğru tarayıp kafa derime itina ile yapıştırmıştım.
Yemekhaneye, ağır bi o kadar da kendinden emin adımlarla
ilerlerken kantin tarafında oturan Hakkı Efendi'yi gördüm. Yine aynı
masasında aynı taburesinde oturmuş derin düşüncelere dalmış hüzünlü
bir yerlere bakıyor gibiydi. Belki de bu yaşına kadar evlenmeyi, çoluk
çocuğa karışmayı reddedip bir başına kalmanın verdiği pişmanlığa
boğulmuştur yine. Hoş, burada bir düzine çocuğa toruna sahip olup da
yalnızlıktan ölen, yaşar gibi dolanan pek çok insan bulunur.
___ Hayırlı sabahlarınız olsun Hakkı Bey.
___
___ Sabahlar diyorum, hayırlı mı acaba? 3
___ Hayırlı sabahlar Akif Bey'im, kusura bakmayasın seni farketmedim.
___ Ne kusuru canım, kahvaltıya geçiyordum, Teşrif etmez miydiniz?
Karşılıklı ekmeklerimizi yer, çayımızı yudumlarken iki lafın belini kırarız.
___ Bugün pek iştahsızım kahvaltı istemiyor garip canım. Lakin davete
icabet gerekli. Hem öğle yemeğine kadar da aç kalmayı hesap edince ....
___ E hadi o zaman, millet kahvaltıdan dönmeye başladı bile. Sırma
saçlı Halil'in zift gibi demli çayını içmek için bile olsa kahvaltı es
geçilmez.
___ Hay sen çok yaşa Hocam. Ne güzel dedin.
3'er dilim domates salatalık, bir parça peynir, haşlanmış yumurta,
sayısına ehemmiyet göstermeden kalfa tarafından doldurulmuş zeytinler,
fabrikadan ağızları kapalı kutu içinde çıkmış bal, reçel, tereyağı
üçlüsünden oluşan kahvaltımızı yaptıktan sonra çayımızın ikinci bardağı
için Halil'den ısmarlamada bulundum. Çaylar gelene kadar Hakkı
Efendi'nin dilinden dökülen hülasalar üzerine düşündüm. Garip bir adam
doğrusu. Yalnızlıktan şikayet etmek yerine yalnızlığa şükreden biri neye
sebep sabah akşam kukumav kuşu gibi düşünüp durur ki?
__ Muallim Bey, buyurunuz çaylarınız. Afiyetler olsun paşalar.
__ Var ol Halil evladım. Bir çay hakkımız daha vardır öyle değil mi?
__ Olmaz mı Muallim Bey'im, Müdür Bey'in talimatıyla kahvaltıda üçer,
saat 10 ve 16'da da 1'er bardak çay ikramı devam ediyor. Yaz aylarında
sayıyı arttıracaklar daha emir gelmedi. Mayıs sonu gibi bize bildirirler. O
zaman güzel havada içtiğiniz bardaklar için iki kuruşunuz cebinizde kalır.
Sâhi kantinci çaya zam yapacaktı ne oldu?
__ Yapmaz mı evladım, hakkıdır da, canı istediği gibi de değil yönetimin
izni kadar fiyat koyabiliyor. Öyle de olmalı ya. Gariban düşkünkerden
başka kim çay alır burada? Belki yanına kuru bir bisküvi. Bir de gelen
ziyaretçilerin gönlünden kopan ikramlar. Çay diyorduk , 25 YKR'den 30 4
YKR oldu. Beş kuruşluk zam yapmış dün çayı 30'dan aldım yanına da bi
gofret.
___ Ohh sefan olsun Akif Hoca'm. Hadi ben ocağa geçiyorum demlik
dibini gördü, taze çay demlemek lazım yoksa şikayet ediyorlar yönetime.
__ Kolay gelsin evladım amman sen de taze çay ver millete. Beleş diye
zift çay koyma önümüze canım aaa.
___ Aşk olsun hocam.
__ Hadi hadi .
İnsanların aynı saatlerde karnını doyurması, aynı saatlerde uyuması, belli
günlerde yıkanıp temizlenmesi, her şeyin belli kurallar etrafında sürüp
gitmesine düzen demişler, disiplin demişler. İnsana bahşedilen ufak tefek
özgürlüklerin böyle törpülenip yek kurala indirilmesi düzenin devamı
veyahut selameti için lazımdır fakat insanoğlunun robotlardan farkını da
en aza indirdiği aşikardır. Canım ister ki öğle yemeğini 12'de değil de
14'te yemek. Akşam yemeğini ise karnımın açlıktan guruldadığı vakit. Bu
cihette keyifler için bile delikanlılık dönemlerine dönmeyi arzu etmiyor
değilim. Ailecek gittiğimiz çay bahçelerini, kışın çırayla tutuşturduğum
sobalı evimi, bahçeye kurduğum çardağı, mektebe giden bozuk kaldırım
yollarını, talebelerime verdiğim yıl sonu karnelerini, müdür beyle yapmış
olduğumuz zümre toplantılarını, mektebin boya isteyen duvarlarını,
dumandan göz gözü görmeyen öğretmenler odasını düşünüyorum da
oğlum Akif yaşlandın diyorum. Zaman hepsini aldı elinden, şimdi dört
duvar arasında oda arkadaşın Tahir'le baş başa kaldın diyorum. Gariban
Tahir'in bayramdan bayrama gelen kızı ve damadı bu odayı kısacık bir
kalabalıkla buluşturuyor. Odalara girmek yasak elbette. Lakin birinci 5
ikinci derece akrabalar için çeyrek saat de olsa izin bulunuyor. Zaten pek
çoğunun sık sık gelen ziyaretçisi olmuyor. Haftada bir bazen aydan aya.
En acısı da bayramdan bayrama hatırlanıyor yalnız ihtiyarlar. Olsun, hiç
kimsesi olmayan, olduğu hâlde buranın yolunu unutmuş, isimleri veyahut
simaları hatıralarda kalmış kalabalığa sahip olan adamlar ne yapsın?
Sahi ne zamandır Tahir'in ziyaretçileri görünmüyor. Havanın ısınmaya
başlamasından sebep bahçede kantinde mi görüşürler acaba? Yok
canım öyle olsa bahçede denk gelirdik, bana hiç yoktan samimiyetsiz bir
selam verir hal hatır sorarlardı. Belki de denk düşmedik. Öyle bile olsa
akşamında Tahir'in kalan dişlerinden dökülen bir gülümseme ile
gündüzün özetini bir saat dinlemek mecburiyetinde kalırdım O'ndan.
___ Akşam yemeğine gitmediniz mi Zehra Hanım?
___ Döndüm bile Akif Beyciğim, bu sefer erkenci olayım dedim.
___ Pek güzel pek güzel.
___ Siz de oyalanmadan gidin malûm, geç gidenlere kazan dibinde
kalmış, soğumuş yemekler düşüyor.
___ En azından yemek düşüyor öyle değil mi? Soğuğu sıcağı mı var
sokaklarda kalmış garibanlardan iyice değil mi halimiz vaziyetimiz?
___ Doğru dersiniz hoş dersiniz de evlatlarla aynı sofrada olmaktan iyi
değildir. Gönül isterdi ki torun torba sofrayı dağıtıp birbirine katsın.
Anaları, yemek ağzımızdayken çay koyuvermeye kalksın mutfağa .
Gönül isterdi de gelin istemedi işte. El kızı değil mi? Ah oğlum, ciğerimin
parçası aslan oğlum nasıl da anacığını bıraktın yaban ellere? (Devamı yorumda)