Spoiler içeriyor
Ya senin tanıdığın Odysseus kaybolduysa? Ya bir gece, yabancı bir şehirde gördükleri, bir zamanlar bildiği yuvanın artık var olamayacağına onu ikna ettiyse? Ya tahta atın rahminden çıkıp Truva’nın kapılarını açtığında, on yıllık öfkenin tek bir gecede şehri nasıl istila ettiğini…devamıYa senin tanıdığın Odysseus kaybolduysa? Ya bir gece, yabancı bir şehirde gördükleri, bir zamanlar bildiği yuvanın artık var olamayacağına onu ikna ettiyse? Ya tahta atın rahminden çıkıp Truva’nın kapılarını açtığında, on yıllık öfkenin tek bir gecede şehri nasıl istila ettiğini gördüyse? Onlara bir armağan, bir barış sunusu bırakmışlardı; Troyalılar da bu armağanı kendi elleriyle evlerine götürmüşlerdi. Fakat Yunanlar insanlar arasındaki en kutsal şeyi çiğnedi ve savaşı… vahşi bir ava dönüştürdü. Truva’nın surlarını yakmak, aslında kendi evleri de dâhil tüm dünyayı küle çevirmek demekti.
Penelope’nin anlatının başındaki “Benim tanıdığım Odysseus fırtınalara rağmen bana dönmenin bir yolunu bulurdu” sözleri, destanın o bildiğimiz geleneksel merkezini hatırlatır. Ancak Nolan, Homeros’un binlerce yıllık eve dönüş efsanesini beyaz perdeye taşırken aksiyon dolu bir kahramanlık masalı anlatmıyor; zaferin, bozulan barışın ve Doğu-Batı çatışmasının tarihsel yükünü sorgulayan derin bir ahlaki enkaz filmi sunuyor.
Nolan’ın bakış açısında asıl soru “İthaka’ya dönebilecek mi?” değil. Asıl soru şu: İthaka’ya vardığında, oraya dönebilecek kadar Odysseus kalmış olacak mı?
Truva Atı çoğu anlatıda Odysseus’un kıvrak zekâsının en büyük kanıtı olarak sunulur. Yunanlar on yıl boyunca kaba kuvvetle aşamadıkları surları bir fikirle aşarlar. Dev bir tahta at yapılır, askerler içine saklanır ve at, Troyalılara bir barış armağanı gibi bırakılır. Troyalılar da Yunanların çekildiğine inanarak bu armağanı kendi elleriyle şehirlerine taşır. Gece olduğunda askerler dışarı çıkar, kapıları açar ve Truva’yı yok eder. Nolan’ın filminde öne çıkardığı en yakıcı mesele işte tam burada yatıyor: Truva Atı yalnızca askerî bir deha ürünü değil, barış süsü verilmiş bir kitle imha aracıdır. Odysseus, düşmanın insani güvenini ve antik dünyanın kutsal sözleşmesi olan “Zeus’un Yasası”nı yani misafirperverlik ve insanlık ilkesini çiğneyerek zafer kazanır. Şehri fetheder ama insanların birbirine duyduğu son güven kırıntısını da yok eder. Dev, alevler içindeki tahta atın önünde durduğu o dehşet anı, bozduğu barışın ve yarattığı geri dönülemez yıkımın pişmanlığıyla yüzleştiği en ağır sahnedir.
Nolan, bu ahlaki çöküş üzerinden Doğu ile Batı arasında binyıllardır süregelen tarihsel hesaplaşmaya ve modern savaşlara da sert bir gönderme yapar. Tarihsel perspektiften bakıldığında Truva Savaşı, yalnızca bir kadının ardındaki romantik bir çatışma değildir; komutan Agamemnon liderliğinde Batı'nın Anadolu’ya (Doğu’ya) yaptığı ilk büyük istila hareketidir. Bu savaş, milattan önce 12. yüzyıldan başlayarak Roma İmparatorluğu’na, Çanakkale Cephesi’nde Truva kıyılarını bombalayan İngiliz zırhlılarına ve Osmanlı’ya Mondros Mütarekesi’nin “Agamemnon” zırhlısında imzalatılmasına kadar uzanan 3200 yıllık tarihsel bir gölge düşürür. Filmde İthaka halkının korktuğu ve “denizden gelen barbarlar” olarak tanımladığı dış tehdit, aslında Doğu’yu yıkan ama kendi medeniyet değerlerini de Truva’da bırakan Yunan ordusunun kendisidir. Tıpkı günümüz Batı dünyasının “barış ve medeniyet” söylemiyle gittiği coğrafyaları yok edip ardından kendi yarattığı kaosun korkusuna hapsolması gibi…
Filmin şüphesiz en büyüleyici ve zihne kazınan anı, klasik destanın sınırlarını aşan o benzersiz Sirenler sahnesidir. Genelde Sirenler tayfayı baştan çıkaran büyüleyici sesler olarak resmedilir; ancak Nolan burada sinema tarihine geçecek bir tersyüz etmeyle seyirciyi sarsar: Sahne ilerledikçe anlarız ki, gemideki herkes aslında aynı sesi değil, kendi ruhundaki en karanlık yankıyı, yani kendi kişisel Siren’ini dinlemektedir. Tayfa büyülü seslerin felaketine kapılmamak için kulaklarını balmumuyla tıkarken, geminin direğine bağlanmış olan Odysseus gözlerini ve zihnini o acımasız frekansa teslim eder. Ancak Odysseus'un duyduğu şey vaat edilen bir zafer ya da baştan çıkarıcı bir tatlılık değildir; bozduğu barışın, çiğnediği vicdanın, tutamadığı sözlerin ve Troya’da bıraktığı öz benliğinin çığlığıdır. Kendi Siren’i ona en çok arzuladığı şeyin aslında geçmişte bırakıp kendi eliyle yok ettiği insanlığı olduğunu fısıldar. Sirenlerin sesi, yüzüne amansız bir hakikati çarpar: “Aslında sen eve dönmek istemiyorsun, çünkü dönebileceğin bir ‘ev’ artık kalmadı.”İşte bu sahne, tam da bu yüzden izleyen herkes için özel bir şarkıya dönüşür; çünkü her bireyin farklı dilekleri, farklı pişmanlıkları ve geri getiremeyeceği kayıpları vardır.
Klasik destanlarda kahraman sınavları geçtikçe büyür ve güçlenir. Nolan’ın Odysseus’u ise sınavları geçtikçe parçalanır. Skylla’da adamlarını, Kharybdis’te gemisini, Helios’un adasında yoldaşlarını ve en nihayetinde benliğini kaybeder. İthaka’ya ulaştığında kendi sarayına ancak bir “dilenci” kılığında girebilmesi, fiziksel olarak karaya ayak bassa da ait olduğu zamana ve huzura asla dönemeyişinin simgesidir. İnsan bir yere dönebilir ama kaybettiği zamana ve saflığa dönemez. Mitolojide Odysseus, dev Polyphemos’u mağarada kandırırken kendine “Hiç Kimse” der ve hayatta kalır. Ancak mağaradan çıkınca gururuna yenilip adını haykırarak felaketini çağırır. Nolan tam olarak bu tragedyayı özetler: İnsan “Hiç Kimse” olarak kalabildiğinde ruhunu korur; hırsını, gururunu ve zaferini seçtiğinde ise kaybolur.
Kazandığımızı sandığımız zaferleri düşündüğümüzde çoğu zaman haklı bir gurur hissederiz. Fakat bazı zaferler vardır ki insanı insan yapan her şeyi kendi eliyle yok ettirir. Kazanan kim diye sorduğumuzda ise orada koca bir boşluk görürüz. Film, izleyiciye rahatsız edici şu soruyu bırakır: Barışı ve kendi değerlerini yok ederek kazandığın savaşların ardından eve vardığında, taşıdığın yüz gerçekten hâlâ sana mı ait?
-L