dün big fish izledim bugün de küçüğünü izleyeyim dedim de bu balıklar içimde öküze dönüştü ya. aslında bu yazıyı big fish'in üstüne little fish izlememin ardından sadece üstteki cümleden ibaret olacak, hatta daha ironik bir hale getirerek yazıp paylaşmayı planlamıştım…devamıdün big fish izledim bugün de küçüğünü izleyeyim dedim de bu balıklar içimde öküze dönüştü ya.
aslında bu yazıyı big fish'in üstüne little fish izlememin ardından sadece üstteki cümleden ibaret olacak, hatta daha ironik bir hale getirerek yazıp paylaşmayı planlamıştım fakat altına bir seyler eklemek istedim.
filmin adini duyuyordum ve konusu hakkında hiçbir fikrim dahi yoktu. aslinda filmi asıl izleme sebebim "dün big fish izledim bugün de little olanını izleyeyim de ismen birbirlerini tamamlasınlar bari." gibisinden absürt bir düsünceydi. filmin ilk dakikalarinda sıklıkkla kaç dakika kaldığını kontrol ettim, ilerledikçe
kendimle özdeşleştirmeye ve bir şeyleri hissedip kafamda kurmaya başladım. dürüst olacağım bu film benim için eternal sunshine'dan daha etkileyiciydi.
kendimi bildim bileli anılarıma sahip
çıktım, unutmayı sevmedim ve anı tekabül edecek şeyleri korudum. ki bundan dolayı yazmayı öğrendiğimden beri düzenli veya düzensiz günlük tuttum, ajandalar kullandım, hatırlatacak şeyleri sakladım. odamın çoğu yerinde kağıtlara ve içi defter ile beraber çeşitli şeylerle dolu kutulara denk gelmeniz olasıdır.
bir ara içime çekildiğim dönemlerden birisinde -tam olarak algilayabilmem biraz uzun sürse de- aslında hayatımdan birini kaybettiğimde etkilenmemin asıl sebebinin kişiyi kaybetmek değil, “onunla” ve “onun benliği” ile yaşanmasını istediğim ve yaşanacak olan şeyleri kaybetmem olduğunu fark etmiştim. zaten bakıldığında da insanı insan yapan şey onun bilinci ile şekillenen ruhudur. kaybedilen ise beden değil, bağ kurulan ruhtur. filmde emma'nın "how to build a future if you keep having to rebuild the past." repliği bana. daha sonradan yine yeni kişilerle en başından başlayıp hiçbir sey elde edememeyi anımsattı. kafamdan ise özellikle o sahnenin replikleri geçiyor.
filmde benim için anıları unutmak dışında asıl çarpıcı kısımlardan birisi sevdiğin ve sevildiğin kişi tarafından bir anda, ki gerçekten de göz açıp kapattığı herhangi bir anda seni unutmasaydı. bunun ne kadar korkunç olduğunu iliklerime kadar hissettim. sonuçta birini kaybettiğimizde anılarına ve artık aşina olmaya başladığımız o ruhunun etkisine hâlâ sahip olabiliriz, bunlardan beslenebiliriz ve birbirini çok iyi tanıyan iki yabancı haline gelebiliriz. yine de baktığımda hâlâ sevmeye devam ettiğim birisinin beni hatırlamayıp yoldan geçen herhangi biri olarak veya çıldırmış birisi olarak düşünmesi gerçek bir hayal kırıklığı olurdu.
-spoiler sayılabilir-
bir diğer can alıcı kısım da artık pratiklerin, soruların ve hatırlatmaların işe yaramadığı zamanlarda ortaya çıkan dokunuşlardı. "belki bu hatırlanır" beklentisi ile birbirini kavrayan eller, işe yarar umudu ile kavuşan bedenler ve birbirlerini kapayan dudakların altındaki gerçek umutsuzluk ve en sonunda bu dokunuşların da tıpkı diğer her şey gibi göz açıp kapandığı anda olduğu gibi unutulmasıydı.
——
umarım hiçbirimiz hiçbir zaman emma'yı tam olarak anlamayız.