Beş... Alelade bir sayı. Kimi için gelecek, kimi için geçmiş. Bazısı için bir yaş, bazısı içinse bir tesadüf. Kimi için bir eksiklik, kimi için bir fazlalık. Kimisi için, bir ömrün başlangıcı... İşte bu başlangıcı hatırlamam kitabın sonunda oldu. Tam beşinci…devamıBeş...
Alelade bir sayı. Kimi için gelecek, kimi için geçmiş. Bazısı için bir yaş, bazısı içinse bir tesadüf. Kimi için bir eksiklik, kimi için bir fazlalık. Kimisi için, bir ömrün başlangıcı...
İşte bu başlangıcı hatırlamam kitabın sonunda oldu. Tam beşinci hayatımızdı bizim yaşadığımız; geçmişte ve gelecekte.
Sabahattin Ali'nin Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabında rastladığım bir düşünce vardı: İnsan, şimdiye kadar her şeyden çok sevdiği kitapları bile bir başkasıyla paylaşmak, onunla birlikte sevmek isteyebilirdi. Belki de bizim hikâyemiz biraz böyle başladı. Birbirimizi tanımanın yanında, aynı sayfalarda buluşmayı, aynı dünyalara misafir olmayı da öğrendik. Artık elimde yalnızca okuduğum kitapların değil, birlikte okuduğumuz kitapların da hatırası vardı.
André Gide'in Pastoral Senfoni kitabında karşıma çıkan bir soruysa aklımda kaldı: Yeryüzü, kuşların anlattığı kadar güzel miydi gerçekten? Belki de bunu anlamanın yolu, dünyayı biraz da başkasının gözünden görmeye çalışmaktı. Önümüzde henüz görmediğimiz yerler, tanımadığımız insanlar ve yaşamadığımız günler vardı. Belki birlikte okuyacağımız daha nice kitap, bize henüz bilmediğimiz dünyaların kapısını açacaktı.
Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf kitabında insanın en perişan olduğu zamanlarda bile kendisinden sakladığı bir umudu içinde taşıyabileceğini gördüm. Gelecek bazen belirsizdi; insan ne olacağını, karşısına nelerin çıkacağını bilemiyordu. Yine de içinde bir yerlerde, her şeye rağmen gerçekleşmesini istediği bir ihtimal saklı kalıyordu.
Agatha Christie'nin On Kişiydiler kitabıysa bana geleceği bilmemenin belki de bir lütuf olabileceğini düşündürdü. Çünkü henüz yaşanmamış olanı bütün ayrıntılarıyla bilseydik, yaşamanın, keşfetmenin ve şaşırmanın anlamı ne olurdu? Belki de önümüzü tam olarak göremediğimiz için adım atıyor, attığımız adımlarla yolumuzu öğreniyorduk.
Ve şimdi beşinci kitaptayız.
Yaşar Kemal'in Teneke kitabının sonuna gelirken beni duygulandıran şey, yalnızca bir hikâyenin bitmesi değildi. Bir an durup geriye baktım ve onunla birlikte beş ayrı dünyanın içinden geçtiğimizi fark ettim. Beş kitap, beş ayrı hayat...
Teneke'nin dünyasında, insanın bir şeyleri değiştirmek için gösterdiği çabanın, karşısına çıkan güçlüklerin ve verdiği mücadelenin izleri vardı. Benim aklımda kalanlarsa bunların yanında başka bir düşünceye dönüştü: İnsan geleceğini nasıl kurardı? Bir şeyleri değiştirmek, yeni bir başlangıç yapmak ve bir yere ulaşmak için kaç adım atması gerekirdi? Belki de bir şey inşa etmek, daha ilk günden bütün yolu bilmekle ilgili değildi. Bazen yalnızca ilk adımı atmak, ardından bir adım daha atmak gerekiyordu. Nereye varacağını tam olarak bilmeden, yolun devamını zamanla öğrenerek...
Biz şimdi beşinci adımdayız.
Bunu fark ettiğimde, geride kalan dört kitabın yalnızca okunup bitirilmiş sayfalar olmadığını düşündüm. Her biri, birlikte geçirdiğimiz zamanın içinde ayrı bir yer edinmişti. Şimdi beşincisi de onlara katılmıştı. Bir zamanlar önümüzde duran kitaplar, artık geriye dönüp bakabildiğimiz ortak bir geçmişin parçalarıydı.
Önümüzde kaç kitap, kaç dünya, kaç yeni başlangıç var bilmiyorum. Geleceğin bize ne getireceğini de bilmiyorum. Belki de bilmemek, bütün bu yolculuğun en doğal parçasıydı. Çünkü insan bazen varacağı yeri bilmeden de bir başkasıyla yürümek isteyebilirdi.
Benim içinse beşinci kitabın sonunda asıl anlam kazanan şey, beş sayısının kendisi değildi. Beşinci kitaba birlikte ulaşmış olmamızdı. Belki bir gün altıncı kitabın sonuna geldiğimizde yeniden durup sayarız. Sonra yedinci, sekizinci...
Ve belki bir gün, bugün attığımız küçük adımların zamanla neye dönüştüğünü daha iyi anlarız.
Şimdilik beş.
Beş kitap, beş dünya ve birlikte atılmış beş adım.