Spoiler içeriyor
"Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca ama milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun.. bu piyanonun tuşları sınırsız.. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o zaman o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.."🎹 🎶 "Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birisini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek…devamı"Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca ama milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun.. bu piyanonun tuşları sınırsız.. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o zaman o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.."🎹 🎶
"Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birisini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek kadın, bir tek ev...Kendinin diyebileceğin bir toprak parçası...Ve seyredebileceğin bir tek manzara..Ölmek için bir tek yol..Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor..Nerede sona ereceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı?"
"Asıl sorun dünyanın onun için hiç var olmamış olmasıydı.."
*Bin Dokuz Yüz, henüz bebekken bir gemide bulunan ve hayatı boyunca karaya hiç ayak basmadan gemide yaşayan olağanüstü yetenekli bir piyanistin hikâyesi.. 1900, hiçbir müzik eğitimi almadan piyano çalmayı öğrenir ve insanları derinden etkileyen müzikler yaratır. Ancak onu asıl farklı kılan, müzikteki dehasının yanında dünyaya bakışıdır..
1900, karaya inmeyi düşündüğünde kendisini büyük bir ikilemin içinde bulur. Bir piyanonun 88 tuşu vardır ama o bu sınırlı tuşlarla sınırsız müzikler yaratabilir. Karadaki hayat ise onun gözünde Tanrı’nın sonsuz tuşlara sahip piyanosudur. Sayısız cadde, insan ve ihtimal arasında nereden başlayacağını bilemez.. Gemide yaşamayı bildiğini, oranın kendisine ait bir dünya olduğunu söyler.. Bu nedenle karaya inmekten vazgeçmesini yalnızca korkaklık olarak değerlendiremiyorum. Yirmi yedi yıl boyunca tanıdığı tek dünyadan ayrılmak ve hiç bilmediği bir hayata başlamak onun için tabii ki de kolay olmayacaktır..
Gemiden karaya uzanan merdivenin ortasında durduğu sahneyi özellikle çok etkileyici buldum. Bana göre bu merdiven, iki dünya arasındaki geçişin sembolüydü.. Birkaç basamak daha inse karaya ayak basacak, hayatında ilk kez geminin dışındaki dünyaya adım atacaktı.. basit gibi görünebilir ama Bin Dokuz Yüz o adımı atamadı..
Filmin beni en çok sarsan tarafı ise geminin patlatılacağını bilmesine rağmen 1900’ün oradan ayrılmayı reddetmesiydi. Kendisini bildiği dünyada güvende hissediyor; hiç tanımadığı bir hayata başlamaktansa, bütün hayatını geçirdiği gemide gerekirse ölmeyi kabul ediyor.. çünkü hiç kimse için var olmadığını ve birilerine bağlı olmadığını Köksüz olduğunu biliyor.. bu açıdan onun hikâyesini gerçekten trajik buldum..
Ölecek olmasına rağmen 1900, son anlarında bile mizahını kaybetmiyor. İki sağ eli olsaydı piyano çalarken neler yapabileceğine dair şakasıyla arkadaşı Max’i gülümsetiyor.. Ölüme giderken bile kendine özgü neşesini koruması, finali benim için daha da sarsıcı hâle getirdi..
Kitabını da okumuştum ama açıkçası film beni çok daha fazla etkiledi. Kitap oldukça kısa olmasına rağmen film, müzikleriyle, görüntüleriyle ve oyunculuklarıyla hikâyeyi çok daha derin hissettirdi. Özellikle merdiven sahnesi ve dinamitlerle geminin patlatılması uzun süre aklımda kalacak.. gerçekten çok etkileyiciydi..