Spoiler içeriyor
Frankenstein sadece insanın doğaya ve tanrısal sınırlara meydan okumasının hikâyesi değil; yaratmanın, sorumluluğun, yalnızlığın ve ötekileştirilmenin üzerine oldukça katmanlı bir anlatı. Kitabın sonlarına yaklaşırken Guillermo del Toro'nun Frankenstein uyarlamasını izledim ve filmden hiç hoşlanmadım. Bence romanın anlam katmanlarının önemli bir…devamıFrankenstein sadece insanın doğaya ve tanrısal sınırlara meydan okumasının hikâyesi değil; yaratmanın, sorumluluğun, yalnızlığın ve ötekileştirilmenin üzerine oldukça katmanlı bir anlatı.
Kitabın sonlarına yaklaşırken Guillermo del Toro'nun Frankenstein uyarlamasını izledim ve filmden hiç hoşlanmadım. Bence romanın anlam katmanlarının önemli bir kısmını ortadan kaldırmış. Victor Frankenstein'a klasik bir kötü karakterin alışıldık geçmişini, baba sorunlarını ve travmalarını yüklemek, karakterin asıl çelişkisini basitleştirmiş. Mary Shelley'nin anlattığı mesele bundan çok daha karmaşık.
Frankenstein; yapay zekâ, feminizm, trans ve queer hakları, ırkçılık, çocukluk travmaları ve toplumsal ötekileştirme gibi pek çok farklı perspektiften okunabilecek bir kitap. Yaratığın deneyiminde, toplum tarafından dışlanan, görünüşü veya varoluş biçimi nedeniyle ötekileştirilen herkes kendisinden bir şeyler bulabilir. Henüz kendisini tanıma fırsatı bile bulamadan başkalarının korkusu ve önyargılarıyla karşılaşması, romanın en çarpıcı taraflarından biri.
Victor Frankenstein, yarattığı canlının hem yaratıcısı hem de bir anlamda ebeveynidir. Dolayısıyla ona karşı bir sorumluluğu vardır. Ancak yaratık gözlerini dünyaya açtığı anda, onu kendi başına, hiçbir şey bilmediği ve anlamlandıramadığı bir dünyanın ortasında terk eder. Yaratık dil öğrenmek, insanları tanımak, sevmek ve sevilmek ister. Fakat daha kendisini ifade etmesine fırsat verilmeden dışlanır. Bu deneyimi bir tür çocukluk travması ve terk edilme üzerinden okumak mümkün. Dünyaya karşı tamamen savunmasız olan bir varlığın, kendisini koruması ve ona yol göstermesi gereken kişi tarafından terk edilmesi, onun sonraki bütün deneyimlerini şekillendirir.
Yaratığın başlangıçta kötülüğe yönelmemesi de önemli. İnsanlarla bağ kurmaya, onlara yardım etmeye ve aralarına kabul edilmeye çalışır. De Lacey ailesine duyduğu yakınlık bunun en güzel örneklerinden biri. Ancak tekrar tekrar reddedilmesi, zamanla sevgi arayışının yerini öfkeye ve intikam arzusuna bırakmasına neden olur. Burada Shelley'nin sorduğu soruyu oldukça önemli buluyorum: Bir topluluk, bir bireyi sürekli dışlayıp insanlık dışı muameleye maruz bırakarak onun canavarlaşmasında ne kadar pay sahibidir?
Elbette bu, yaratığın işlediği cinayetleri haklı çıkarmaz. Yaratık da kendi eylemlerinden sorumludur. Fakat onun hem mağdur hem de fail olabilmesi, karakteri basit bir iyi-kötü ayrımının ötesine taşıyor. Bence romanın gücü de tam olarak burada. Yaratığın canavarlaşmasını yalnızca doğasına bağlayamıyoruz; fakat yaşadığı acıları da onun bütün eylemlerini mazur göstermek için kullanamıyoruz.
Victor'un hikâyesinde ise başka bir trajedi görüyorum. Annesinin ölümünden sonra ölümü durdurmaya, yaşamın sınırlarını aşmaya çalışıyor. Ölümün geri döndürülemezliğini kabullenmek yerine onun üzerinde mutlak bir kontrol sahibi olmak istiyor. Ancak ölümü yenmek için giriştiği bu çaba, ona daha fazla ölüm ve kayıp getiriyor. Yasını yaşamak, kaybını kabullenmek ve hayatta kalanlarla yaşamaya devam etmek yerine ölümle savaşmayı seçiyor. Elbette Victor'un hırsını yalnızca annesinin ölümüne bağlamak mümkün değil; fakat bu kaybın onun ölüm karşısındaki takıntısını beslediğini düşünüyorum.
Burada oldukça acı bir paradoks var: Victor, ölümü yenmek için hayat yaratıyor ama yarattığı hayatın sorumluluğunu reddederek ölümün yayılmasına neden oluyor. Yaşam yaratabilecek kadar kudretli olmayı istiyor fakat yarattığı varlığın yaşamına eşlik etmeyi istemiyor.
Yapay zekâ tartışmalarıyla kurduğum bağlantı da buradan geliyor. Bir varlığa bilinç, zekâ veya yaşam kazandırmak, onun varoluşunun sonuçlarından sorumlu olmayı gerektirir. Yaratıcının, yarattığı şey üzerinde sahip olduğunu düşündüğü kontrol ile ona karşı taşıdığı etik sorumluluk arasındaki çelişki, romanın bugün de güncelliğini korumasını sağlıyor.
Bütün bunların sonunda benim için Frankenstein'ın en korkunç tarafı bir canavarın yaratılması değil. Bir canlı yaratıp onun insanlığını tanımayı reddetmek. Yaratık, kendisine verilen hayattan nefret etmeye başlamadan önce o hayatta bir yer bulmaya çalışıyor. İnsan olmak, sevmek, sevilmek ve ait olmak istiyor. Belki de en büyük trajedisi insan olamaması değil, insanlığının başkaları tarafından sürekli reddedilmesi.
Mary Shelley, canavarın kim olduğunu sorgulatırken aslında insanlığın ne olduğunu da sorgulatıyor. Ve kitabı bitirdiğimde aklımda kalan en önemli mesele, bir varlığı yaratmanın değil, onun varoluşunu kabul etmenin ve sorumluluğunu üstlenmenin ne anlama geldiği oldu.