Bugün yorumunu yapacağım kitabı 1 günde bitirdim. Sabah açtığım kitabın, gece yarısı bitişine şahit oldum. Kitap annemin ‘Kızım neden ağlıyorsun?’ cümleleri ile başladı, babamın ‘Neden böylesine ifadesizsin?’’ soruları ile bitti. Aslında çokça ağlamak ve gülmek arasında gidip geldim. Şu an…devamıBugün yorumunu yapacağım kitabı 1 günde bitirdim. Sabah açtığım kitabın, gece yarısı bitişine şahit oldum. Kitap annemin ‘Kızım neden ağlıyorsun?’ cümleleri ile başladı, babamın ‘Neden böylesine ifadesizsin?’’ soruları ile bitti.
Aslında çokça ağlamak ve gülmek arasında gidip geldim. Şu an neden kendi tepkilerini anlatıyor bu kız? Deseniz de devam etmeliyim gibi hissediyorum.
Kitabın yazarı, yani Hakan Günday’ı ilk defa okudum. Tanışmam da pek iyi oldu diyemem. Çünkü kitap bittiği an yakın arkadaşıma; ‘Bir daha Hakan Günday okursam ne olayım.’ yazdım. Fakat gece uyku ile rüyalar arasına sıkıştırdığım tek bir konu oldu.
‘’Bu adam bu kitabı nasıl yazdı?’’
İnanın; kitap sizi alıyor bulunduğunuz alandan ve yerde sürükleye sürükleye peşinden götürüyor. Aslında nereye gittiğinizi biliyorsunuz ama yine de tırnaklarınızı zemine sürtüyorsunuz. Korkuyorsunuz çünkü gideceğiniz yerden.
Gideceğiniz yerde ne mi var?
Gerçekler var…
Hem de öylesine saf ve öylesine bıçak gibiler ki! Başta delirdiğinizi, her şeyin bir uydurma olduğunu düşünüyorsunuz. Ama değil.
Çünkü bu kitap A’dan Z’ye gerçekleri anlatıyor. Alfabenin içindeki tüm kelimeler azdan çok yaratsa da kitap bunu çevirerek çoktan az yaratıyor. Belki de az çoktan fazladır?
Kitabın konusuna gelecek olursam; kitap iki yaşamı anlatıyor. Birbirlerine bir yerde dokunmuş iki yaşamı. Adları aynı olan iki yaşamı…
Yazarın ilk dikkat çektiği nokta; çocuk gelinler ve çocukların eğitimden pervasızca çekilip alınması. Ama öylesine derinden anlatıyor ki aslında o kız sizsiniz ve okuldan alınıp 11 yaşında evlendiriliyorsunuz.
Diğer konular zaten yavaş yavaş beyninizde topaklaşıp sizi altında bırakana kadar arkanızdan yuvarlanıyor. Ve bir kez ezdiğinde, defalarcasını arkasında getiriyor.
Aslında konusundan daha çok bahsetmek istiyorum ama sizin okuyup konuyu detaylıca bilmenizi istiyorum.
Sadece son bir yere değinmek istiyorum. Kitaptaki tesadüfleri çoğu okuyucu abartı bulmuş. Ama aslında bizler birer tesadüfüz. Belki bizim küçücük bir adımımız birini öldürüyor belki de kurtarıyor bilemeyiz. Bu yüzden Hakan Günday’ın bu kitaba kattığı sayısız tesadüfü abartı bulmadım, yerine daha da hoşlandım. Çünkü inandım. Çünkü o tesadüflere tutundum. Tıpkı o iki adaş çocuk gibi. Tıpkı Derda’lar gibi.
Ve Hakan Günday okumaya devam edeceğim…
Son cümlemin ardından da son bir alıntı ile bitirmek istiyorum.
‘’Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri Başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi.
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım demektir. Belki de az her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir."