Önemli bulduğum, geri dönmek istediğim yerleri çizeyim derken kitabı baştan sona çizdiğim ve muhakkak geri dönüp tekrar tekrar okuyacağım o kitap. Bir başyapıt.
... Gerçekten ne diyeceğimi nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum bu kitabı. Lütfen okuyun, okutturun. Merak ediyorum Türkçe versiyonunun nasıl çevrilmiş olduğunu. Başta karakterimizin düşük IQ'sunu belli etmek için İngilizce yazarken zorlandığını görüyoruz. İngilizce ve Almanca gibi dillerde, bu dillerin anadil olarak…devamı... Gerçekten ne diyeceğimi nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum bu kitabı.
Lütfen okuyun, okutturun.
Merak ediyorum Türkçe versiyonunun nasıl çevrilmiş olduğunu. Başta karakterimizin düşük IQ'sunu belli etmek için İngilizce yazarken zorlandığını görüyoruz. İngilizce ve Almanca gibi dillerde, bu dillerin anadil olarak konuşulduğu ülkelerde yazı yazma (heceleme) dersleri liseye kadar devam ediyor. Okunuşlar ve yazım şekli örtüşmediği için kelime kelime ezberlemesi gerekiyor insanın. Karakterimiz bir şeyleri ezberlemekte/hatırlamakta iyi olmadığı için zeka yükseltme ameliyatından önce kelimelerin çoğunu yanlış yazıyor. Ama Türkçe dilinde bu şekilde bir sıkıntı yok, biz yazmayı öğrendik mi yoğun bir ağız konuşulmayan bölgelerde hiç böyle sıkıntılar yaşamıyoruz 🧐 Türkçe halini okumuş olan birisi varsa söyleyebilir mi bana o kısmı nasıl hallettiklerini 😅 Teşekkürler ~
Spoiler içeriyor
Maalesef bu kitap hakkında ne hissettiğime emin değilim :( Konusu aslında çok ilgi çekici, dili ise oldukça akıcı. 1930-1970 yılları arasında ne kadar saçma sapan sebeplerle kadınların akıl hastanesine atıldığı teması hikayenin ana teması aslında. Karınız gömleklerinizi ütülemeyi red mi…devamıMaalesef bu kitap hakkında ne hissettiğime emin değilim :(
Konusu aslında çok ilgi çekici, dili ise oldukça akıcı. 1930-1970 yılları arasında ne kadar saçma sapan sebeplerle kadınların akıl hastanesine atıldığı teması hikayenin ana teması aslında. Karınız gömleklerinizi ütülemeyi red mi ediyor? Çocuğu savaşta ölen anne ağlamayı mı bırakmıyor? Atın gitsin akıl hastanesine! Gerçekten de bunu yaşamış pek çokları gibi, Esme Lennox da hayatı elinden alınmış bir kız çocuğu.
Onun geçmişini, kız kardeşi ve ailesi ile olan ilişkilerini, sadece biraz farklı olduğu için bir kadının o dönemlerde gördüğü muameleyi anlatıyor yazar bize. Bu kısımlar süper, anlamlı ve düşündürücü. Direkt gözler önüne seriyor bugünün standartlarıyla ne kadar normal olan çoğu şeyin nasıl karşılandığını o dönemlerde. Ve kadın olmanın ne kadar zor olduğunu.
Hikayenin diğer başrolü ise Esme'nin "kız kardeşinin" torunu. 60 yılı aşkın kaldığı akıl hastanesi kapatılacağı için, hayatta olan tek akrabasını arıyorlar gelip alsın diye büyük teyzesini. Bu kız büyük bir teyzesi olduğunu dahi bilmiyor. Kızın ismi Iris.
Çok yaratıcı bir konu, harika bir şekilde kaleme alınmış, sürükleyici. Ama sormadan edemiyor insan, bir ensest ilişkinin dayatılmasına gerek var mıydı? Yani Iris'in erkek kardeşi ile olan cinsel hayatı bu kitaba eklenmese mesajından ne kaybederdi bu kitap? "Olsun ama üvey" diyerek saçma bi kabullendirme çabası oluyor bu ilişkiyi ama ne hikayeye kattığı bir şey var, ne bir sebep sonuç ilişkisi. Olduğu gibi çıkarılsa değişen hiçbir şey yok. İğrenç. Iris'in ikinci partnerinin (sadece cinsel amaçlarla görüştüğü) hamile olan bir eşi olması, ve adamın evli olduğunu bilen Iris'in sadece kadının hamile olduğunu öğrendikten sonra bir pişmanlık duyması da lüzumsuz bence sanki hamile değilse bu tarz bir ilişkide sorun yokmuş gibi.
Iris'in bu saçma ilişkileri, bir yere varmayan sonuçları, ve ensest güzellemesi olduğu gibi atılsa kitaptan 10/10 bir kitap olup, konusundan hiçbir şey kaybetmezmiş gerçekten. Rahatsız edici.
Ya ben çok seviyorum Voltaire'ı ne yapacağız bu durumla :D Gel zaman git zaman hala daha en sevdiğim kitap Voltaire'ın Candide'idir. Bu aralar Voltaire eserleri okumaya başladım, karşıma Zadig çıktı. Candide'ten 10-15 yıl önce yazılmış olan Zadig, sanki gelecekte yazacağı…devamıYa ben çok seviyorum Voltaire'ı ne yapacağız bu durumla :D
Gel zaman git zaman hala daha en sevdiğim kitap Voltaire'ın Candide'idir. Bu aralar Voltaire eserleri okumaya başladım, karşıma Zadig çıktı. Candide'ten 10-15 yıl önce yazılmış olan Zadig, sanki gelecekte yazacağı Candide kitabı için bir taslak gibi. Yine oldukça bahtsız bir başrolle çıktığımız lunapark treni serüveninde Voltaire bize ne optimizmin ne de pesimizmin bir şey katmadığını, günün sonunda insanın adapte olmasının en önemli yeteneği olduğunu anlatıyor. Bence önce Candide'i okumanız daha isabetli olur bu kitabın nostaljik bir his yaratması için; ama ikisi de oldukça sürükleyici ve eğlenceli kitaplar.
Tabii hiçbir şey Candide'in yerini tutamaz ♡
Bu kitabı Atatürk tavsiye etti diye okudum ama, kitabın kendisinden çok, kitabı Atatürk'ün de okumuş olduğu düşüncesi beni mest etti. Sürekli kafamda canlandırdım, hayal etmeden duramadım; Finlandiya üzerinden ideal bir ülke, toplum yapısı ve liderin anlatıldığı bu kitabı okurken kaç…devamıBu kitabı Atatürk tavsiye etti diye okudum ama, kitabın kendisinden çok, kitabı Atatürk'ün de okumuş olduğu düşüncesi beni mest etti.
Sürekli kafamda canlandırdım, hayal etmeden duramadım; Finlandiya üzerinden ideal bir ülke, toplum yapısı ve liderin anlatıldığı bu kitabı okurken kaç kere gülümsedi Ata'm, "ben de böyle düşünmüştüm zaten" dedi.
Petrov ideal ülkeyi anlatıyor. Doğal olarak da ideal lideri. Eğitimi, hak hukuk ve adaleti, halkını ve milletini geri plana alan liderlerin ülkelerini de nasıl geride bırakıyor olduklarından bahsediyor. Sanki Atatürk gençlik dışarıdan bir görüşü de okusun, neden önceliklerini öncelik yapmış olduğunu anlasın istiyor. Sonuçta tutulduğu eleştiri yağmuru az buz değildi her şeyden önce okullar, tiyatrolar, müzeler için imzalar atarken.
Fakat en çok merak ettiğim kısım şu: Petrov'un köylülere ve millete yapılan muameleden bahsettiği bölümden ilham almış mıdır acaba Ata'mız Cumhuriyet'in 10. yılı konuşmasını hazırlarken? Petrov, halkın sadece gücü ve sabrıyla övünüyor olduğuna değiniyor liderlerin. Çünkü ne güzel, her şey iyiyken yuvarlansın gitsin; kötü zamanlarda ise sıksın dişini sabretsin. Liderlerin nasıl işine geldiğini anlatıyor bu durumun. Millet kendini aşağı görmeli ki, baş kaldırmasın.
Bu kitap 1923'te yazımı bitmiş olsa da, Atatürk'ün 1928 yılında Bulgarca'dan çevirisi yapıldıktan hemen sonra bu kitabı okumuş olduğu bilgisi bizde mevcut.
Kayıt alınacağını bildiği, hem o esnada, hem de Cumhuriyet'in 100. yılında bile milletine ulaşacağını bildiği konuşmasına Atatürk kürsüye çıkıyor ve örneği verilen diğer tüm liderlere inat diyor ki "Türk milleti zekidir! Türk milleti çalışkandır!"
İyi ki Atatürk
Uzun zamandır okumak istediğim klasiklerden biriydi Zaman Makinesi. Dürüst olmak gerekirse, bilim kurgu türünün öncülerinden biri olan H. G. Wells’in, bu türde o dönemde çok az örnek varken böyle bir eser ortaya koymuş olması hayranlık uyandırıcı. İlhamının özgün olduğunu anlamak…devamıUzun zamandır okumak istediğim klasiklerden biriydi Zaman Makinesi. Dürüst olmak gerekirse, bilim kurgu türünün öncülerinden biri olan H. G. Wells’in, bu türde o dönemde çok az örnek varken böyle bir eser ortaya koymuş olması hayranlık uyandırıcı. İlhamının özgün olduğunu anlamak için başka bir kanıta gerek yok.
Bir bilim insanının gerçekleştirdiği zaman yolculuğu sonrasında, macerasında neler yaşamış olduğunu onun ağzından dinliyoruz. Sadece heyecan verici bir hikaye olmakla kalmıyor, aynı zamanda çağının ötesinde bir sosyokültürel eleştiri sunuyor bize bu hikaye. Kapitalizmin altında yaşayan insanların, evrimin küçük dokunuşlarıyla gelmiş oldukları noktayı hep beraber inceliyoruz.
Okuması kolay, kısa bir kitap. Bence kesinlikle okunmalı.
Selam arkadaşlar, yine biraz zaman soktum araya :') Yıkılmış bir şekilde tekrardan buluşuyorum sizinle :') Birkaç ay önce Auschwitz ve Birkenau kamplarını ziyaret etmeye Polonya'ya gitmiştik. Yaşananları duymaya ek olarak görüp orada bulunmuş olmanın ağırlığı hala omuzlarımızda aslında. Ama bu…devamıSelam arkadaşlar, yine biraz zaman soktum araya :') Yıkılmış bir şekilde tekrardan buluşuyorum sizinle :')
Birkaç ay önce Auschwitz ve Birkenau kamplarını ziyaret etmeye Polonya'ya gitmiştik. Yaşananları duymaya ek olarak görüp orada bulunmuş olmanın ağırlığı hala omuzlarımızda aslında. Ama bu öyle bir kitaptı ki, fiziksel olarak orada bulunduğum ana kıyasla çok daha "orada" hissettim kendimi.
Milyonlarca masumun acımasızca süründürülüğü bu kamplara, savaşın son anına kadar "çalışma kampı" süsü vermeye devam etti Nazi Almanyası. Kıymak istedikleri soya sahip kişilerin uysal bir şekilde gelmesi günün sonunda işlerini kolaylaştırıyordu. Ama olur da İsviçre'deki Kızıl Haç kuruluşu kampların içini görmek isterse ne olacaktı? Gösterebilecek görece "makul" (nefes alan çocuk içeren) bir yer olsun diye, tek seferde daha çok Yahudi öldürebilsinler diye yine Yahudilere inşa ettirdikleri Birkenau kampına paravan bir aile kampı kurdular. Auschwitz kütüphanecisinin hikayesi de büyük oranda burada geçiyor işte.
Bu kitapta yazan her şeyin gerçek olduğunu, kurguya yer olmadığını, İspanyol yazarın 80 yaşındaki Dita Kraus (kütüphanecinin ta kendisi!) ile her şeyin üzerinden geçtiğini her sayfada kendinize muhakkak hatırlatın. Çünkü kalbinde en ufak iyilik, en minik merhamet kırıntısı bulunan her insanın beyni daldığı her an okuduğu kitabın kurgu olduğuna inandırmak isteyecektir kişiyi. Mantık kabul etmeyecektir. Bu yüzden sürekli hatırlatmanız, yaşanan şeyleri kavramanız için çok önemli.
Bu kitabı lütfen okuyun.
O ırk bu ırk, şu grup o grup meselesi değil mesele. İnsanlık bir bütün olamamaya, ağza alınmayacak şeyler yapmaya devam ediyor. Nürnberg mahkemelerinde "Bir daha benzer bir şeyin yaşanmasına müsaade etmeyeceğiz!" diye yemin eden Almanlar, bugün benzer şeyleri Filistinlilere yaşatan İsrail'e sonuna kadar destek oluyor. Subje değişiyor ama temada insanlık olduğu sürece konular maalesef hep sabit kalıyor.
Ama bizim bu kitabı en çok iç bölünmelerin bir toplumu ne kadar zedelediğini görmemiz gerektiği için okumamız lazım. Alman'a karşı durması gerektiği anların çoğunda "Sen Komünistsin!" "E sen de faşistsin!" benzeri alakasız konularla birbirine düşen ve bütün olmayı başaramayan İsrailoğullarını okuduğunuzda, kaç kere bizi göreceksiniz acaba? Okuduktan sonra benimle paylaşmayı unutmayın.
Ama muhakkak okuyun.
Selamlar! Bir süredir okuduğum kitaplar hakkında inceleme yazmadığımı fark ettim. Kusuruma bakmayın :') Uçağımın yediği rötardan ötürü kitabım erkenden bitip kendimi kitapsız bulunca aldığım, imdadıma koşan kitap oldu "Bir Kadın". Nobel'i kazandığından beri okumak istediğim bir yazardı Annie Ernaux. Evet…devamıSelamlar!
Bir süredir okuduğum kitaplar hakkında inceleme yazmadığımı fark ettim. Kusuruma bakmayın :')
Uçağımın yediği rötardan ötürü kitabım erkenden bitip kendimi kitapsız bulunca aldığım, imdadıma koşan kitap oldu "Bir Kadın". Nobel'i kazandığından beri okumak istediğim bir yazardı Annie Ernaux. Evet sayesinde kitapsız kalmadım, ama kendimi uçakta hüngür hüngür ağlarken buldum. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilmiyorum :D
Bir kitap bana herhangi bir duyguyu bu denli dışa vurarak yaşatalı uzun zaman olmuşt, ben de hazırlıksız yakalandım. Eğer annesiyle kurduğu iletişimin bir türlü iki taraflı olamadığını hisseden, kendinden ödün vermeyen güçlü ve gururlu (belki de biraz fazla gururlu) bir anneye sahip bir kadınsanız; insan içinde okumamanın mantıklı olacağı bir kitaptır "Bir Kadın".
Sadece anlaşılmak ve anlamak istemenin, yetmek ve yetinmek kavramlarıyla mutlu olmanın hayalini kurmuş bir başka kız çocuğu Annie Ernaux. O da pek çoğumuz gibi, küçükken anlam veremediği hareketleri bir yetişkin olduktan sonra sebep sonuç ilişkileri ile açıklayabilse de; her şeyle barışmanın anahtarının anlamakta olmadığı gerçeği ile sarsılmış fakat denemiş birisi. Ama yazar kendi özelini bize açıp düşünce sürecini paylaşırken, her şeyle barışmanın çok da zaruri olmadığını bize dolaylı yoldan gösteriyor.
Tavsiye ediyorum.
"Mezbaha 5" kitabını okuduktan sonra, konusuna bile bakmadan elime geçen ilk Kurt Vonnegut kitabını okuma niyetindeydim. Bu vesile ile Kedi Beşiği'ni okuma şerefine nail oldum. Kitabın baş kahramanı olan yazarın, yazacağı kitap için Hiroshima'ya atılan atom bombasının yapımında çalışan (kurgusal)…devamı"Mezbaha 5" kitabını okuduktan sonra, konusuna bile bakmadan elime geçen ilk Kurt Vonnegut kitabını okuma niyetindeydim. Bu vesile ile Kedi Beşiği'ni okuma şerefine nail oldum.
Kitabın baş kahramanı olan yazarın, yazacağı kitap için Hiroshima'ya atılan atom bombasının yapımında çalışan (kurgusal) bir mühendisin hayatını araştırmasıyla başlıyor hikaye. Yazdığı kitaptan soğuduğu bir dönemde ona verilen bir araştırma görevi ile, ekonomik çöküşün eşiğindeki ada ülkesi "San Lorenzo"ya doğru yola koyuluyor. Yüzeyde birbirleri ile alakası olmayan bu iki insiyatif karakterimizin hikayesinin tamamlanmasını sağlıyor.
Kurgusal bir ülke, kurgusal bir düzen ve kurgusal bir din. Vonnegut değinmesi gereken her şeye yine değinip, dalga geçilesi her dogmatik gerçekle kalp kırmadan yine dalga geçmiş.
İnanılmaz derecede sürükleyici ve güzel kaleme alınmış bir kitaptı.
Bokononcu mu olsak ne?
Az önce bitirdim bu kitabı. Başlamam ve bitirmem bir oldu zaten. Oldukça akıcı bir dili vardı. Bitirdikten sonra öğrendim ki, bu kitabın bir filmi de varmış. Ama açıkçası izlemek gibi bir arzum yok. Yanlış yorumlanmaya açık, fazlasıyla hassas yorumlar içerdiğini…devamıAz önce bitirdim bu kitabı. Başlamam ve bitirmem bir oldu zaten. Oldukça akıcı bir dili vardı. Bitirdikten sonra öğrendim ki, bu kitabın bir filmi de varmış. Ama açıkçası izlemek gibi bir arzum yok. Yanlış yorumlanmaya açık, fazlasıyla hassas yorumlar içerdiğini düşünüyorum kitabın.
Önceden ele alındığını görmediğim iki bakış açısını ele alıyor Michael'in hikayesi.
İlki; ergenlik döneminde cinsel istismara maruz kalmış bir erkek çocuğunun hayatını yaşadığı istismarın ne şekilde mahvedebileceği, ve tüm bu yıkıma rağmen erkek çocuğunun kendini kurban olarak değerlendirmeyi başaramaması. Bence üzerine asla yeterince konuşulmayan bir konu bu. Yetişkin kadınların istismarına uğramış ergenlik dönemindeki erkek çocukları, bırakın ellerinden tutulmasını, günümüz dünyasında(!) bile hala zorbalık ile karşı şarıya geliyorlar hikayelerini anlattıklarında. "Keşke senin yerinde olsaydım" gibi hadsiz, empatiden yoksun ve sığ yorumları duyacaklarına, yaşadıkları şeyleri içlerine atmayı tercih ediyorlar. O kadar sığ, o kadar zalim, o kadar düşüncesiz insan var ki dünyamızda...
İkincisi ise, 2. Dünya savaşını müteakiben Nazi Almanyası (Third Reich) dönemini yaşamış insanların çocukları. Anne ve babalarının aktif rol oynamamış olmasına rağmen; gerçekleşmesine göz yumduğu, sessiz kaldığı ve bu şekilde müsaade etmiş olduğu o dönemin çocukları ve o çocukların önceki jenerasyon adına duyduğu utanç. Adlarını temize çıkarabilmek ve o dönemin üzerine bir çizgi çekebilmek için verdikleri emekleri görebiliyoruz bu romanda. Aktif rol oynamış insanların ülke içinde ne şekilde yargılandıklarını da.
Bence herkesin okuması gereken bir kitap olsa da, kitabın pazarlanma şekli rahatsız edici. Hele ki filminin birincil kategorisinin "romantizm" olduğunu görünce dudağım uçukladı. Başrolün ergen yaşta psikolojisine ağır darbe yemiş bir kurban olduğu göz önüne alınarak okunulması gereken bir kitap. Bu şekilde taşlar yerine oturacaktır.
Herkese iyi okumalar diliyorum.