Beğendiğim şarkıları karışık çalmaya başlayınca, çok eski bir şarkıya denk geldiğimde eskiden önerdiğim insanlar geliyor aklıma acaba hâlâ bir yerlerde dinleyip, bunu kim önermişti ya diye düşünüyorlar mıdır yoksa yok mu
Kaybolmak, çoğu zaman yönümüzü şaşırmakken bazen de görünmez olmak, kendimizi bulamamak demektir. Hatta sözlük anlamlarından biri görünmez olmaktır. Bedenen bulunduğumuz bir ortamda kimse bizi görmüyormuş gibi hissettiğimizde, sessizliğimiz bile anlaşılmadığında süper güç olarak görünmez olmamıza gerek kalmaz. O an zaten…devamıKaybolmak, çoğu zaman yönümüzü şaşırmakken bazen de görünmez olmak, kendimizi bulamamak demektir. Hatta sözlük anlamlarından biri görünmez olmaktır. Bedenen bulunduğumuz bir ortamda kimse bizi görmüyormuş gibi hissettiğimizde, sessizliğimiz bile anlaşılmadığında süper güç olarak görünmez olmamıza gerek kalmaz. O an zaten görünmez oluruz.
Spoiler içeriyor
9/10 Biraz geç olmuş olsa da, sonunda kahrolan bu kervana ben de katılmış bulunmaktayım. Yani, bu yazıyı spoi vermeden nasıl yazabileceğimi inanın bilmiyorum. Umarım vermem; hâlâ izlememiş olan varsa kesinlikle izlemeli çünkü. “Öldüm, bittim, geberdim. Aldı beni duvardan duvara vurdu.…devamı9/10
Biraz geç olmuş olsa da, sonunda kahrolan bu kervana ben de katılmış bulunmaktayım.
Yani, bu yazıyı spoi vermeden nasıl yazabileceğimi inanın bilmiyorum. Umarım vermem; hâlâ izlememiş olan varsa kesinlikle izlemeli çünkü.
“Öldüm, bittim, geberdim. Aldı beni duvardan duvara vurdu. Sonra yerde bıraktı. Üstümden arabayla geçti. Çöp poşetine koydu, çöp kamyonuna attı. Şu an kamyonda yolculuktayım.” sesiyle yorumuma başlamak istiyorum. Kesinlikle tam olarak diziyi anlatıyor.
İlk beş bölümde her şey normal, güzelce geçiyor. Mutlu mutlu izlerken, bir anda tüm bölümlerde ağlarken buluyorsunuz kendinizi.
O kadar çok ağlamaktan bahsettim ki hâlimi siz düşünün. Her neyse, biraz konusundan bahsedeyim. Dizi, başrol kızın göle düşen çocuğu kurtarmak için girdiği gölde boğulmasıyla gözlerini yıllar önceki Goryeo Krallığı’nda açmasıyla başlar. Aslında böyle bakıldığında biraz fantastik duruyor olabilir ama bu sahne dışında hiçbir fantastik öğe barındırmıyor. Dizi de Hae-Soo’nun Goryeo Krallığı’nda başına gelenleri içeriyor.
Öncelikle, kesinlikle oyuncular müthişti. Tüm duyguları o kadar geçirmişlerdi ki When Life Gives You Tangerines dizisine bağlandığım kadar çok bağlandım. Aslında ben pek dönem dizisi seven biri değilim ama bu dizi bambaşka bir seviye oldu benim için.
Spoi vermeden dizi hakkında söyleyeceklerim bu kadar sanırım. Ufak bir bilgilendirme geçeceğim. Bu dizinin orijinali Çin hâliymiş sanırım ve orada 2. sezon bulunuyormuş. Fakat ben buradaki oyunculara çok alıştım, o yüzden izlemeyi planlamıyorum. Bir de Çinceye alışmak çok zor; izleyemiyorum 😭.
Buradan sonrasını daha izlemediyseniz sakın okumayın, sakın.
ÇOK BÜYÜK SPOILER BARINDIRIYOR.
Ya var ya, hangisinden başlayacağımı bilmiyorum. Gerçekten o kadar çok şey var ki… Öncelikle 8. Prens Wook’un tam bir pislik olduğunu söylemek istiyorum. Hae-Soo’yu yalnız bırakmasını geçtim, ilk eşini gözünün önünde aldattı resmen. Bir de hasta kadın… O öldüğü zaman anlamalıydım böyle olacağını.
Saray Hanımı Oh 😭😭😭 Ya kahroldum, kahroldum. Asla beklemediğim ölümlerden bir tanesiydi. Kral’ın ölmeden önce Oh’un adını söyleyince daha da kötü oldum.
Veliaht prens zaten aklını kaybetmişti, yani ölmesi bekleniyordu ama… Chae-ryung 🥹 ah be kızım. Ayrıca 4. prens yeğeniyle evlendi ya, resmen??? Şok oldum.
3. Prens de tam bir pislikti; asla üzülmedim ölmesine. ZATEN EUN VE EŞİNİ ÖLDÜRTTÜ. Aslında tam böyle olmadı ama hepsi o pislik yüzünden… Daha birbirlerini yeni yeni sevmişlerdi ya, biraz daha izleyebilseydik keşke… Biraz daha izlesem daha çok ağlamayacakmış gibi.
Wang So kral olduktan sonra herkesin onu birer birer terk etmesi ve yapayalnız kalması beni o kadar kahreden bir şey oldu ki… Yani bir o kadar yalnızlığına ağlamışımdır cidden. AYRICA PRENSES KADAR KÖTÜ BİRİNİ GÖRMEDİM. Dizideki 3. pislik… Her şeye engel olup durdu. Bir de bunların çocukları oldu ya, offf.
Woo He neden öldü? Neden o kadar ani oldu ki… Yani bir an ağlayamadım. Bir çift ya, bir çift mutlu olsaydı… Baek Ha en sevdiğim prens bu arada. Gerçekten herhalde benim için Wang So’dan bile önde.
Ve Hae-Soo ile 14. Prens… Neden mektupların isimlerini değiştirdin ki? Neden çocuğunu sakladın ki? Neden Wang So seni dinlemedi ki… Adam külüne sarıldı ya, külüne… Kahroldum, helak oldum gerçekten. Son bölümde bir an hiçbir şeyi hatırlamıyor falan sandım ama neyse ki hatırladı.
Son olarak, Wang So’nun kızını gördüğü sahne size de Kürk Mantolu Madonna’da Raif’in kızı olduğunu anladığı sahneye benzemiyor mu? O kadar çok ağladım ki bir süre depresyonda olacağım ya, sanırım.
İyi geceler.
8/10 Ha Eun Gyeol, işitme engelli ebeveynlere sahip, müziğe tutkuyla bağlı biridir. Gündüzleri ailesine karşı örnek bir evlat gibi davranır, geceleri ise gizlice gitar çalıp sahneye çıkar. Derken, bir gün kendini 1995 yılında bulur. Orada babasıyla aynı yaştadır ama tanıdığı…devamı8/10
Ha Eun Gyeol, işitme engelli ebeveynlere sahip, müziğe tutkuyla bağlı biridir. Gündüzleri ailesine karşı örnek bir evlat gibi davranır, geceleri ise gizlice gitar çalıp sahneye çıkar. Derken, bir gün kendini 1995 yılında bulur. Orada babasıyla aynı yaştadır ama tanıdığı o babadan çok farklı biriyle karşılaşır. Eun Gyeol, hem ailesinin geçmişini keşfeder hem de kaderi değiştirme ihtimaliyle yüzleşir.
Açıkçası bu diziye iki kez başlayıp ilk bölümde bırakmıştım. Ama sosyal medyada o kadar güzel editlere ve yorumlara denk geldim ki, bir şans daha vermek istedim. İyi ki de vermişim. Belki önceki izleyişlerim dikkatimin dağınık olduğu zamanlara denk geldi bilmiyorum ama bu kez başladığımda hiçbir bölüm beni sıkmadı.
Dizideki her çift çok tatlıydı. Arkadaşlıklar, aile bağları, duygular… hepsi çok samimi ve dokunaklıydı. İçinde yer alan duygular öyle sahiciydi ki kimi sahnelerde güldüm, kimisinde gözlerim doldu. Zaten sevdiğim oyuncular da vardı, o da ayrı bir keyif kattı. 🤭
Yine de birkaç bölüm daha uzun olsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Özellikle zaman yolculuğu sonrası günümüze dönüş kısmı biraz daha detaylı işlenebilirdi. O bölümlerde kalmak, karakterlerin değişimini daha çok görmek isterdim.
Eğer hiç K-drama izlemediyseniz ve romantik-dram türünü seviyorsanız, bu dizi gönül rahatlığıyla önerilir.
Viva la Vida! 🍉
4/10 Klasik bir şehirli zengin erkek + kırsalda yaşayan yoksul ama başarılı kız hikayesi. Han Beom-Woo, gözünü hırs ve para bürümüş, insanî duygulardan uzak bir restoran sahibi. Moo Yeon-Joo ise insanları önemseyen, “para olmadan da mutlu olunur” diyen ve eli…devamı4/10
Klasik bir şehirli zengin erkek + kırsalda yaşayan yoksul ama başarılı kız hikayesi.
Han Beom-Woo, gözünü hırs ve para bürümüş, insanî duygulardan uzak bir restoran sahibi. Moo Yeon-Joo ise insanları önemseyen, “para olmadan da mutlu olunur” diyen ve eli çok lezzetli bir aşçı.
Beom-Woo, Yeon-Joo’nun tarifini ve mekânını çalmak için dükkâna gider ama kız yanaşmaz. (Bu kısımlar biraz spoiler’a giriyor, o yüzden detaya girmeyeyim).
Sonunda ikili bir anlaşma yapıp o dükkânı birlikte işletmeye başlıyor. Hikâye genel olarak böyle başlıyor.
İlk 4 bölüm gerçekten tadında ve akıcıydı. Ama sonrasında konuya saçma muhabbetler dahil edildi, tempo düştü ve iş biraz cıvıdı. Bitirmekte zorlandım. Finali de pek beklediğim gibi değildi, daha güçlü bir kapanış yapılabilirdi.
Tam anlamıyla klasik bir K-drama klişesi gibiydi. Neyse ki 10 bölümdü, daha fazla uzasaydı çekilmezdi.
Puanı, ilk bölümler ve oyuncuların performansına veriyorum.
Ben diziyi Weak Hero Class göndermesi olduğu için izlemiştim — ama o detay da ta en sondaymış 😠
Bu arada Yoo Yeon-Seok’u da her dizide görmekten artık gerçekten sıkıldım. Onun girişi bence hikâyeyi sarmadı; karakterlerin arasındaki bağı da zayıflattı. Hele ben Beom Woo’nun yerinde olsam… kızdan çoktan ümidimi kesmiştim
Daha fazla uzatmayayım… Kısacası, pek beğenmedim.
İyi geceler.
7/10 Dizi, filmlere âşık bir adam (Ko Gyeom) ile filmlerden nefret eden bir kadın (Kim Mu-Bee) arasında geçen olayları konu alıyor. Kim Mu-Bee’nin filmlerden nefret etmesinin sebebi, Ko Gyeom’un sinemaya olan tutkusu, yan karakterlerin hikâyeye bağlanışı ve karakter gelişimleriyle derinleşen…devamı7/10
Dizi, filmlere âşık bir adam (Ko Gyeom) ile filmlerden nefret eden bir kadın (Kim Mu-Bee) arasında geçen olayları konu alıyor. Kim Mu-Bee’nin filmlerden nefret etmesinin sebebi, Ko Gyeom’un sinemaya olan tutkusu, yan karakterlerin hikâyeye bağlanışı ve karakter gelişimleriyle derinleşen bir yapım olmuş.
Tüm karakterler özenle işlenmişti ve hepsinin hikâyesi içime sindi. Dizideki her şey o kadar sakin, sade ve yerli yerindeydi ki… Bazen yaşanan ölümlerde bile karakterin içimde bıraktığı boşluğu hissettim. Karakter sayısının az olması ve her birine gereken özenin verilmiş olması bu tarz dizileri daha çok sevmeme neden oluyor. Özellikle ikinci çiftin hikâyesine ayrılan özel bölüm (biraz ana çifti de kapsasa da) tüm karakterlerin derinliğine gösterilen özeni çok güzel yansıtıyordu.
Karakter gelişimi açısından en başarılı bulduğum kişi Hong Si-Jun oldu. En çok empati kurduğum ve kendimi en yakın hissettiğim karakter ise Kim Mu-Bee’ydi.
Eğer “Sakin bir şeyler izlemek istiyorum, hayatım biraz yavaş aksın, olaylar bile usul usul gelişsin” diyorsanız bu dizi tam sizlik. Zaten sadece 10 bölüm, mini dizi tadında bir romantik komedi. Oyunculukları da çok başarılıydı, hikâyesiyle de kalbime dokundu. Benden tam puan aldı.
Eğer izleyecekseniz, şimdiden keyifli seyirler dilerim!
“Bazen en derin duygular, sessizlikte saklıdır.”
“Hayat, bir film gibi değil; ama bazen bir film, hayat kadar gerçek olabilir.”
“Karanlıktaki ışığı gerçek hayatta bulduğumda, hayatım bir filme dönüştü.”
Spoiler içeriyor
İlk gönderimi böyle bir kitapta harcadığım için kendi adıma üzgün hissediyorum. Fakat bu kitap hakkında bir şeyler yazmazsam da gerçekten içimde kalırdı. Öncelikle kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, içinde beş hikâye bulunan bir eser. Hepiniz, kitabın adını da aldığı "Beyaz Geceler"…devamıİlk gönderimi böyle bir kitapta harcadığım için kendi adıma üzgün hissediyorum. Fakat bu kitap hakkında bir şeyler yazmazsam da gerçekten içimde kalırdı.
Öncelikle kitabın konusundan bahsetmek gerekirse, içinde beş hikâye bulunan bir eser. Hepiniz, kitabın adını da aldığı "Beyaz Geceler" hikâyesini biliyorsunuzdur. Diğer hikâyeler ise "Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca", "Noel Ağacı ve Nikâh", "Haysiyetli Hırsız" ve "Yufka Yürekli".
İlk eleştirim burada başlıyor aslında. Burada konuştuğum biri, bana bu kitabın beş hikâyesinin de birbiriyle bağlantılı olduğunu söylemişti. Bu yüzden ikinci hikâyenin sonuna kadar, hikâyelerin bir noktada birleşeceğini ve ortaya güzel bir şey çıkacağını bekledim. Çünkü kitabı o kadar çok okuyan, favorilere ekleyen, beğenen insan vardı ki… Ya ben yanlış kitabı okuyordum ya da sabırsızın tekiydim.
İkinci hikâyenin sonunda, kitaptaki hikâyelerin birbirleriyle alakası olmadığını anlamış bulundum tabii. Fakat yine de aklımı kurcalayan bir şey vardı: Neden yalnızca Beyaz Geceler hikâyesi üzerine yazılar yazılmıştı?
Her neyse, biraz da Beyaz Geceler hakkında konuşalım. Nastyenka ve Hayalperest’in sözde aşkı üzerine kurulu bir hikâye. Baştan sona kadar, olacak her olay tahmin edilebilirdi. Her şey o kadar ani ve hızlı gelişmişti ki Nastyenka’nın sevgisinin gerçek olmadığını, hikâyeyi hiç okumayan biri bile anlardı. Genelde yapılan yorumlar ve alıntılar bu hikâye üzerineydi. Bu yüzden heyecanla başladığım kitap, koca bir hayal kırıklığına dönüştü. Beni üzmekten çok sinirlendirdi.
Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca ise bir kocanın kıskançlığı üzerine kurulu bir hikâyeydi. Baş karakter Ivan Andreyeviç o kadar sinir bozucuydu ki okurken kendimi sürekli “Of, yeter, sus be adam!” derken buldum. Eğer gerçek Dostoyevski hikâyeleri böyleyse, ben Dostoyevski’yi sevmiyormuşum demektir.
Beni gerçekten etkileyen ve eğer olumlu bir yorum yapılacaksa, bu yorumun hak ettiği hikâyeler ise Noel Ağacı ve Nikâh ile Haysiyetli Hırsız oldu. İlk hikâye, bir noktada bizim toplumumuzu da anlatıyordu. Peki, bunca insan neden bu hikâye hakkında tek bir yorum yapma gereği duymamıştı?
Noel Ağacı ve Nikâh, oyun odasında oynayan 11 yaşındaki bir kız çocuğuna göz koyan yaşlı bir adamın hikâyesini anlatıyor. Adam, kafasında kıza bir fiyat biçiyor (iğrenç bir tabir, üzgünüm) ve 16 yaşına vardığında da tam da düşündüğü fiyatla ailesinden satın alıyor. Küçücük bir kız çocuğu… Bu ülkede tek başıma yaşıyormuşum gibi hissettim. Zorla, parayla evlendirilen çocuklar hakkında konuşmamanız, bu durumda olmamızın en büyük sebeplerinden biri. Evet, belki bu hikâye bizim ülkemizde ve bu çağda yazılmadı, ama en azından iki cümleyi hak eden tek hikâye buydu. Aşktan gözleriniz kör olduğu için gerçek hikâyeyi görmekte zorlanmışsınız, belli ki.
Haysiyetli Hırsız da beni üzen hikâyelerden biri oldu ve belki de bu yüzden beğendim. En azından mantık çerçevesinde, abartıya kaçmadan duygular güzel bir şekilde anlatılmıştı. İsminin de çağrıştırdığı gibi bir hırsızın hikâyesi diyebiliriz.
Son hikâye olan Yufka Yürekliyi okurken ise şok üstüne şok yaşadım. Her şeyi ne kadar da normal karşılamışsınız! Adamın arkadaşı, “Karın ikimizin karısı.” diyor ve kimse bunun hakkında bir şey demiyor mu? İnanılmazsınız. İlk iki hikâyede olduğu gibi burada da, abartılı bir duygusal yoğunluk sonucu baş karakterin hastaneye yatması, saçmalıktan ibaretti. Gerçek hayatta olmayan şeyler be bunlar!
Kitap dışı eleştirime gelirsem…
Gerçekten çoğu insanın, birçok kitabı sırf genel olarak beğenildiği için beğendiğini düşünüyorum. Popüler kültür ürünlerinin büyük çoğunluğunun aslında o kadar da iyi olmadığına kanaat getirdim. Ama biz tam bir popüler kültür kölesi olduğumuz için, sanki o şeyler çok güzelmiş gibi davranmaya bayılıyoruz, anladığım kadarıyla.
Bu kitap dışında, İnsan Ne İle Yaşar ve Genç Werther’in Acıları da popüler kültür tarafından inanılmaz bir beğeni toplasa da aslında şahane olmayan kitaplar arasında bence. En azından bu platformda, kendi düşüncelerine sahip insanların, güzel olmayan şeyleri güzel değil diye belirttiğini düşünmüştüm. Fakat yanılmışım. Her platformda olduğu gibi burada da popüler kültürün bir kölesi olan insanlar var.
Kendinize özgü düşünceleriniz olsun!