Ama kafanı parayla meşgul edersen zaten onu harcayacak kadar hayatta kalamazsın. (Bisiklet üstündeyken söylenmiştir.) Not: Bu sözün bisikletten ziyade yaşamla alakası vardır. :) Burada parayı düşünüyorsanız harcayacak kadar hayatta kalamazsınız.
Nefesim kesildi, bu bambaşkaydı! Bana demişlerdi ki; kaleminden kan akmadan şair olamazsın; baterine kan sıçramadan baterist olamazsın. Bu minvalde bir hayalin ya da bir ilginin gergin, psikolojik, (kariyer ve psikoloji) olarak düşmeli kalkmalı bir olgunun başarılı sineması. Tadında ve seyir…devamıNefesim kesildi, bu bambaşkaydı! Bana demişlerdi ki; kaleminden kan akmadan şair olamazsın; baterine kan sıçramadan baterist olamazsın. Bu minvalde bir hayalin ya da bir ilginin gergin, psikolojik, (kariyer ve psikoloji) olarak düşmeli kalkmalı bir olgunun başarılı sineması.
Tadında ve seyir zevki yüksek, duygu ağırlıklı müzikal drama. Saplantılı iki karakterin (oyunculukları ve oyunculara atfedilen senaryo) uyumluluğu ile bu filmi unutulmazlarıma ekledim.
Bir jazz seven ve dinleyen hatta kasetleriyle ayrıca mest olduğum bir müzik türü olması hasebiyle, uzun bir zaman sonra bir eseri "fevkalade" diye kısa bir şekilde ifade edeceğim. Bir zamanlar takıntı ettiğim yazı işlerinde ki o hırsın kurgusal yapıtı olduğu için de ayrı bir yere sahip benim için. Tabi hayatımla ilişkilendirmeye gerek yok, arkanıza yaslanın ve seyrin keyfine varın. "Güzel film. :)"
Eminim bu filmden dolayı jazz dinleyen kitle artmıştır.
Aslında nasıl yazacağımı bilmiyorum, hangi üslup hangi ifade kullanılır hiçbir fikrim yok. Şu üç filmi tek bir yazıyla anlatmak istiyorum, tam orta yerinden konuşur gibi ortanca filmi etiketledim. -Arkadaşımın Evi Nerede? -Ve Yaşam Sürüyor -Zeytin Ağaçları Altında Sinemaya bakış açımı…devamıAslında nasıl yazacağımı bilmiyorum, hangi üslup hangi ifade kullanılır hiçbir fikrim yok. Şu üç filmi tek bir yazıyla anlatmak istiyorum, tam orta yerinden konuşur gibi ortanca filmi etiketledim.
-Arkadaşımın Evi Nerede?
-Ve Yaşam Sürüyor
-Zeytin Ağaçları Altında
Sinemaya bakış açımı değiştirdi, gerçeğin gözlerde okunmasına şahit olarak bitirdim, hatta gözleri seyretmekten çoğu kez filmi izleyemedim.
Çocuk saflığını çocuğun gözünden izlerken kendi çocukluğumu izler gibi oldum. O tekrar eden sözleri duymayışları ve her duymadıklarında daha da konuşmak istemeyişi, o yalnız kalışa şahit oldum.
Yaşam devam ediyor demek dile kolaydır, ama bu filmde bunu diyenler, yaşamın o tarafında yaşarken diyor. Yaşamın o yoksul, garip, ıssız tarafındayken diyor. Oyuncular gerçek hayatın izlerini taşıyor. İşte bu yüzden filme bakış açımı tamamen değiştirdi bu film. Acıyı yaşayanların hislerini görüyoruz. Bu bizi derinlere taşıyor.
Sevgisini öyle güzel dillendiriyor ki, okumuşluğun değil samimiyetin üslubuyla süslüyor. Film akışı öyle içine sürüklüyor ki, orada sevdiği olmadan hayat hiçbir şey taşımıyor. Sadece sevdiği varsa yaşamak isteğine kapılıyor. Hatta o varken yaşamı düşünmeye başlıyor, o varken çalışmak istiyor, o varken yeşeren çiçekleri görüyor, o varken hayal kuruyor, zaten buna kendi hayatlarımızda da şahit oluyoruz; biri varsa biri oluyoruz. Oyuncu sevdiğiyle konuşmak için repliği yanlış söyledikçe yönetmen sakin kalıyor ya, işte orası işte orası insan yanımız. :)
Yönetmen Köker üçlemesini kabul etmiyor diye biliyorum. Ama Köker üçlemesi olarak bilinen bir seri olduğu için bu başlığı kullanarak yazıyorum. En çok etkisi altında kaldığım üçleme serisi oldu, en kısa zamanda tekrar izlemek istiyorum.
---
Sanat demek mutlu ve güzel şeylerin seni etkilemesi demektir. Sanat insanları gençleştirir, onları ihtiyar yapmaz. Evet, hayatta kalmaya devam etmekte bir sanattır. Sanırım her şeyin en yüce sanatı budur, sizce de öyle değil mi? İnsanların çoğu gerçliğin değerini bilmiyor. Yaşlanıncaya kadar öyle. Bundan zevk almayı bilmiyorlar. Ve ölüm gelinceye kadar da, yaşamın değerini bilmiyorlar.
Hiç gerek yok daha fazlasına Zamanı tutmaya Fezaya uçmaya Geride kaldı o günler... Madrigal - Seni Dert Etmeler (Sanki bu dizi için bir eser) --- Filmin sonundaki şiir: Bu odayı ve müziği biz istemedik davet edildik sadece. Bu yüzden, madem…devamıHiç gerek yok daha fazlasına
Zamanı tutmaya
Fezaya uçmaya
Geride kaldı o günler...
Madrigal - Seni Dert Etmeler
(Sanki bu dizi için bir eser)
---
Filmin sonundaki şiir:
Bu odayı ve müziği biz istemedik
davet edildik sadece.
Bu yüzden,
madem karanlık etrafımızda
dönelim yüzümüzü ışığa.
Bolluğa minnettar olmak için
katlanalım zorluklara.
Keyfin tadına varabilmemiz adına
acı verilmiş bize.
Ölümü reddetmemiz için
hayat verilliş bize.
Bu odayı ve müziği biz istemedik,
fakat madem buradayız
dans edelim gitsin.
Deke Simmons.
--
Bu diziyi yapılan bir editten dolayı izledim. Dizideki gibi aslında benzer duygular, başka bir evrende tanıştığım birinin olduğu inancinda bitirdim. En sonunda şefkatli bir teslimiyet ile bana verilmiş... Neyse başka şeyler... :)
Tarkovski'yi Tarkovski yapan filmlerden değildir ama Tarkovkski'yi Tarkovski yapan hayattan izler taşır. Şiirsel anlatımının yanında babası olan Arseni Tarkovski'nin şiirleriyle sinemasını zenginleştirmeyi başarmıştır. Filmi anlam çıkarmak için izlemeyi filmin yarısında bıraktım. Tam o zamandan sonra anlaşılır oldu. Tarkovski'nin hayatından izler…devamıTarkovski'yi Tarkovski yapan filmlerden değildir ama Tarkovkski'yi Tarkovski yapan hayattan izler taşır. Şiirsel anlatımının yanında babası olan Arseni Tarkovski'nin şiirleriyle sinemasını zenginleştirmeyi başarmıştır. Filmi anlam çıkarmak için izlemeyi filmin yarısında bıraktım. Tam o zamandan sonra anlaşılır oldu. Tarkovski'nin hayatından izler taşıdığı için sadece sanki... hani... çocukluk fotoğraflarımıza bakarız ya, sırayla dizilmemiştir, birisi üç yaşında yüzümüze yoğurt bulaşan fotoğrafken diğeri bir yaşındaki anne kucağındaki fotoğrafımızdır. Bizde yirmialtı yaşımızdaki zamandan oraya gider geliriz, işte bu şekilde izlemeye başladığımda filmin kabuğunda içine girdim. Aslında çocuklukta hatırlayabildiği bazı hatıraları zamana bağlı kalmadan gösterdiğini farkettiğimde yönetmenin gördüğü yerden görmeye başladım. Zaman içinde tekrar izlersem başka şeyler görebileceğim bir filmdir. Ve şu şiir okunduğunda Tarkovskiler (Andrei ve Arseni) ile ortak bir yaramız olduğunu hissettim:
İnsanın bedeni tıpki yalnızlık gibi
Kulakları ve gözleri kocaman bulutlar çizer
Artsız arasız ruhumuz ve derinin üstünde
Eldiven gibi giyilmiş yara yara üstüne
Engellerin arasından gökyüzüne yükselir.
Buzdan iradenin ve kuş kanatlarının üstünde
Ve kendi ormanlarının canlı hapishanesinde
Parmaklıkların arasından işitir,
Yedi denizin kükreyen ve parıltılı boru sesini
...
Tarkovski'nin izlenilmesi gereken ilk filmi değildir. Aksi halde yönetmen hakkında kötü bir izlenim uyandırabilir.
Spoiler içeriyor
Sürrealist konusunda başarılı bir yapıt olduğu aşikar, verdiği gizem duygusunu sonuna kadar sürdürebilecek dinamiği fevkalade, oyunculuk muazzam, izleyiciye düşünmesi için zaman ayırma mümkünatı yerinde, diyaloglar doyurucu, hiciv isabetli. Ama; Ben bu filmde bunları değil, insanın canına kast edebilecek alışkanlıkların çıkmazını…devamıSürrealist konusunda başarılı bir yapıt olduğu aşikar, verdiği gizem duygusunu sonuna kadar sürdürebilecek dinamiği fevkalade, oyunculuk muazzam, izleyiciye düşünmesi için zaman ayırma mümkünatı yerinde, diyaloglar doyurucu, hiciv isabetli. Ama;
Ben bu filmde bunları değil, insanın canına kast edebilecek alışkanlıkların çıkmazını gördüm. İlk hicivde sosyete ve şaşaalı oda hayranlığı ile kişinin bunlardan vazgeçemediğini gördüm. Bir ayının bir koyuna dahi zarar vermediğini; insanın insana zarar verdiğini gördüm. Bu kadar küçük odada (dünyada) insan hala birbirinine kumpas kurabiliyor, ölmesini isteyebiliyor, şehvetine karşı koyamıyor... Sadece herkesin gerçekten çıkmak istediğinde, beraber olduklarında, birbirlerine destek olduklarında çıkabilecekleri bir oda. Metafor olarak görüyorum şahsen. İkinci hiciv ise bu sefer kilisede geçiyor, nedense savaşla bitiyor.İlk hicivde burjuvazi yaşam cinayetle sona erecek iken satranç benzetmesi yapılıyor; bildiğimiz hayatı ezbere yaşamak kolaydır, siz olanı tekrar edersiniz, anlık yaşayamazsınız eleştirisini gördüm, çok etkilendim, siz bu ezber hayatı yaşayınız, yerlerinize, satranç karelerine dönünüz der gibi eleştiri vardı. İkinci hiciv ise barış diye toplandığınız kilisede içinizde savaş var dedi sanki. Tabi sosyalist bir konu olduğu için sanırım üzerinde çok durmadı, şahsen üzerinde durmaması da gerekiyordu. İlk eleştiride olanları kilisede hayalgücümüzle görmemiz önemliydi. Dışarı çıkabilmek için birlikte inanmamız gerekiyor, gerçek inanç...? Bu eleştirici insan kendi içine yapacağı için filmde görmek yetmezdi zaten.
Sinemaları kendi bakış açımla görmeyi ve yorumlamayı seviyorum. Burada burjuvazi yaşamı eleştirdiğini görebiliriz. Zamanla kabalaşan insanlar, su konusunda bencillik, kimsenin neredeyse konuşacak bir şeyi olmaması sadece eğlence beraberliği falan, bu liste uzar.
Ayrıca son derece başarılı şekilde insanın derisinin altında sakladığını gösterdiği için kült bir film olur kendisi. Bir Bunuel başyapıtı olarak geçer. Bu yönden izlenmesi sinema severler için önemlidir.
Dediğim gibi, bunların dışında şeyleri görmeyi ve düşünmeyi seviyorum. Bazen alışkanlıklardan çıkamayışı resmettim, bazen dayanışmayı izlenimledim. Bir de şöyle bir eleştiri yapmalıyım diyolaglar sanki fazla komplike olmuş. Bir odadan ayrılamayışın sadece hissel konuşmaları, çıldırışı var. Rasyonel ifade çok az, insanı ideal olarak doyurabilecek bir felsefesi olmasını isterdim. Sadece smokin giymiş eğlenen insanların hiç hayat tecrübesi olmadığını göstermişte olabilir ama o noktada kalan bir insan hiç mi yerli yerinde konuşma yapamaz. Bilemedim doğrusu. Ama o konuşmaları zihnimde kendim ile yaparak sanatsal olarak doydum diyebilirim :) Ama diyalogları yeterli ama sadece eksik. :) İşte size eksik yeterli bir ifade... :)
Muazzam bir karakter oyunculukları, fevkalade ışık, renk, mekan tercihi, yerinde kullanılan kamera açıları, gerçekliğin yankısına uygun senaryo ustalığı, yönetmenin gözden asla kaçmayacak karaktere rol giydirme becerisi ve her zaman olabilecek dahası ile bu film, sanatsal dinamiği ile tekrar izlemem gereken…devamıMuazzam bir karakter oyunculukları, fevkalade ışık, renk, mekan tercihi, yerinde kullanılan kamera açıları, gerçekliğin yankısına uygun senaryo ustalığı, yönetmenin gözden asla kaçmayacak karaktere rol giydirme becerisi ve her zaman olabilecek dahası ile bu film, sanatsal dinamiği ile tekrar izlemem gereken filmlerde yerini almıştır.
Amelie, korkunu ve çekinmeni anlıyoruz, aile öneminden haberdarız, yetersiz hissettirmenin götüreceği kıytı köşeleri görüyoruz; çevredeki insanların tutarsız davranışları yüzünden iradeyi tutamayışımız da aşikar ama sonuç olarak bahaneleri ezmek gerekiyor daha kabaca bahaneleri önemsememek... Daha kibarca söylersem bahaneleri elalemle beraber...!!! Bu elalem kim? ("..." da demek istediğim ikisini beraber Death Valley'de öğle saatlerinde, dibi tutmuş altı çatlak kulpu kırık kazana atıp, en kuru köknar ağaçlarıyla yanan ateşte kaynatıp, tungstenden yapılan kürekle saatlerce karıştırıp kazanla beraber erimeleri izlemek gerek.)
Dominant baskılar ve gösterilmeyen sevgilerin doğurduğu bir çocuk Amelie ve bir gösteri hazırlamış sevgisini zamanla göstererek, ve yola açılmış bir kutu geçmişin hatıralarını başkasına hatırlatmasıyla. İçindeki coşkuyla ve tutkuyla güç aldığı, bir ressamın zarif bilekleriyle bir portresinden aynasına yansıdığı, enginarın kalbiyle kalbinin attığı, yırtık fotoğrafların merakıyla doğan ve bir başkasının ortak yoluna açıldığı bir gösteri hazırlamış, renkli ve kendi gibi bilinmesi biraz zahmetli ama eğlenceli bir yol. Amelie'ya gösterilmeyen sevgiye ithafen zamanla yeşeren keyifli yardımseverlik öyküsü gibi :) Sonsa sevilmek mi var dersin?
Mevzu bazen "güzel haberler okuyup, hayat güzel" diyebilmekte.
Hani ciddi bir satranç oyununda gülerseniz, neden güldüğünüz sorulduğunda "Taktiklerimi saklamak için" diyemediğiniz için gülmeniz hiç beklenmez. Genelde yanlış oyunu yapanlar ciddi bir satranç oyununda gülerler. Böyle ciddi bir müsabakada gülündüğünde rakip tarafından verilen akıllıca bir tepki uzun süre gülmenizi…devamıHani ciddi bir satranç oyununda gülerseniz, neden güldüğünüz sorulduğunda "Taktiklerimi saklamak için" diyemediğiniz için gülmeniz hiç beklenmez. Genelde yanlış oyunu yapanlar ciddi bir satranç oyununda gülerler. Böyle ciddi bir müsabakada gülündüğünde rakip tarafından verilen akıllıca bir tepki uzun süre gülmenizi engeller. O yüzden akıl oyunlarında yüz hatları donuklaşır. Hayatı bu şekilde görenlerin donuk yüzlerinden sebep, ölüm onları zor eşlik edilebilecek bir dansa kaldırıyor. Ama yaşama sevinci olan ve hayatı dans gibi yaşayanlara karşı ölüm, danslarına eşlik ediyor. İşim metaforlaştırmak... 'Metafor-laş-tır-mak' yeni bir terim sayılır :)
Sürekli kendilerine, daha doğrusu kalplerine eziyet eden insanların toplumdan ayrıştırıldıklarında uzaktan görüldüğü kadarıyla bir düz hat üzerinde dans ettiğine şahit olduk. Ne zaman inancın kaba çizgiler üzerinden silindiğini göreceğiz? Ne zaman kendi içimizde ki inanma ihtiyacını farkedeceğiz?
Korku hegemonyasını "yaşama sevinci" ile eleştirme sanatını göstermiş Bergman, psikolojik duyarlılığı bu sefer inanç arayışı ile bütünleyerek insanın dıştan içe ve içten dışa seyrine yol aralamış. Satranç aslında kaba bir mücadele, asıl durum ölüm gibi her zaman yanımızda olanın karşısına yaşamak ile çıkabilmek.
Yaşamayı öğrenene kadar öldüğümüz cansız bedenin yaşam şevki ile dirilmesiyle bütünleşmiş ruhun arayışı içinde olabilir miyiz? Bu soru filmden sonra şahsımca sorulmuş ve geçiştirici bir cevapla: "Ruhumuzun yaşam sorunu yok, o sorunu dünyada biz kurcalayarak edindik. Aslında yaşama sevgisini hep taşıyoruz, ölüm bedensel bir durum ama bu hayatı ölümden ayırmaz diyemeyiz, bu sadece hayatı konumlandırır, yani şu an bulunduğumuz bu hayatı yaşamanın ilmine ve inancına ulaştırır. Bu noktada da herkesin doğru bildiğine inandıran yüksek sesli, huysuz ve uykulu bir sersem olan geveze ve sağır benlik devreye giriyor. İşte onu biraz dinlemez isek;
"Neden insanlar her zaman kendilerine eziyet ediyorlar?"
sorusunu filmde biraz düşünmek isterdik, muhtemelen düşünmüş olurduk.
Kendime yaptığım eziyetleri soyut şekilde görmüş oldum...
Hayatın ve ölümün sessiz ama sürekli ifadelerini hissedebilmemiz temennisiyle, soyut yaşam ve ölümleri gördüğümüzde can dediğimize somut şekilde sarılmanın şevkiyle, eyleme dönüşen aşk hürmetine, yaşama sevincinin daim kuvvetiyle gelen güzel hareketler ve ölümü tebessümle karşılama arzusuyla...
Usta yönetmen Wim Wenders'in şehir ve yol klasiklerinde yerini alabilecek bir eser daha. Yönetmenlerin kendi ruh hallerini herhangi bir filmde gösterebilmelerine hayranım. Konu bakımından sade, mekan seçimi bakımından doğal, oyuncu bakımından ustaca ve yönetmen bakımından hayat dolu bir yapıt. Gerçeklerin…devamıUsta yönetmen Wim Wenders'in şehir ve yol klasiklerinde yerini alabilecek bir eser daha. Yönetmenlerin kendi ruh hallerini herhangi bir filmde gösterebilmelerine hayranım. Konu bakımından sade, mekan seçimi bakımından doğal, oyuncu bakımından ustaca ve yönetmen bakımından hayat dolu bir yapıt. Gerçeklerin olağan dolu gösterisi bir zaman sonra belki kendinizin, ya da bir arkadaşınızın ya da bir komşunuzun hayatını izlermiş gibi tanıdık, samimi ve elinizi uzatsanız yaşamına değecekmiş gibi yakın bir hissiyat içinde bırakabiliyor.
Kendimden izler taşıması nedeniyle baş ucu filmlerimden biri oldu. Arada açıp tekrar izlemeyi gerektirecek çok sebebim var. Minimalist bir yaşam, iş konusunda dikkatli davranışlar, kişisel bakım, bisiklet, kamera, albüm, kitap, kaset, çiçekler, yer yatağı ve göğe bakabilme becerisi...
Filmden aldığım payı ve hissettiklerimi ve düşündüklerimi kendi bakış açımla yazmayı tercih ediyorum ama bu film istisna... Filmden aldığım payı bu sefer yazmayı değil yaşamayı tercih ediyorum. Çoğu filmleri sahne gösterisi izler gibi seyrettim ama bu filmde bir süreden sonra karşımda sanki ayna vardı, yansımalarda kayboldum, gölge oyunlarıyla bütünleştim.
Bu film bazı düşüncelerimi eyleme dönüştürme konusunda yardımcı olmaya başladı. Bazı filmler ve kitaplar kendimi seyretme konusunda yardımcı oluyor. Bu eserler kendimle ortak sır dolu bir lisan konuşmasıyla çok özel bir yerde seyrine devam ediyor. Adeta kendine özel bir dünya: Gösterişsiz, çalışkan, meraklı, ilgili ve saygılı. Özellikle karar verilmiş bir dünya, işte buna hayranım, işte bu özel bir tutkudur!
Sessizleşmiş bir adam her an geçmişin hatıralarıyla uzaklara dalıyor. Psikolojik bir direnç sağlamak için yakınlarına uzak... Geçmişdeki hatalarına karşı affedici olmak için geçmişi unutmaması gerekiyor ve ızdıraplı yaşaması gerekiyor gibi, bana duygusal tepkileri bu izlenimi verdi. Sonuçta yöneten Tarkovski, yüz…devamıSessizleşmiş bir adam her an geçmişin hatıralarıyla uzaklara dalıyor. Psikolojik bir direnç sağlamak için yakınlarına uzak... Geçmişdeki hatalarına karşı affedici olmak için geçmişi unutmaması gerekiyor ve ızdıraplı yaşaması gerekiyor gibi, bana duygusal tepkileri bu izlenimi verdi. Sonuçta yöneten Tarkovski, yüz hatlarını alalede yaptırmaz, gözlerde hikayeler hissedilir. Soru şu; bu geçmişe saplantı olmuş ve şimdiden bağı koparmış olan kahramana geçmişi verilseydi nerede yaşamak isterdi?
Yalanlar elbette güzel gelebilir ama gerçek çarpıcı şekilde insana özeldir; yalanlar ise herkese yakışabilir. Gerçeğin ölü hali, yalana sarılmaktan daha aşk doludur. Eğer insan sevgi istiyorsa, gerçekliğe hayal giydirebilir ama hayale gerçek giydirmek, belki de imkansızdır.
Sinema sanatında en sevdiğim şey, bir anlatıyı geniş boyutlarla anlatması ve bu anlatıyı yaparken -yönetmene göre- görselliğinde anlama bir bütünlük sağlaması. Uzay hakkında gördüğümüz şey belki de bir evin duvarıdır, bilemiyorum. Şiir sanatı da böyledir, masadan bahsedilir ama anlattığı şey dünyadır.
İnsan en sonunda yuvasına dönüp belki de hiç sağlıklı konuşmadığı babasına sarılabilir mi? Gerçeğin kırıcı hali yalandan daha mı?..