Ruslar bir hikaye anlatır. İki eski komünist parti arkadaşı karşılaşır ve biri şöyle der: + Komünizm ile ilgili bize söylenen her şey yalanmış. Diğeri de şöyle der: - Evet, fakat en kötü olanıysa Kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş .."
Başkalarına ne ölçüde borçluyuz ve de onları kırıp dökmeden kendi varoluşumuza nasıl hizmet ederiz. Tanınmış oyun yazarı ve yönetmen 9 dalda Oscar adayı filmi, The Banshees of Inısherin'de bu soruların yanıtlarını arıyor. Usta işi senaryosu, enfes görüntüleri ve mükemmel oyuncuları…devamıBaşkalarına ne ölçüde borçluyuz ve de onları kırıp dökmeden kendi varoluşumuza nasıl hizmet ederiz. Tanınmış oyun yazarı ve yönetmen 9 dalda Oscar adayı filmi, The Banshees of Inısherin'de bu soruların yanıtlarını arıyor. Usta işi senaryosu, enfes görüntüleri ve mükemmel oyuncuları ile son dönemin en iyi yapımlarından bir tanesi.
Son dönemde beni en çok etkileyen yapımlardan birinin adını (Decision To Leave) hayranlıkla izlediğim ve biraz gecikmeli de olsa sinemalarda yeni gösterime giren bir başka film, Martin McDonaugh imzalı ‘The Banshees of Inisherin’ hakkında kaleme aldığım yazımın başlığı olarak kullanmak istedim. İrlandalı ebeveynlerden Londra doğumlu yönetmenin baba ocağı güzel ülkenin eşsiz peyzajını fon aldığı son filmi kederli bir ayrılık kararı üzerinden gelişiyor çünkü. İrlanda’nın az nüfuslu adacıklarından birinde yaşayan altmışlı yaşlardaki Colm Doherty (Brendan Gleeson) bu ücra coğrafyada en iyi dostu olmuş kendinden daha genç Pádraic Súilleabháin‘e (Colin Farrell) bundan böyle kendisi ile görüşmek istemediğini bildirdiğinde, daha net sözlerle ‘seni artık sevmiyorum’ dediğinde Pádraic şaşkınlıkla durumu sorgulamaya başlar. Öyle ya her gün öğleden sonra tam saatinde evinden aldığı ve köyün tek kıraathanesinde siyah biraları arka arkaya devirdiği, şakalaşıp hoşça vakit geçirdiği can arkadaşı hangi nedenle kendisinden uzaklaşmıştır. Yıllanmış dostuna karşı bir garezi olmayan Colm’un gerekçesi çok açıktır: kendisine 12 yıl daha ömür biçmiş yaşlanmakta olan adam, kalan vaktini varoluşunu anlamlı kılacak uğraşlara adama derdindedir. Yakın arkadaşının merkebi ile ilgili şakalarını dinlemek yerine, gelişigüzel çaldığı kemanı ile bestelemeye çabaladığı folk şarkılarını bırakmak ister ardında.
Colm’u belki de en iyi anlayabilecek kişi Pádraic‘in kız kardeşi Siobhán (Kerry Condon) olacaktır. Naif erkek kardeşine sevgi ve şefkatini vermiş olan genç kadın, zekâsı, empatisi ve içinde yaşadığı dar çevreye olan birikmiş öfkesi ile adayı terk ederek anakaraya yerleşme kararı alma arifesindedir. Kısır bir döngü içinde kendi basit hayatından mutlu olan Pádraic ise olan bitene isyan içindedir. Yeni bir arkadaş bulma dürtüsüyle bölgenin en garibanı, köy polisi babasının taciz ettiği genç Dominic (Barry Keoghan) ile yakınlaşmaya çalışır. Alnının ortasına çöken hüzün üçgeni derin bir öfkeye, giderek eski dostundan nefrete dönüşmekte gecikmeyecektir.
Oyunları ülkemiz sahnelerinde de büyük ilgi görmüş 1970 doğumlu McDonaugh, Farrell ve Gleeson ile ilk kez çalıştığı 2008 yapımı ‘In Bruges’ kısa süre içinde unutulmazlar arasına girmişti. Bizde de gösterime giren ‘Yedi Psikopat’ın ardından çektiği Oscarlara boğulmuş 2017 yapımı ‘Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’ ile kendisine bağlanan umutları boşa çıkarmayan mükemmel bir filme daha imza atmıştı. Venedik Film Festivali’nden iki oyuncusu (Farrell ve Condon) ödülle dönen, 9 ana dalda Oscar adayı olan dördüncü uzun metrajında bir kez daha usta işi bir karakter analizine girişiyor. Kendisinden Londralı İrlandalı olarak söz ederken milliyetçiliğe uzaklığının altını çizmekten geri durmuyor bu arada. Nitekim tam 100 yıl öncesinin anakarasında bombalar altında iç savaş hengamesi yaşanırken suyun öte yanındaki uzak adacıkta yaşananlar üzerinden varoluş umutsuzluğuna çare arayan karakterleri aracılığıyla insanoğlunun temel evrensel meselesine parmak basmak asıl amacı.
52 yaşındaki yönetmen pandemi döneminin kıstırılmışlığı içinde bu meseleye fazlaca kafa yormuş. Sözcüsü konumundaki Colm vasıtasıyla günleri sayılı ömrümüzde ‘başkalarına ne ölçüde borçlu olduğumuz’ ve de onları kırıp dökmeden kendi varoluşumuza nasıl hizmet ederiz benzeri soruların yanıtlarının peşine düşmüş, filmin hikâyesi de bu şekilde ortaya çıkmış. Her ne kadar yazarın tanınmış oyun stilini anımsatıyor olsa da, her karakterin kendi öyküsünün lokomotifi olduğu özgün bir senaryodan yola çıkmış. Oyunlarının yalnızca sahnede yorumlanması ve filme alınmaması konusunda hassas olduğunu bildiğimiz sinemacı, filmlerinin sahne oyunlarından çok daha kalıcı olduğunda ısrarlı. Herhangi bir romantik aşk ayrılığının ötesinde gelişen bir platonik kopuşu İrlanda takımadalarının enfes manzarasını fon alarak anlatırken, kumaşı farklı Colm’un evini engebeli ve çamurlu Achill adasına konumlandırmış, donanımsız naif arkadaşının mekânı için ise Inishmore adasının düzlüklerini seçmiş. Değişmez bestecisi Carter Burwell’in arp ve çanlar eşlikli nefis müziğinin eşliğinde 4 mükemmel oyuncusunu büyük bir ustalıkla yönetmiş. Filmin özgün adına gelince, ‘Banshee’ adı İrlanda folklorunda geçen ve tiz çığlıklarıyla bir aile ferdinin öleceğini haberleyen dişi ruhlardan alınmış. Sheila Flitton’ın hayat verdiği köy sakini eksantrik Mrs. Mccormick bu özgür dişi ruhun ete kemiğe bürünmüş halinden başkası değil. ‘Inisherin’ ise McDonaugh’nın bir önceki filminde Missouri eyaletine bağlı Ebbing kasabası gibi kurgu bir mekân. Filmin özgün adını yaratırken her iki kelimenin ses yinelemesinden (aliterasyon) yararlanmak istemiş belli ki. Ülkemizde özgün adının korunarak, filme Türkçe bir isim yakıştırılmamasının nedeni bu olsa gerek .."
Ladri di Biciclette, hem tekniği hemde sinematografik estetiği bakımından İtalyan Yeni-Gerçekçilik akımının simgesi olarak kabul edilir. Filmde, yönetmen İkinci Dünya Savaşı sonrasında fakirleşmiş Roma şehrinin içerisinde var olma mücadelesi veren işçi sınıfının sıradan yaşamı gözler önüne serilmektedir. Benzersiz bir yalınlıkla,…devamıLadri di Biciclette, hem tekniği hemde sinematografik estetiği bakımından İtalyan Yeni-Gerçekçilik akımının simgesi olarak kabul edilir.
Filmde, yönetmen İkinci Dünya Savaşı sonrasında fakirleşmiş Roma şehrinin içerisinde var olma mücadelesi veren işçi sınıfının sıradan yaşamı gözler önüne serilmektedir.
Benzersiz bir yalınlıkla, zor iş bulan işsiz birinin bisikletinin çalınması dramatik bir şekilde anlatılmaktadır. Çekimleri baştan sona kadar siyah-beyaz olarak gerçekleştirilmiştir.
İtalyan hükümetinin İtalya'yı kötü tanıttığı gerekçesiyle bir dönem gösterimini yasaklağı bir filmdir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yaşanan sefalet çıplaklıkla gözler önüne serilmektedir.
Filmde yer alan tüm oyuncular tamamen amatördür. Çekimlerin tamamı herhangi bir stüdyo olmadan Roma şehrinin içinde gerçekleşmiştir.
Yalın anlatım dili ve sinematografinin eşsiz güzelliği mükemmel bir film oluşmasına yol açmıştır.
Film, gösterime girdikten günümüze kadar geçen süreçte dünyanın farklı yerlerinden yüzlerce sinemacıyı etkilemiştir.
Ülkemizde ise birçok sinemacıyı etkilemesinin dışında birçok defa hem İstanbul Film Festivali'nde hem de farklı film festivallerinde gösterimleri yapılmıştır. TRT 2, Kanal 6 kanallarında da yayımlanmıştır.
Birçok ülkede kilise sahnesi din propagandası yapılıyor gerekçesiyle sansürlenmiştir.
Filmdeki çocuk, hep varolması gereken umudu, insan vicdanını, hoşgörüyü, sağduyuyu, iyi niyeti, saf insan ilişkilerini, temiz ahlakı sembolize etmektedir.
Çekimleri ile birlikte oyunculuk yönüyle de çığır açan film, konusu ise seyircisinin algılamasına göre farklı yorumlanabilmektedir.
Hem toplumsal hemde bireysel mesajlarla doludur. Her sahnesinin her planı ayrı bir sinematografik şölen niteliğindedir.
Ayrıca filmde Türkiye-İtalya arasında benzerlikler görülebilmektedir. Filmi izlemeyenler bu bakış açısıyla tekrar izleyebilir, izlemeyenlerde bu bakış açısıyla tekrar izleyebilirler.
“Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan…devamı“Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene’ler.”
Değirmen – Sabahattin Ali .. 📝
Psikolojik bir drama filmi olan La Notte 1963 yılında ülkemizde gösterilmiş, 1971'de Sinematek Derneği'nde ikinci gösterimi gerçekleştirilmiştir. Filmin müziklerini Giorgio Gaslini yapmıştır. Yönetmenin "İletişimsizlik Üçlemesi" adı verilen üç filminden ikincisidir. Diğer film ise L'Eclisse (Batan Güneş) filmidir. Michelangelo Antonioni, tüm…devamıPsikolojik bir drama filmi olan La Notte 1963 yılında ülkemizde gösterilmiş, 1971'de Sinematek Derneği'nde ikinci gösterimi gerçekleştirilmiştir. Filmin müziklerini Giorgio Gaslini yapmıştır.
Yönetmenin "İletişimsizlik Üçlemesi" adı verilen üç filminden ikincisidir. Diğer film ise L'Eclisse (Batan Güneş) filmidir.
Michelangelo Antonioni, tüm filmlerinde farklı oyunculara yer verirken Monita Vitti'ye tüm filmlerinde yer vermiştir.
İtalya'nın Milano şehrinde bir cumartesi öğleden sonrasında başlayan ve pazar günü sabaha karşı sonlanan La Notte filmi, evli bir entelektüel çiftin yaşamından kesiti anlatır.
1966 senesinde ülkemizde Bilgi Yayınevi tarafından Ülkü Tamer'in çevirisiyle filmin bir senaryo kitabı da yayımlanmıştır.
İnsanoğlunun duygularının belirsizliği, yaşadığı bulanımlar, yalnızlık, ölüm, gerçeğin bilinmeyen yüzünün anlatıldığı filmdir. Filmi iki farklı bölüme ayırıp öyle okumak gerekir.
İlk bölümde genellikle dış etkenlerler tarafından dayatılan tedirginlik, kaygı, her geçen gün anlamsızlaşan hayat ve insan zihninin iletişimsizlik hali vardır.
Filmin ikinci bölümünde ise insan zihninde oluşan kaygıdan kaçış yolları aranır. Bireyin kendi çıkmazlarından bahsetmektedir.
1961 yılında Berlin Uluslararası Film Festivali'nde "Altın Ayı" ödülünü kazanmıştır.
1950'li yılların sonuna doğru İtalya ulusal sinemasında yenilenmenin sembolü niteliğindeki filmlerden birisidir. Yenilenmenin sembolü olan diğer filmler ise Michelangelo Antonioni'nin L'avventura ve Luchino Visconti'nin Rocco e i Suoi Fratelli isimli sinema filmleridir. 1960 yılında Cannes Film Festivali'nde ''Altın Palmiye'' ödülü…devamı1950'li yılların sonuna doğru İtalya ulusal sinemasında yenilenmenin sembolü niteliğindeki filmlerden birisidir. Yenilenmenin sembolü olan diğer filmler ise Michelangelo Antonioni'nin L'avventura ve Luchino Visconti'nin Rocco e i Suoi Fratelli isimli sinema filmleridir. 1960 yılında Cannes Film Festivali'nde ''Altın Palmiye'' ödülü almıştır. Film Modern Roma şehrinin yozlaşan şehir kültürüne, ahlaki çöküntülerine ironik göndermeler nedeniyle Vatikan tarafından yasaklanması istenmiş fakat halkın beğenisiyle elde ettiği sanatsal başarılardan dolayı yasaklanmaktan ve sansürlenmekten kurtulmuştur. Roma ile bütünleşmiş bir sinema filmidir. Günümüzde dahi Roma şehrinin her yerinde filme dair bir yazı, resim, grafitti, karikatür, duvar yazılaması bulunmaktadır. Şehrin sembolü haline gelmiş sanat eserlerinden birisidir. Film, orta sınıf taşra bir ailenden çıkıp Roma şehrine gelen Marcelo karakterinin hikayesi anlatılır. Yönetmen Fellini'nin kendine has üslubuyla filmleştirdiği hikayesi ile vücut bulmul olan toplumsal çürüme, toplumsal yozlaşma, şehirdeki ahlaki çöküntü, magazin gazetecisi üzerinden anlatılmaktadır. Film, renkli gibi görünmesine rağmen siyah beyaz olarak çekilmiştir. Filmde kullanılan Roma görüntüleri olağanüstü bir sinematografiye sahiptir. Roma tanıtım filmi kıvamındadır diyebiliriz. Film boyunca çürümüş medya ve toplum eleştirisi ile karşılaşıyorsunuz. İtalyan sinemasındaki ilk 180 dakikalık filmidir. Filmin 60 yıllık bir marzisi vardır bu yüzden filmi izlerken o günün şartlarını düşünüp izlemek gerekmektedir. Genel kültürle ilgili olarak; Paparazzi kelimesinin anlamı, Roma şehrindeki Aşıklar Çeşmesi'nin sıradışı hikayesi film de yer almaktadır. Geleneksel anlatım tarzının dışında oldukça yenilikçi bir film olan La Dolce Vita çok katmanlı ilerlemektedir. Tüm bu katmanlardan farklı izleyiciler farklı yorumlarda bulunabilmektedir. Filmin ilerleyişi ve anlatım dili zaten buna izin vermektedir. Amerikalı yönetmen Woody Allen'nın 1998 yapımı olan ''Celebrity'' sinema filminin iskeletini bu filmden almış ve Hollywood Sineması için güncellenmiş versiyonunu çekmiştir. ''Celebrity'' filmi de La Dolce Vita gibi bir başyapıt olmasa bile keyifle izlenebilecek bir filmdir.
Film, özellikle modernleşme adı altındaki yalnızlaşmayı anlatıp sembolik bir dille eleştirmektedir. Siyah-beyaz çekilmiş bir film olmasına rağmen Akdeniz'i güzel gösteren sahneleri vardır. Uluslararası film festivallerinde ve yarışmalarda "The Adventure" ismiyle gösterilmiştir. L'avventura filmiyle aynı yıl gösterime giren bir başka İtalyan…devamıFilm, özellikle modernleşme adı altındaki yalnızlaşmayı anlatıp sembolik bir dille eleştirmektedir. Siyah-beyaz çekilmiş bir film olmasına rağmen Akdeniz'i güzel gösteren sahneleri vardır.
Uluslararası film festivallerinde ve yarışmalarda "The Adventure" ismiyle gösterilmiştir.
L'avventura filmiyle aynı yıl gösterime giren bir başka İtalyan yönetmen Federico Fellini'nin "La Dolce Vita" ve Fransız yönetmen Jean-Luc Godard'ın "A bout de Souffle" ile birlikte sanat sinemasında yeni bir akım başlattılar.
Yönetmenin "İletişimsizlik Üçlemesi" adını verdiği serinin ilk filmidir. Üçlemenin diğer iki filmi ise 1961 yapımı "La Notte" ve 1962 yapımı olan L'eclisse'dir.
Filmde toplum içindeki burjuva bireyinin sıkışmışlığı, izalasyonu ve yalnızlığı üzerine çekilmiş roman derinliğinde bir sinema filmidir.
Antonioni'nin hayranı olduğu bilinen Amerikalı usta yönetmen Martin Scorsese'in etkilendiği ve en gözde filmidir. Yalnızlığı imgeleyen ve yabancılaşmayı sinemamıza kazandıran filmdir.
Filmde yönetmen tarafından gösterilen manzaralar, doğanın sesi, binalar, heykeller, sanat eserleri, kullanılan kıyafetler özenle seçilmiştir.
Sinematik olarak görsel bir şölen niteliğindedir. Türkçe adı bazı kaynaklarda "Macera" bazı kaynaklarda ise "Serüven" diye geçmektedir;fakat beklenenin aksine filmde bir serüven (macera) yoktur.
İtalya'da pirinç üretimi ile ünlü Po Vadisi'nde pirinç tarlalarında çalışan işçilerin yaşamlarının anlatıldığı filmdir. Konusu işçilerin hayatında yer alan hırsızlık, aşk, karmaşık ilişkiler, cinayet ve ihanet üzerine kurulmuştur. Film, İtalyan Neo realismo akımının kült filmleri arasında gösterilmektedir. İçerisinde metaforlar, alt…devamıİtalya'da pirinç üretimi ile ünlü Po Vadisi'nde pirinç tarlalarında çalışan işçilerin yaşamlarının anlatıldığı filmdir.
Konusu işçilerin hayatında yer alan hırsızlık, aşk, karmaşık ilişkiler, cinayet ve ihanet üzerine kurulmuştur.
Film, İtalyan Neo realismo akımının kült filmleri arasında gösterilmektedir. İçerisinde metaforlar, alt metinler bulunan zengin bir melodram yapısına sahiptir.
Ülkemizde daha önce Kanal 24 ekranlarında yayımlanmıştır. Filmin içeriğini yeşilçamdan kesitlere, saykodelik western kuşağından esintilere, Fransız sineması ve Brezilya sinemasının karışımı aşk hikayeleriyle ilişkilendirebilirsiniz.
Anlatım dili olarak ağır sayılabilecek bir siyah beyaz renklere sahiptir. Riso Amaro filmi için İtalyan sinemasının "Susuz Yaz"ı, yönetmen Giuseppe De Santis içinde İtalyan sinemasının "Metin Erksan"ı diyebiliriz.
Her iki filmin kendilerine özgün yanları vardır. Fakat kullandıkları anlatım diline ek olarak taşrada yaşayan işçi-köylü sınıfı arasındaki rekabet ve mülkiyet ilişkisi gibi konuları işlemeleri benzerdir
İtalyan yönetmenin ikinci filmi olan Cinema Paradiso, yayımlandığı zamandan bu yana İtalya başta olmak üzere dünya sinemasının klasikleri arasındadır. Film, sinema perdesinin büyüsünü ve filmlerin hayatımızdaki doldurulmaz yerini saf bir şekilde anlatmaktadır. Filmin müzikleri olağanüstüdür. Müziklerini yapan Ennio Morricone, 500'den…devamıİtalyan yönetmenin ikinci filmi olan Cinema Paradiso, yayımlandığı zamandan bu yana İtalya başta olmak üzere dünya sinemasının klasikleri arasındadır.
Film, sinema perdesinin büyüsünü ve filmlerin hayatımızdaki doldurulmaz yerini saf bir şekilde anlatmaktadır. Filmin müzikleri olağanüstüdür.
Müziklerini yapan Ennio Morricone, 500'den fazla sinema filminin müziğine imzasını atmış bir efsanedir.
Cinema Paradiso için hazırlanmış olan "Love Theme" ve "For Elena" eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir dramın notalarla canlandırılmış halleridir.
Ülkemizde çekilen ve vizyona giren "Vizontele", "Neden Tarkovski Olamıyorum" ve "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" sinema filmlerinin bu filmden esinlenerek çekildiğini düşünüyorum.
Dünyanın birçok ulusal televizyon kanallarında ve ülkemizde TRT kanalında yayımlanmıştır. Türkiye'de yaşayan herkesin izlediğinde etkileneceğini düşündüğüm bir film.
Bunun sebebinin kaynağı da Akdeniz toplumu olmamızdır. Orijinal adı Nuovo Cinema Paradiso olan filmin içinde Federicco Fellini'nin "Roma" filminden Lumiere Kardeşlerin filmlerine kadar birçok gönderme ile doludur.
Ayrıca içerisinde sinema sevgisine, sinema tarihine, sinemanın insan hayatıyla ilişkisine, sansüre, aşka, hristiyanlığa dair ince ayrıntılar barındırmaktadır.
Sinemanın teknik olarak geldiği noktayı ve sinema salonlarının kültürel açıdan o dönemki konumunu en iyi anlatan, bunu da gösterirken de izleyenlere gerçek aşkın yalnızca filmlerde olabileceğini anlatan filmlerdendir.
70'ler Amerikan sinemasına yön vermiş sinemacılardan Steven Spielberg'in özyaşamsal öyküsünü anlattığı izlemesi oldukça keyifli bir yapım. Steven Spielberg 70’li yılların Amerikan Sineması’na yeni ufuklar açan öncü yönetmenlerden biridir. İlerlemiş yaşına rağmen düzenli film çekmeyi sürdüren sinemacı, ilk gençlik yıllarının anıları…devamı70'ler Amerikan sinemasına yön vermiş sinemacılardan Steven Spielberg'in özyaşamsal öyküsünü anlattığı izlemesi oldukça keyifli bir yapım.
Steven Spielberg 70’li yılların Amerikan Sineması’na yeni ufuklar açan öncü yönetmenlerden biridir. İlerlemiş yaşına rağmen düzenli film çekmeyi sürdüren sinemacı, ilk gençlik yıllarının anıları ile yüklü ‘West Side Story’nin hemen ardından ne zamandır kafasında olan öznel hikâyesini anlatmak istemiş. Annesi Leah ile babası Arnold’a adanmış Fabelmanlar / The Fabelmans’ onun görsel anı defteri olmuş. Sevinciyle hüznüyle kendi geçmişi ile hesaplaşmaya ancak onları yitirdikten sonra cesaret edebilmiş. Film 6 yaşındaki Steven’ın (filmde Samuel) sinemayla ilk tanışması ile başlıyor. Her sinema tutkunu için büyülü bir hatıradır bu. Şimdinin operası olan Süreyya Sineması’nda ‘Kırmızı Balon’ (Albert Lamorisse, 1956) ile içime düşen sinema ateşi, usta sinemacı için aynı yaşlarda ‘The Greatest Show on Earth’ (1952) ile kıvılcım almış. Sinematografinin özüne ilişkin ilk bilgileri parlak elektronik mühendisi babasından alıyor Sam. Minyatür arabası ile babasına sipariş ettiği oyuncak treni çarpıştırmak suretiyle filmin onu çok etkileyen kaza sahnesini evdeki amatör kamerayla yeniden çekmeye girişiyor.
Samuel’in kamera ile coşkulu birlikteliği büyüme yıllarında devam ediyor. Takip eden 12 yıllık zaman diliminde, gelişmekte olan bilgisayar sektöründe aranan bir eleman haline gelecek olan babaya sunulan yeni iş teklifleri ile aile önce Phoenix, Arizona daha sonra Kuzey Kaliforniya’ya göç ediyor. Ancak güneyin WASP (beyaz, anglo-sakson, protestan) Amerikan çevresinde içe dönük ve gösterişsiz Yahudi çocuk, liseli gençlerin zorbalığı ile baş etmeye çalışacak, amatörce çektiği okul gezisi filminin çarpıcılığı antisemitik alaycı şakaların son bulmasını sağlayacaktır.
Fabelmanlar’ın merkez hikâyesi sinemacının annesi ile paylaştığı sırrı üzerinden ilerliyor. Babanın çalışma arkadaşı, ailenin yakın dostu, çocukların Bennie amcası ile annesi arasında filizlenen gizli aşkı sezse de görmezden gelen Sam, kamp gezisinde çektiklerini kurgularken sinema hakikati tüm çıplaklığı ile gözleri önüne seriyor. Kamera saklı köşelerde neredeyse el ele dolaşan, sevgiyle şakalaşan çifti, annenin aşık bakışlarını kaydetmiştir. Derin bir arkadaşlık ile beslenen masum bir sevdadır bu. Anne Leah (filmde Mitzi) dünyanın en saygılı, en zeki, en nazik, en bilge, en sabırlı insanı olarak tarif ettiği kocasına ne olursa olsun evli kalacağını, çocuklarını düşüneceğini ve bencil davranmayacağını söyler oğluna. Öte yandan onu tutkularının izini sürmeye teşvik etmekten geri durmaz. Aile ve Sanat’ın insanı iki parçaya böldüğünü çok iyi bilen genç kadın, başarılı piyano kariyerini ve dans tutkusunu bir kenara bırakmış, ailesi ve üç çocuğu için hayallerini iptal etmiştir. Ama oğluna ‘git istediğini yap’ özgürlüğünü sunmaktan kaçınmaz. Sanat ona toplumda taçlandıracak ama kalbini de yerinden sökecek ve onun yalnız kalmasına neden olacaktır belki de.
Sinemacının ‘E.T.’den ‘Close Encounters of the Third Kind’a bir çok filmine filme sızmış ebeveyn ya da dağılmış aile bireylerinin dertlerine dair meseleler gelir aklımıza. Ona hiç büyümek istemeyen Peter Pan’ı anımsatan, ebeveynden çok arkadaş olmuş annesi ile ilişkisi sinemanın etkileyici gücü ile dile gelir. Annenin kamp gezisinde karanlıkta araba farının ışığında coşku ile dansettiği bölüm, ya da genç Samuel’in Mitzi’nin piyanoda çaldığı Bach ezgisi (BWV 974 Re minör konçerto, adagio bölümü) eşliğinde aşık çiftin masum sırrını keşfettiği kurgu sekansı filmin unutulmayacak sahnelerinden bir kaçı olarak hafızalara kazınır. Genç sinemacının efsanevi yönetmenlerden John Ford’un huzuruna çıktığı ve ondan altın değerinde öğüt aldığı bir diğer otobiyografik sahne ise paha biçilmez güzelliktedir.
Spielberg’in 2017’de kaybettiği annesini (muhtemel Oscar adayı) Michelle Williams, 2020’de 103 yaşında yitirdiği babasını Paul Dano başarı ile canlandırmış. Kısa ama büyüleyici Ford kompozisyonunda bir diğer sinema ustası David Lynch’e yeniden hayran oluyoruz. Filmi sırtlayan genç Samuel’de Gabriel LaBelle gelecek için umut vaad ederken, Bennie amcada Seth Rogen, eksantrik Boris dayıda Judd Hirsch gönül çelici performanslar sunuyor. Spielberg’in senaryosunu tanınmış oyun yazarı Tony Kushner ile birlikte yazdığı, sadık çalışma arkadaşları Janusz Kaminski’nin görüntülediği, John Williams’ın müziklerini yaptığı ‘Fabelmanlar’ kamera tutkunlarını cezbedici, etkileyici bir sinefil filmi olarak ilgiyi hak ediyor.