Danimarkalı yönetmen May el- Toukhy ’in ikinci uzun metrajlı filmi Dronningen dünya prömiyerini Sundance'da yaptı ve Dramatik Dünya Sineması kategorisinde en iyi film ödülünü aldı. Transilvania Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Yönetmenlik ve Göteborg Film Festivali'nde En İyi İskandinav Filmi…devamıDanimarkalı yönetmen May el- Toukhy ’in ikinci uzun metrajlı filmi Dronningen dünya prömiyerini Sundance'da yaptı ve Dramatik Dünya Sineması kategorisinde en iyi film ödülünü aldı. Transilvania Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Yönetmenlik ve Göteborg Film Festivali'nde En İyi İskandinav Filmi gibi ödüller kazandı.
Dronningen bir güç, tutku ve inkar hikayesi , aynı zamanda çok hassas ve tabu olan bir konuya değindiği için özel ve cesur bir film.
Açılışta Danimarka’nın nefes kesici ormanlarında , köpeğiyle yürüyüşten dönen orta yaşlı güzel bir kadın olan Anne’i (Trine Dyrholm) görüyoruz .Doktor kocası ve iki kızıyla birlikte, modern İskandinav mimarisine sahip çarpıcı güzellikte bir kırevinde yaşayan Anne şiddete ve istismara uğrayan gençler için çalışan başarılı ,hırslı , gözüpek bir avukat.Pek çok insanın hayalindeki yaşama sahip gibi görünüyor.
Peter’in ilk evliliğinden İsveç’te annesi ile yaşayan sorunlu bir genç olan oğlu Gustav’ın ,onlarla birlikte yaşamak için yanlarına taşınmasıyla bu rutin ve sakin hayat yavaş yavaş değişiyor.Baba oğul arasındaki donuk ilişkiye karşın Anne , sorunlu çocuklarla çalışmanın getirdiği yetkinlikle Gustav’ la yakınlaşıyor . Bu pozisyonu aile içi güç dinamiklerinde öne geçmek için bir fırsat olarak gördüğü bile düşünülebilir. Yaşanan sıkıntılı bir olayı kocasına aktarmadığı da düşünüldüğünde…
Üvey anne /oğul ilişkisi Anne’in Gustav’ı baştan çıkarmasıyla erotik bir ilişkiye dönüşüyor. İlişkiye başlayan da bitiren de Anne .İlişkinin neden ve nasıl geliştiğiyle ,kendisiyle değil, başlatılma bitirilme dinamikleri ve sonrasında gelişen süreçle ilgili filmimiz.
İnsana dair yüzlerce soru üretiyor. Yaşamında ,tacize ve şiddete uğrayan ,travma geçiren çocukları korumak için mücadele veren , bir kadın nasıl olur da bir çocuğu mağdur edebilir?
Nasıl olur da kendisini cinsel tacizin faili olarak göremez?
Dönüşü olmayan , korkunç hatalar yapan insan ,kendini , statükosunu korumak için ne kadar ileri gidebilir?
Kurgu dünyasında , yakın zamanda izlediğimiz Joker filminde olduğu gibi kötünün içindeki iyilik araştırmasına daha sık rastlıyoruz bu filmde olduğu gibi “iyi”nin içindeki kötülük hikayesi nadiren rastladığımız bir durum ve bence kıymetli.
Filmlerde ensest yeni bir konu değil .bu “ilişkinin” pek çok tonu var,ama sadece anneler/üvey anneler ve oğullar/üvey oğullar için Louis Malle’nin Le Souffle au Couer (1971) ve Bernardo Bertolucci’nin La Luna (1979) filmleri öne çıkanlardan.Yönetmen bir röportajında medyada Anne / Oğul ilişkisinin ,Baba/Kız ilişkisine nazaran , romantikleştirilmeye meyilli olunduğunu,baştan çıkarma dinamiklerini araştırma isteğiyle çalışmaya başladıklarını söylüyor.Feminist bir yönetmenden böyle bir filmin gelmesi iddialı.
Ve filmle ilgili en büyük övgü Trine Dyrhol’me , sıradan olma riskini taşırken onun varlığı ve cesur oyunculuğu filmi yukarı çekiyor izlediğim en iyi performansı güzel oyuncunun.
Sonuç olarak bu sıradışı film seyirciden etiketlerin ,klişelerin dışında düşünmesini , önyargılardan uzak durmasını istiyor ,izlemenizi öneririm ,pişman olmazsınız.