* Everything good or bad that has occurred in my life has been predictable and inevitable, especially the choices and actions that have made sure I am now utterly alone. * One thing I do know about death. The “better”…devamı* Everything good or bad that has occurred in my life has been predictable and inevitable, especially the choices and actions that have made sure I am now utterly alone.
* One thing I do know about death. The “better” the person, the more loving and happy and caring, the less of a gap that person’s death makes.
* Her smile, though, no, it was her laugh, a dusky, deep cascading laughter that caught the joy, implied and mocked the sorrow in every joy.
* If there is ever anything you want to know, you just ask me and we'll find the answer in a book."
This was a wonderful thing to hear and I believed her.
* ...well, I guess it is natural when one is dying to sort of sum up what has mattered, what has been beautiful.
A manuel for cleaning women
Whate'er its mission, the soft breeze can come To none more grateful than to me; escaped From the vast city, where I long had pined A discontented sojourner: now free, Free as a bird to settle where I will. William…devamıWhate'er its mission, the soft breeze can come
To none more grateful than to me; escaped
From the vast city, where I long had pined
A discontented sojourner: now free,
Free as a bird to settle where I will.
William Wordsworth
Romantik Dönem şairleri, yazarları, kritikleri incelemelerimize devam ederken okulda yarın olacak İngiliz Edebiyatı ilk vizesi çatıp geldi.
En azından ilgimi çekmesi ve ‘relatable’ olmasıyla çalışmak daha az can sıkıcı oluyor.
Tutkunun çağı; gerekçelendirmelerden-açıklamalardan, endüstrileşmekten, kurallardan, standartlardan, kısıtlamalardan kurtulmuş olmasıyla asla eskimeyen bir uyanış edebiyat tarihinde.
Hayal gücünü, çocuk masumiyetini, doğanın estetiğini, geçmişin izlerini, mistik-grotesk ögeleri, melankoliyi, bireyciliği, otoriteye başkaldırıyı, insan haklarına dair merakı ve girişimleri, öznelliği yüceltmesiyle her bakımdan teselli edici.
Mantığın ulaştıramayacağı yerlere yoğun duygularla varılabilir. Ama bu destinasyon her zaman pek hayırlı olmayabilir, özkıyımı beraberinde getirmek gibi. Ay pardon bu da ayıplı bir kelimeydi değil mi? İntihar ve dürtüsellik tabu olgulardı pardon efenim :)
Vizelerin ağzında oturmuş mental çöküşümü yaşarken biraz da romantikler sağolsun utanmadan sıkılmadan gizdökümcü yazı denemeleri yapabiliyorum kendimi bir şey sanıp telefonumun notlar’ında.
Orada daha özgürüm.
İntihar fikrine aşık olduğumu falan “itiraf” edebiliyorum.
Cioran gibi sadece “fikir” düzeyinde kalması da temennim.
Benim Plath ve Sexton ile bağdaştırdığım gizdökümcülük üzerine birkaç web sayfasından açıklamalar getireyim ki herkesin kafasında bir şema oluşsun, muhtemelen daha önce de incelemişimdir ve onlarca gönderi altında kaybolmuştur:
-Gizdökümcü şairler, ki İngilizce olarak “confessional” terimini kullanıyoruz, şiirdeki anlatıcı karakteri ortadan kaldırarak kişisel bir “ben” olarak var olurlar. Yazdıkları şiirde güttükleri retorik, adeta bir “günah çıkartma” ritüeline benzer.
-Gizdökümcü şairler, kendi şiirlerinde Romantik şairlerden ve onlardan önceki otobiyografik şairlerden daha tabulaşmış konuları işliyorlar. Alkol, seks, uyuşturucu, depresyon, intihar…
Bit my pretty red heart in two.
I was ten when they buried you.
At twenty I tried to die
And get back, back, back to you.
I thought even the bones would do.
Sylvia Plath, Daddy
-Politik arka planın da etkisi çok büyük elbette. Soğuk Savaş ve nükleer silahlar gibi konuların gündem olduğu bir dönemde ev hayatı güzellemesine bir cevap niteliğinde şiirler yazıyorlar aslında. Bakın, biz evdeyiz, evimizde bile mutlu değiliz.
Gizdökümcü şairlerin bir diğer özelliği de şiirlerinin büyük ölçüde birbirlerine benzemesi. Modernist şiirlerin büyük çoğunluğu için bunu söyleriz aslında ama Gizdökümcülük işlerini okuduğunuzda eğer şairlere pek aşina değilseniz, örneğin Sexton ile Plath’in şiirlerini birbirine karıştırmanız çok normaldir. Zira bu insanlar hem Modernist, yani kafiye düzenidir, ölçüsüdür falan hak getire, hem de Gizdökümcü.
Nick and the Candlestick BY SYLVIA PLATH I am a miner. The light burns blue. Waxy stalactites Drip and thicken, tears The earthen womb Exudes from its dead boredom. Black bat airs Wrap me, raggy shawls, Cold homicides. They weld…devamıNick and the Candlestick
BY SYLVIA PLATH
I am a miner. The light burns blue.
Waxy stalactites
Drip and thicken, tears
The earthen womb
Exudes from its dead boredom.
Black bat airs
Wrap me, raggy shawls,
Cold homicides.
They weld to me like plums.
Old cave of calcium
Icicles, old echoer.
Even the newts are white,
Those holy Joes.
And the fish, the fish—
Christ! they are panes of ice,
A vice of knives,
A piranha
Religion, drinking
Its first communion out of my live toes.
The candle
Gulps and recovers its small altitude,
Its yellows hearten.
O love, how did you get here?
O embryo
Remembering, even in sleep,
Your crossed position.
The blood blooms clean
In you, ruby.
The pain
You wake to is not yours.
Love, love,
I have hung our cave with roses,
With soft rugs—
The last of Victoriana.
Let the stars
Plummet to their dark address,
Let the mercuric
Atoms that cripple drip
Into the terrible well,
You are the one
Solid the spaces lean on, envious.
You are the baby in the barn.
Stopped Dead by Sylvia Plath A squeal of brakes. Or is it a birth cry? And here we are, hung out over the dead drop Uncle, pants factory Fatso, millionaire. And you out cold beside me in your chair. The…devamıStopped Dead by Sylvia Plath
A squeal of brakes.
Or is it a birth cry?
And here we are, hung out over the dead drop
Uncle, pants factory Fatso, millionaire.
And you out cold beside me in your chair.
The wheels, two rubber grubs, bite their sweet tails.
Is that Spain down there?
Red and yellow, two passionate hot metals
Writhing and sighing, what sort of a scenery is it?
It isn't England, it isn't France, it isn't Ireland.
It's violent. We're here on a visit,
With a goddam baby screaming off somewhere.
There's always a bloody baby in the air.
I'd call it a sunset, but
Whoever heard a sunset yowl like that?
You are sunk in your seven chins, still as a ham.
Who do you think I am,
Uncle, uncle?
Sad Hamlet, with a knife?
Where do you stash your life?
Is it a penny, a pearl—
Your soul, your soul?
I'll carry it off like a rich pretty girl,
Simply open the door and step out of the car
And live in Gibraltar on air, on air.
Mirror by Sylvia Plath I am silver and exact. I have no preconceptions. Whatever I see I swallow immediately Just as it is, unmisted by love or dislike. I am not cruel, only truthful‚ The eye of a little god,…devamıMirror by Sylvia Plath
I am silver and exact. I have no preconceptions.
Whatever I see I swallow immediately
Just as it is, unmisted by love or dislike.
I am not cruel, only truthful‚
The eye of a little god, four-cornered.
Most of the time I meditate on the opposite wall.
It is pink, with speckles. I have looked at it so long
I think it is part of my heart. But it flickers.
Faces and darkness separate us over and over.
Now I am a lake. A woman bends over me,
Searching my reaches for what she really is.
Then she turns to those liars, the candles or the moon.
I see her back, and reflect it faithfully.
She rewards me with tears and an agitation of hands.
I am important to her. She comes and goes.
Each morning it is her face that replaces the darkness.
In me she has drowned a young girl, and in me an old woman
Rises toward her day after day, like a terrible fish.
Realistik olmayan izleme-okuma listeleri, arşivciliğimin sonucu binlerce birikmiş olup geri dönülüp bakıldığında acı verici fotoğraf, öğrencilik hayatıyla ve sürekli sınanmak yoluyla uyarılmış bir beyin, kendini kendine acındıran bir öz yaşam hikayesi ile gece yarısı raf’ı açtım. Hala Ted Hughes-Doğumgünü Mektuplarını’nu…devamıRealistik olmayan izleme-okuma listeleri, arşivciliğimin sonucu binlerce birikmiş olup geri dönülüp bakıldığında acı verici fotoğraf, öğrencilik hayatıyla ve sürekli sınanmak yoluyla uyarılmış bir beyin, kendini kendine acındıran bir öz yaşam hikayesi ile gece yarısı raf’ı açtım.
Hala Ted Hughes-Doğumgünü Mektuplarını’nu okuyorum. Vizeler için spiral çizercesine çalışmaktan kafamı; tuttuğum notlar gibi alelade taşıyorum.
Nereye konumlandıracağımı bilemediğim bir sürü çöp bilgi, geçmişime dair bir sürü kanıt var bu gece beni bu kadar tetiklenmiş hissettiren.
Galerimde gezmek her zaman gerçek hayattan geri düşüren bir şey olmuştur.
Zehir dillendirilmeli ve devinim halinde olmalı.
O yüzden histerimi buraya kaydediyorum.
Ted Hughes’tan bir alıntıyla:
O günlerde
anlamamıştım
nasıl kafanın içinde
oradan oraya savrulan ölümün bir yere konması gerektiğini,
sonra da başka bir yere ve hareket halinde tutulması gerektiğini
ve dillendirilmesi gerektiğini
geçici olarak bir yerde.
Bilinçakışım her zamanki örüntüyü izliyor. Gün içerisinde , ilişkilerim içerinde kullandığım ifadeler bile önceden belirlenmiş ve sabit. Kafamın karışık olduğu su götürmez bir gerçek ama dinginliğin nerede yattığı da koca bir muamma.
Bari bir yaratıma vesile olsa bu sancımalar derken ilham namına hiçbir şey bulamamaktayım.
Yazıyorum ki yitmeyeyim.
Yazıyorum ki Plath gibi anlaşılamadan, ifade edemeden kıyımı getirmeyeyim.
Beynimi balyozla ezdiğim bir imgelem beliriyor gözümün arkasında ve bu rahatlatıyor nedense.
Telefonumda alan kalmadı her şeye estetik bir anlam yüklemekten ve biriktirmekten.
Daha çok acıları biriktirmekten.
Kronolojik bir sırası, düzeni yok gelip giden cümlelerimin.
Bir alıcısı bile yok.
Belki delirmeye beş kala son akli selim söyleyişler bunlar.
Eylül
Düşlerin Her gece uykunda Babanın mezarına iniyormuşsun gibi Sanki bakmaktan korkardın ve hatırlamaktan ertesi sabah gördüklerini Hatırladığında cesetlerin tıkadığı bir denizle ilgiliydi düşlerin, Ölüm kamplarında kıyımlar, yığınla kesik kol bacak. Uykun kanlı bir mabeddi sanki. Ve içinde kutsal emanet Babanın…devamıDüşlerin
Her gece uykunda
Babanın mezarına iniyormuşsun gibi
Sanki bakmaktan korkardın ve hatırlamaktan ertesi sabah gördüklerini
Hatırladığında cesetlerin tıkadığı bir denizle ilgiliydi düşlerin,
Ölüm kamplarında kıyımlar, yığınla kesik kol bacak.
Uykun kanlı bir mabeddi sanki.
Ve içinde kutsal emanet
Babanın kangrenli,kesilmiş bacağıydı.
Şaşırtıcı değildi uyumaktan korkman
Ve gözlerini açman ‘Düş görmedim.’ diyerek.
Neydi yinelenen sözler
O her gece yapılan ayinde,o tarikatta,
Başında olduğun?
O sözlerden elinde kalan kırıntılar mıydı şiirlerin?
Gündüzleri uyanıklığın parçalanmış bir güvenlik duygusuydu,
Yapışmaya çalışırdın ona-bilmeden
neyin korkuttuğunu seni
Ve şiirinin nereden peşine takılıp geldiğini
Kandan yapış yapış ayaklarıyla
Her gece hipnotize ederek dinginlikle doldururdum seni,
Cesaret, anlayış ve dinginlikle.
İşe yarar mıydı? Her gece inerdin yeniden,
O mabed mezara,
O özel, her şeyin başlangıcı olan mağaraya
Babalara tapmanın genel kubbesi altında.
Bütün gece sallanırdın kendinden geçmiş bir halde
Uçurumunun üstünde,
İçine çekerek o kâhini,
Ağzından yalnızca sonuçlar çıkan.
…
Tüm bunlar
Anatomisiydi Uyku Tanrının,
Mavi gözleri hiç uyumayan elektrodlardı şakaklarında,
Seni bağışlaması için gerekli kurban törenini hazırlayan.
Ted Hughes
uzun bir süredir okuduğum en iyi şey. annelik sıfatından daha vahşi daha cüretkar ne gelebilir bir kadının isminin önüne? peki anne olduktan sonra başka bir şey olmak mümkün mü? kız kardeşimin doğumu itibariyle postpartum depresyonla boğuşan annemin aklından geçenlere ulaşmış…devamıuzun bir süredir okuduğum en iyi şey.
annelik sıfatından daha vahşi daha cüretkar ne gelebilir bir kadının isminin önüne?
peki anne olduktan sonra başka bir şey olmak mümkün mü?
kız kardeşimin doğumu itibariyle postpartum depresyonla boğuşan annemin aklından geçenlere ulaşmış gibi hissediyorum.
resmen kitabı parçalarcasına altını çizdiğim birçok sayfa var.
kafkaesk ve feminist perspektif bir arada.
sadece okuyun.
-“How many generations of women had delayed their greatness only to have time extinguish it completely? How many women had run out of time while the men didn’t know what to do with theirs? And what a mean trick to call such things holy or selfless. How evil to praise women for giving up each and every dream.”
-“You light a fire early in your girlhood. You stoke it and tend it. You protect it at all costs. You don’t let it rage into a mountain of light, because that’s not becoming of a girl. You keep it secret. You let it burn. You look into the eyes of other girls and see their fires flickering there, offer conspiratorial nods, never speak aloud of a near-unbearable heat, a growing conflagration. You tend the flame because if you don’t you’re stuck, in the cold, on your own, doomed to seasonal layers, doomed to practicality, doomed to this is just the way things are, doomed to settling and understanding and reasoning and agreeing and seeing it another way and seeing it his way and seeing it from all the other ways but your own.”
-“In such moments, she could almost touch her loneliness, as if it were her second child.”
-“I am interested in longing, in longing so deep it threatens to splinter a person apart. I am interested in a profound longing for an unknown existence, or for a better life, without any idea of what the specifics of that life would look like. I’m not getting this right- I’m interested in knowing about the longing that unites all women, all mothers. What is that longing? How could we possibly long for something beyond our offspring?
It’s almost as if having a child allows a woman to see how much infinite potential there is, allows her to see infinity itself. (Am I making any sense?)
It’s almost as if having a child does not sate a deep yearning but instead compounds it.”
Tavşan Avcısı … Bebekleri doyururken kenarları miğfer gibi olan çatık kaşlı Alman bakışların çözülmedi bir türlü. Kendi evlilik dramımın penceresinin dışına konmuş bir sinek gibiydim. Uzanıp tembelce yatmayı reddettin nefretle. O yassı, rüzgarlı levha bir okyanus değildi. Gitmen gerekiyordu oradan…devamıTavşan Avcısı
… Bebekleri doyururken kenarları miğfer gibi olan çatık kaşlı Alman bakışların çözülmedi bir türlü. Kendi evlilik dramımın penceresinin dışına konmuş bir sinek gibiydim.
Uzanıp tembelce yatmayı reddettin nefretle.
O yassı, rüzgarlı levha bir okyanus değildi.
Gitmen gerekiyordu oradan ve gittin.
Ve ben köpek gibi izledim seni.
Yarın tepesindeki tarlanın kenarından,
rüzgarın yassılttığı bir meşelikten geçtik
ve bir tavşan tuzağı çıktı karşıma.
Parlak bakır telleri, kahverengi ipiyle bir insan ürünü, yeni kurulduğu belliydi.
Tek bir söz etmeden koparıp ağaçların arasına fırlattın tuzağı.
Donup kalmıştım şaşkınlıktan.
Kırsal tanrılara inanan ben, bir tuzağın kutsallığına hakaret olarak görüyordum yaptığını.
Sen ise mavi bir maşrapa tutan, tırnaklarının kenarları kanlı, güdük parmaklar görüyordun sadece.
Ben kırsal hayatın yoksulluğunun ortasında bir pazar öğle yemeği görüyordum.
Sen ise bebek gözlü, boğulmuş masumlar.
Benim eski kutsal bir gelenek gördüğüm yerde,
Sen art arda dizilmiş tuzaklar görüyordun
Ve tek tek koparıp hepsini köklerinden
Sallayıp ormana attın. Benim gözümde,
Geleneğimin zayıf, değerli fidanlarını,
Topraktan geçinebilmek için idamlar ve sürgünler pahasına zorla kazanılmış ödünleri koparıyordun.
‘Katiller!’ diye bağırıyordun.
Tavşanlarla ilgisi olmayan bir öfkeyle ağlıyordun.
Kapısı kilitli bir odada oksijensiz kalmış gibiydin.
Anlamak bir yana, bulamıyor hatta duyamıyordum seni.
O tuzaklarda bir şey yakalamıştın.
Benim içimde bir şey miydi yakaladığın,
Geceye ait ve benim bile bilmediğim? Yoksa kendi benliğin miydi, ölüme mahkum, işkence çeken, ağlayan, boğulan benliğin.
Hangisiyle bunların, o korkunç, alabildiğine duyarlı parmakları şiirinin tuttu onu ve yaşadığını duydu. Şiirlerin, tüten bağırsaklar gibi yumuşacık belirdiler ellerinde.
In the quiet ache of hollow mornings, Where the sun bends to break through cracked glass, I taste the bitterness of your absence, Mother, your breath once a lullaby, now a distant echo— A voice that never called me by…devamıIn the quiet ache of hollow mornings,
Where the sun bends to break through cracked glass,
I taste the bitterness of your absence,
Mother, your breath once a lullaby, now a distant echo—
A voice that never called me by my name, only by my weight.
Am I still alive, or am I buried in the depths of your promises,
Lost in the dark corridors of your love,
Unspoken, untouched, never enough?
⸻
But I refuse to vanish.
Not like the women before me—silent, meek, hollow.
No, I will not fade like you did,
Bled dry by your ideals.
I will claw my way from this dust,
Not as a girl, but as a woman—
Wounds in my veins, but strength in my hands.
AI genetated