Zamanının ötesinde bir şaheser. Filmde bir tane bile erkek yok sadece bu sebeple bile izlenir. 1931 yılının katı, militarist Almanyasından bile böyle bir film çıkabiliyorsa hâlâ umut, bu dünyayı yaşanabilir kılan bir şeyler var demektir.
Dönemine göre ve şu anki (hâlâ geliştiğine inanmak istediğim) zamana göre iki ayrı pencereden bakarak bu kitaba dair eleştirilerim var. Okurken fikirleri eleştirel değerlendirip hislerimi de denkleme koyup ikisinin genel ortalamasını alarak okuyorum romans ya da derinlikli bir değerlendirme gerektirmeyen…devamıDönemine göre ve şu anki (hâlâ geliştiğine inanmak istediğim) zamana göre iki ayrı pencereden bakarak bu kitaba dair eleştirilerim var. Okurken fikirleri eleştirel değerlendirip hislerimi de denkleme koyup ikisinin genel ortalamasını alarak okuyorum romans ya da derinlikli bir değerlendirme gerektirmeyen bir kitap okuduğum zamanlar hariç. Kurgu dediğin zaten bireysel olarak herkesi farklı şekilde etkilemeli bana göre, herkesin beğendiği şeylerde kişisel hisler bulmak neden bu kadar zor bilmiyorum ama kitabı elime alırken zihnimde “bitirdiğimde hayatımın kitabı olacak” temalı uçuk bir beklenti vardı. İyi kötü teması diyorlardı, Habil kabil her zaman ilgimi çeken dini bir anlatım ama Star Wars düzeyinde bir derinlik bulmayı beklemiyordum. Ahaha. Kötü de değildi, bu kitap ortalama kavramını birebir karşılıyor.
Steinbeck bu romanında özgür irade, seçimler ve nesiller arası miras gibi temaları işlemeye çalışıyor ve evet, bunlar dönemine göre cesaret isteyen konular olabilir, bu yönüyle çığır açıcı olabilir ama sorun şu ki, tüm bu alegorik anlatım öyle bir didaktik havada sunuluyor ki kendimi bir noktadan sonra kişisel gelişim kitapları düzeyinde bir roman okuyor gibi hissettim. Koca bir roman sırf vaaz verir gibi "Kaderin ailen değildir.” demek için yazılmış ve bunu da sayısız İncil alegorisiyle anlatıyor, beni boğdu bu anlatım. İnci gibi kısa ve etkileyici bir anlatıyla çok daha çarpıcı olabilirdi. Ben kısa Steinbeck seviyorum onu anladım. (Bu da sigara ismi gibi oldu, kısa Steinbeck.)
Ayrıca Amerikalıların kendilerine dair yazılmış her şeyi taparcasına okuma alışkanlıklarını da unutmamak gerek. Her uzaylının neden New York’a saldırdığını hepimiz biliyoruz. Ahaha. Her ne kadar kendi ailesi gibi İrlandalı göçmen bir aile anlatılmış ve asyalı karakter eklenmiş olsa da klişe bir Amerikan kimliği içine sıkıştırılarak anlatılmış. Göçmenleri anlatmak için fazla yerel bir bakış açısı bana göre. Bu nedenle de gelenekçi Hristiyan Amerikalılara hitap eden bir kitap olmuş. Tabii kitabı sevmek için özellikle bunlardan biri olmanız gerekmiyor ama iki tarafı da memnun edecek şekilde yazıldığı da kesin.
Elbette kitabın başları çok akıcıydı ve tamamen içine çekti. Devamında filizlenip büyüyen, gelişen bir olay örgüsü ve karakterler okuyacağıma dair bir inancım vardı. Ben de isterdim büyük ihtimalle Çinli Asyalı Lee tarafından söylenmiş öğretici cümlelerin altını çizip "vay canına, hiç böyle bir kitap okumamıştım." deyip iki üç alıntı paylaşıp yorumumu bu şekilde bitireyim ama yalan mı söyleyelim kardeşim, kitap tekrara düşüyor, klişelerden boğuluyor, çiftlik anlatma bana Cal'in nasıl zinciri kıracağını anlat derken buluyorum kendimi. Steinbeck belki bu kalıpları yıkmak istedi ve timshel'i düşünüp kendi tercihini yaparak bu şekilde aktardı, belki de dönemin insanı şekillendirebildiği kadarıyla yazdı ama yazarın anlatmaya çalıştığı bariz şeyler var ve eline megafon almış "Ben sana bunu söylemeye çalışıyorum bak!" diyor. Eminim tercihen bu karakterleri böyle arketip yazıyor olsa onu da bariz bir şekilde okuyucuya anlatmanın bir yolunu bulurdu.
En sinir olduğum konulardan biri de, Cathy karakteri. Özgür iradeyi överken “doğuştan kötü” bir karakter yazmak başlı başına bir çelişki. John Steinbeck’e doğrudan cinsiyetçi demek istemem, bu temsili yapmak zorunda eğer ki sembolik bir yol çizmek istediyse. Diğer kadın karakterleri peki? Liza dindar, tutucu bir anne figürü. Cathy'nin tam tersi, yani bir melek. Cathy insani hiçbir yanı olmadığı söylenilen bir şeytan. Orta Doğu'da hâlâ kadının insan olduğuna inanmayan dinci akılsızların beslenmesine neden olan o dinî anlatı. Bilin bakalım hangisi canına kıyıyor hangisi tebessüm ederek huzurla ölüyor? Bu anlatıdan bizim coğrafyada hâlâ çok var. Sen bana 700 sayfa boyunca "seçimlerine göre şekillenirsin" diyorsun ama kadın karakterin baştan lanetli yazılmış? Özgür irade bizim buralarda kadına pek uğramaz yeğen, peh peh peh.
Bu yüzden bu kitabı günümüzde feminist bir gözle okumadan geçmek pek mümkün değil. Hatta neredeyse tüm klasiklerde karşımıza çıkan, damarlarına kadar işlemiş kadın düşmanlığı din aracığıyla burada da yakamızı bırakmıyor. Bir diğer rahatsızlık veren ufak detay da John Steinbeck'in çocuk karakterleri anlatırken vücutlarının dolgunluğunu, yüzlerinin güzelliğini ve hatlarına dair detayları uzun uzun anlatmış olması. Bunlar hep gözüme çarpan şeyler oluyor. Tarikatçılar okurken kendilerinden geçerler eminim.
Kısacası, ben kitaplardan bana ne öğrettiğini bağırmalarını istemiyorum. Karakterlerin değişimini okumak, hikâyede ilerlerken deşerek kendim keşfede keşfede kendi sonuçlarıma varmak istiyorum. İşte bana göre öğrenme böyle olur. Nasıl "10 adımda mutlu insan ol!" kitaplarını görünce “la git işine” diye geçiştiriyorsam 700 sayfalık kurgusal vaazda da aynısını hissediyorum. Yazar okuyucuya akıl vermeye başladığında, kurgu da, karakterler de yüzeysel kalıyor benim için.
Hâl böyle olunca da bir süre sonra kitaptan kopmuş, beklediğim gibi ruhum oradan oraya savrulmadan eleştirel bir bakış açısı ile yorum yaparken buldum kendimi.
Evet evet, bazı cümleler altı çizilesi ama bir yerden sonra hissettiğim şey şu oldu: Bitse de Dostoyevsky okusam o hiçbir zaman karakterlerinin tek bir şey olduğunu savunup kitap boyunca tek boyutlu karakterler yazmıyor, sana ne düşünmen gerektiğini söylemiyor, her ne kadar Türklere ağza alınmayacak laflar söylediği iddia edilse de.
Arkadaşla izledikten sonra ikimizin de andropozlu Yılmaz Erdoğan filmi diye son noktayı koyduğu bir film oldu. Sadece Woody Allen'ın yazabileceği kadar sıkıcı ve içi boş kalmış ki günümüzde süper kahraman filmleri gibi "sanatsal değil, hayatın içinden değil." diye burun kıvrılan…devamıArkadaşla izledikten sonra ikimizin de andropozlu Yılmaz Erdoğan filmi diye son noktayı koyduğu bir film oldu. Sadece Woody Allen'ın yazabileceği kadar sıkıcı ve içi boş kalmış ki günümüzde süper kahraman filmleri gibi "sanatsal değil, hayatın içinden değil." diye burun kıvrılan filmlerde bile bir bütünlük ve anlam arıyoruz.
Hiç suya sabuna dokunmamış, hayatında hiç kitap eline almamış, film izlememiş birini etkiler belki. Senaryonun sıkıcı olmasını geçtim, karakterler itici. Bariz bir şekilde "bak bu kadın hikâyenin kötü kişisi, bak bu adam geçmişi özlem duyan romantik birisi ve vah zavallım kadın o adamı hak etmiyor. Adam da geçmişe gidip başka kadınlar peşinde "wow." diye diye dolanıyor."
Hayatımda böyle yüzeysel bir şey izlemedim. (İzlemişimdir, bu da onlardan biri.) Hele zamanının ünlü kişileriyle ana karakter arasında geçen diyaloglar o kadar yapay, oyunculuklar o kadar canlandırdıkları kişilerden uzak ki izlerken göz devirmemek im kân sız. Belki "Paris'i görmek istiyorum ben." diye düşünüyorsanız atlaya atlaya izlenebilir. Woody Allen kankası Roman Polanski'den sadece sapkınlık öğrenmiş, biraz sinema üzerine de çalışabilirdiniz.
Bu kitap hakkındaki hislerimi dile dökmek zor, birinin günlüğünü okuyormuşum gibi hissettirdi. Elio’nun düşünceleri, hisleri okuyucu ne düşünür denilerek sansürlenmemiş. Dramatik, çiğ, yoğun, tıpkı 17 yaşında olmak gibi ve tuhaf bir şekilde, yazarın kullandığı dilden olsa gerek, çok kişisel hissettirdi.…devamıBu kitap hakkındaki hislerimi dile dökmek zor, birinin günlüğünü okuyormuşum gibi hissettirdi. Elio’nun düşünceleri, hisleri okuyucu ne düşünür denilerek sansürlenmemiş. Dramatik, çiğ, yoğun, tıpkı 17 yaşında olmak gibi ve tuhaf bir şekilde, yazarın kullandığı dilden olsa gerek, çok kişisel hissettirdi. Sanki bir gece şöminenin başında yanıma oturmuş da bana hikâyesini anlatmış gibiydi.
Bu, aşk, özlem, kimlik ve bir şeyin seni şekillendirdiğini henüz yaşarken hissetmenin o garip sancısıyla ilgili bir kitap. Öyle güzel yazılmış ki okumuyorsun, o atmosferin, Elio'nun karmaşasının hüznünün içinde yaşıyorsun.
Hayatımda okuduğum en gerçek ve duygu yüklü kitaplardan biri.
Martin Eden’ı okumak, birinin arabayı son sürat uçuruma doğru sürüşünü izlemek gibi, daha ilk sayfalardan ne olacağını hissettim ve içimde sanki bu gencecik çocuğun anne babasıymışım gibi bir şefkatle “Yapma etme evladım, bu yol yol değil” diye dizimi dövme isteğiyle…devamıMartin Eden’ı okumak, birinin arabayı son sürat uçuruma doğru sürüşünü izlemek gibi, daha ilk sayfalardan ne olacağını hissettim ve içimde sanki bu gencecik çocuğun anne babasıymışım gibi bir şefkatle “Yapma etme evladım, bu yol yol değil” diye dizimi dövme isteğiyle dolup taştım.
Martin, Ruth’a bir insan olarak değil, onun temsil ettiği şeyler üzerinden âşık oluyor: sınıf, kültür, onaylanma arzusu. Güzellik, aşk, başarı gibi idealize ettiği her şey zamanla içi boş, sığ ya da yozlaşmış yapısıyla karşımıza çıkıyor. Martin o kadar okuyor, kendini geliştiriyor ama bir kez bile dönüp kendine sormuyor. "Ben aslında ne istiyorum?"
Ve hikâyenin sonunda hiçbir yere ait değil. Ne burjuvaya yaranabiliyor ne kendi sınıfına dönebiliyor. Bireycilik takıntısı onu yapayalnız birine dönüştürüyor. Martin Eden, yanlış hayallerin peşinden gitmenin, kendini tanımadan yükselmenin ve büyük bir potansiyelin nasıl sessizce bir trajediye dönüşebileceğini bir yumruk çakar gibi surata çakıyor. Son sayfayı kapattığımda kendimi içim sıkkın, hüzünlü ve öfkeli hissettim. Bu şarkı benden sana gelsin Martin Eden.
"Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sarardım soldum, eyvah eyvah ey!"
Tam anlamıyla bir James Gunn filmi. Eğlenceli, macera dozu yerinde, anlamlı ve kalbinizi yumuşatan sahneler ve heyecanlandıran müzikler, çekimler. İçinde umut var, insanlık var, Anti İsrail değil dense de izleyip kendiniz karar verin çünkü anlatılmak istenen şey çok bariz ve…devamıTam anlamıyla bir James Gunn filmi. Eğlenceli, macera dozu yerinde, anlamlı ve kalbinizi yumuşatan sahneler ve heyecanlandıran müzikler, çekimler. İçinde umut var, insanlık var, Anti İsrail değil dense de izleyip kendiniz karar verin çünkü anlatılmak istenen şey çok bariz ve çok da yerinde olmuş. Üstelik sadece eğlenmek isteyenler için de harika bir sinema filmi, arkadaşlarınızla sevdiklerinizle, kendinizle gidin mutlaka.
Christopher Reeve'in bıraktığı yerden devam edilmiş. Superman ruhu budur. Poz keseyim diye kabız gibi duran ve 10 yaşındaki çocukları ve kas kütlesine vurulan kadınları (ya da erkekleri) berbat oyunculuğu ile cezbetmeye çalışan kasıntı Henry Cavill değil. Onu Bruce Wayne yapıyor zaten. Bana göre tek eksiği Luthor'ın çok sıkıcı bir kötü karakter olması, o da Elon Musk'ın sorunu ne yapalım? Ahaha.
Ayrıca Supergirl filmini heyecanla bekliyorum. Cause I'm a punk rocker, yes I am. 🎶
Mary Shelley'nin Frankenstein'ı 1818 tarihinde yayımlanmış ve ilginç bir şekilde Romantizm akımıyla bilim kurgunun temelleri bir araya gelmiş. Ardından geleceklere öncülük etmiş, sadece döneminden parçalar taşıyan değil tüm zamanlara hitap eden bir esere dönüşmüş. Bu okuyucular tarafından kabul edilmiş bir…devamıMary Shelley'nin Frankenstein'ı 1818 tarihinde yayımlanmış ve ilginç bir şekilde Romantizm akımıyla bilim kurgunun temelleri bir araya gelmiş. Ardından geleceklere öncülük etmiş, sadece döneminden parçalar taşıyan değil tüm zamanlara hitap eden bir esere dönüşmüş. Bu okuyucular tarafından kabul edilmiş bir gerçek. (Evet bilim kurgunun anasıdır kendisi.)
Annesini doğduğu gün kaybetmiş, dönemin ünlü şairleri ile ahbaplık etmiş, onlardan biriyle birlikte genç yaşta ailesinden uzağa kaçmış, babasının kendisine sırt çevirmesine neden olmuş. Hayatına göz atınca kitaptaki bazı temalar anlam kazanacaktır sizin için.
Gencecik bir kızken kadınların okuma yazma bilmesinin bile anormal kabul edildiği bir dönemde anonim bir şekilde yayımladığı Frankenstein kendi inançlarını tehdit ettiği düşüncesi ile bazı eleştirmenler tarafından şiddetle yerilmiş. Bana kalırsa bu eleştiriler oldukça yersiz çünkü zaten kitapta bu eleştirmenlerin sorguladığı ya da yerdiği hiçbir şeyin güzellemesi yapılmamış. Aksine Victor Frankenstein'in oynadığı Tanrıcılık'ın sonuçları yıkımla, kayıpla sonuçlanmış. 1818'de de insanlar günümüzdekiler gibiymiş desenize, hâlâ aynı kıytırık yorumlar belli başlı kitaplara yapılmıyor mu? Bir ismi bile olmayan bir şeytanın insanlaşma (!) çabasına değil yaratık olmasına takılmış ve anlatının okuyucuya söylemeye çalıştığı asıl noktayı kaçırmışlar.
Kitap hakkındaki kişisel düşüncelerime gelecek olursak şanını dizi, film ve nice yerlerde duyduğum, türlü türlü uyarlamalara maruz kalmış eserin aslının bana bu kadar yavan gelmesinin hayal kırıklığını yaşıyorum. Döneminin akımının etkilerini bariz bir biçimde hissettim, dağların nehirlerin, Alplerin, Victor'un adım attığı her yerin, üzüldüğünde gittiği denizlerin, dik yamaçların tasvirlerini hikâye ile bir bütün olarak okuyamadım. Hikâyeyi oyalayan, duraklatan kendisini sık tekrarlayan bir unsur olarak beni yordu. Ritmi kaçan bir şarkıyı dinlemeye çalışıyor gibi hissettim okurken.
İkinci olarak, beni asıl etkilemesini beklediğim nokta Yaratık'ın Sabahattin Ali karakteri misali iki üç insan tanıyıp "Bu insanlar benim için tüm insanlığın temsiliydi." düşüncesinden doğan ikileminin daha yaratıcı ve korkunç bir şekilde aktarılacağı idi ama çok yüzeysel bir canilik ve vahşilik okuduk. Özellikle Victor'ın dramatik ayılıp bayılmalarına denk bir gerilim okumak istiyordum. Asla patlama yapamadan söndü kitap. Acaba Mary Shelley edebiyatın ilk bilim kurgusuyla birlikte ilk incel'ini de yazmış olabilir mi? Bana yalnızlığı, çaresizliği hiç geçmedi. Victor'ın kayıplarından sonraki dramatik çıkışlarının da içinin boş kaldığını hissettim. İçsel çatışmaları bir süre sonra tekrara düştü ve bir diğer sayfayı çevirdiğimde kendimi meraktan uzak bir bezmişlikle "bakalım Victor bu sefer kaç kere fikrini değiştirecek?" derken buldum.
Diğer değinmek istediğim nokta ise Mary Shelley'nin ikiyüzlü Batı ağzı ile yazdığı bölümler. Feminist bir kadının kızı, çevresini edebiyat ile uğraşan insanlarla doldurmuş bir yazar İstanbul'un 1818'de Constantinople olmadığını biliyor. Bu onun cahilliğinden kaynaklanmıyor tabii ki. Asyalılar tembel, İrlandalılar haşin, Türkler gaddar, Yunanlar bilge, Romalılar trajediye kurban gitmiş erdemliler... Bu Batı ağzı sadece Mary Shelley'nin kullandığı bir şey değil dönemini düşününce. Metinlerde hâlâ Constantinople yazan yok mu? Var. Bu bir tercih ve bilinçli bir şekilde taraf alan, klişe bir tercih. Tercih edilmiş, bilinçli önyargılı bir cahillik yani.
Yani sonuç olarak, hem yazarın bireysel fikirlerini, çalkantılı deneyimlerini hem de döneminin özelliklerini yansıtan, korku ögeleri barındıran, ait olma isteği terk edilmişlik sevgisizlik temaları ile bilim ve etik temalarının birleştiği bir kitap. Ben düşündüğümden daha az zevk alarak okudum.
Bir süper kahraman filmine ağladığıma inanamıyorum ama evet böyle bir şey gerçekleşti. Eksiklere rağmen Endgame çılgınlığından sonra izlediğim en bütün ve ilgi çekici Marvel filmiydi. (Eternals da iyiydi, hakkı yendi hep.) Aksiyon, kahramanlık temalarıyla birlikte işlenen asıl konu çok hoşuma…devamıBir süper kahraman filmine ağladığıma inanamıyorum ama evet böyle bir şey gerçekleşti.
Eksiklere rağmen Endgame çılgınlığından sonra izlediğim en bütün ve ilgi çekici Marvel filmiydi. (Eternals da iyiydi, hakkı yendi hep.) Aksiyon, kahramanlık temalarıyla birlikte işlenen asıl konu çok hoşuma gitti. İçi boş kalmamış böylece.
Kocaman bir hayal kırıklığı. Böyle orijinal senaryo ve karakterlere sahip, sürükleyici, çığır açan, capcanlı, eğlenceli, anlamlı, fark yaratan bir animasyonu nasıl sıkıcı, soluk, içi boş, bitse de gitsek dediğim bir filme dönüştürdünüz inanılmaz cidden. Disney gün geçtikçe bir zamanlar klâsik…devamıKocaman bir hayal kırıklığı.
Böyle orijinal senaryo ve karakterlere sahip, sürükleyici, çığır açan, capcanlı, eğlenceli, anlamlı, fark yaratan bir animasyonu nasıl sıkıcı, soluk, içi boş, bitse de gitsek dediğim bir filme dönüştürdünüz inanılmaz cidden.
Disney gün geçtikçe bir zamanlar klâsik dediğimiz tüm animasyonlarını öyle ya da böyle bir şekilde lekelemeyi başardı, hem de kendi elleriyle. Orijinal bir şey yapmıyorlar senelerdir zaten, bari remakeleri live action filmlerini izlenebilir ve birbirinden farklı yapsaydınız. Her filmleri bir öncekinin aynısı oldu artık, hiç kendine özgü havasını taşıyan bir remake yapamadılar ama hâlâ deniyorlar. Neyi yanlış yaptığını analiz edip geliştirmek bu kadar uzun sürmemeliydi.
Küçük çocuklar bile uyur bunu izlerken maalesef, animasyonunu özel kılan hiçbir tadı alamadım.