Halikarnas Balıkçısı’ndan okuduğum ilk eser. Denize âşık bir adam ve onu bu aşkından vazgeçirmeye çalışan herkes. Deniz sevgisini ve özgürlük arzusunu öyle güzel hissettirdi ki, okurken ben de denize karşı bambaşka bir yakınlık hissettim. 🌊
Spoiler içeriyor
Outer Banks tam anlamıyla bir yaz dizisi. golden hour görüntüleri, güneş, deniz, ve o sıcak atmosferiyle sürekli yazı hissettirmesini çok sevdim. tam yazın izlenecek bir dizi bence. 🌊☀️ Ben 3. sezonu geçen yaz bitirmiştim ama 4.sezonu geçen yaz JJ'nin öldüğünü…devamıOuter Banks tam anlamıyla bir yaz dizisi. golden hour görüntüleri, güneş, deniz, ve o sıcak atmosferiyle sürekli yazı hissettirmesini çok sevdim. tam yazın izlenecek bir dizi bence. 🌊☀️
Ben 3. sezonu geçen yaz bitirmiştim ama 4.sezonu geçen yaz JJ'nin öldüğünü bildiğim için izlememiştim. Bu sene 4 ve 5. sezonu üst üste izledim. 5. sezonu da sevdim ama JJ'nin eksikliği gerçekten çok belli oluyordu keşke onu da bu sezonda görebilseydik, onun mutlu sonunu görmeyi çok isterdim.
JJ benim favorim, sonra Rafe geliyor. Rafe kötü bir karakter olmasına rağmen onu da seviyorum 😭 ama genel olarak karakterlerin çoğunu çok seviyorum. Sarah'ı da Kie'yi de çok seviyorum, John B ve Pope zaten ayrı. Sofia da çok güzel bir kız Rafe'le yakıştırdım ikisini.
Benim için dizide en sevilmeyecek karakterler açık ara Groff ve Sarah'ın babası özellikle Groff'a iki sezon boyunca o kadar sinir oldum ki sonunda ölmesiyle gerçekten rahatladım. JJ'ye yaptıkları çok kötüydü yani bir de öz babası önceden Luke'a kötü diyordum o da JJ'yi sürekli dövüyordu ama Groff ondan da beter çıktı sarı civcivimin yüzü hiç gülmedi babalarından yana.
Pogues arkadaşlığını da çok sevdim. John B , JJ , Pope, Kie ve sonradan Sarah'ın da onlara katılması… kook/pogue ayrımına rağmen birbirlerine bu kadar bağlı olmaları dizinin en sevdiğim taraflarından biri.
Altın, Tanny hill , haç, mavi taç derken sürekli bir maceranın peşinden gitmeleri daha heyecan katıyor bence çok severek izledim. Finali güzel ve mutlu bitti ama JJ olmayınca yine de biraz eksik kaldı benim için. tam yazın açıp izlemelik bir dizi. 🌴
Spoiler içeriyor
Bir denizkızı ol. Küçük bir çırpıntıyla yetinemeyen Bir denizkızı Medcezir oluşturana kadar durmayan Bir denzikızı ol. Tsunamisiyle bütün dünyayı harap etmeden önce durmasını bilen Bir denizkızı. - Dünyanın sendeki şefkatini alıp götürmesine izin verme. "Sırf vücudun bunu yapmaya uygun olduğu…devamıBir
denizkızı ol.
Küçük bir çırpıntıyla
yetinemeyen
Bir
denizkızı
Medcezir
oluşturana kadar
durmayan
Bir
denzikızı ol.
Tsunamisiyle
bütün dünyayı
harap etmeden
önce
durmasını bilen
Bir denizkızı.
- Dünyanın sendeki şefkatini alıp götürmesine izin verme.
"Sırf
vücudun
bunu
yapmaya
uygun olduğu
için
çocuk doğurmak
zorunda
değilsin".
gayet
eminim
ki
yıldız tozu
dolanıyor
senin
o güzel
damarlarında.
- Kadınlar bir nevi sihirdir
Çok beğendim şiir şeklinde yazılmış bir kitap yazarın kendi hayatındaki tramvalarından bu şeklide kurtulması çok anlamlı
Spoiler içeriyor
The Sisterhood of the Traveling Pants 🎞️👖 Çok güzel ve sıcak bir gençlik filmiydi. Lena, Carmen, Tibby ve Bridget’in dostluğunu çok sevdim. Dört arkadaş yaz tatilinde birbirlerinden ayrılmadan önce bir dükkânda ilginç bir pantolon buluyorlar. Pantolonun hepsine birden olmasıyla onun…devamıThe Sisterhood of the Traveling Pants 🎞️👖
Çok güzel ve sıcak bir gençlik filmiydi. Lena, Carmen, Tibby ve Bridget’in dostluğunu çok sevdim. Dört arkadaş yaz tatilinde birbirlerinden ayrılmadan önce bir dükkânda ilginç bir pantolon buluyorlar. Pantolonun hepsine birden olmasıyla onun sihirli olduğuna inanıyorlar. Yaz boyunca her biri farklı bir yere gidiyor ve pantolonu sırayla birbirlerine gönderip, pantolonu giydiklerinde yaşadıklarını mektuplarla birbirlerine anlatıyorlar. Böylece pantolon da aslında kızlarla birlikte dünyayı dolaşmış oluyor.
İlk olarak Lena pantolonu Yunanistan’a götürüyor ve orada Kostas ile tanışıyor. Lena ve Kostas’ın hikâyesini çok tatlı buldum. Aralarındaki o çekingen ve yavaş gelişen ilişki filmin en güzel taraflarından biriydi bence.
Daha sonra pantolon Tibby’ye gidiyor. Tibby, Bailey adında 12 yaşındaki bir kızla tanışıyor. Başta birbirleriyle çok iyi anlaşamasalar da zamanla aralarında çok özel bir bağ oluşuyor. Tibby, Bailey’nin lösemi olduğunu öğreniyor ve ne yazık ki çok geçmeden Bailey hayatını kaybediyor. Bailey’nin ölümüne gerçekten üzüldüm. Bu olay sayesinde Tibby’nin dışarıdan sert ve umursamaz görünen tarafının altında aslında ne kadar duygusal biri olduğunu da görmüş olduk.
Sonra pantolon Carmen’e gidiyor. Carmen’in babasıyla bazı sorunları var. Babası yeni bir hayat kurmaya hazırlanıyor ve Carmen bunu kabullenmekte zorlanıyor. Babasını özlüyor ve aslında onun ilgisine çok ihtiyaç duyuyor. Babasının düğününe gittiğinde biraz olsun araları düzeliyor.
Son olarak pantolon Bridget’e ulaşıyor. Bridget, annesinin ölümünden sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi güçlü durmaya çalışıyor. Sürekli futbol oynuyor ve koşuyor; kendisini meşgul ederek annesinin ölümünü biraz olsun unutabileceğini düşünüyor. Antrenman yaptığı yerde Eric’in dikkatini çekmeye çalışıyor ve sonunda istediğini elde ediyor ama sonrasında bunun sandığı kadar iyi hissettirmediğini fark ediyor. Bence Bridget’in hikâyesi de aslında yasını bastırmak yerine onunla yüzleşmesi gerektiğini gösteriyordu.
Filmin sonunda kızların birbirlerinin yanında olması ve birbirlerine destek vermesi çok tatlıydı. Her birinin kendi hayatında farklı şeyler yaşaması ama bütün bunları birbirleriyle paylaşmaları, dostluklarını daha da özel yapıyor.
Genel olarak film bana arkadaşlığın sadece güzel zamanları paylaşmak olmadığını; birbirinin zor zamanlarında yanında olmak ve birbirini gerçekten anlamaya çalışmak olduğunu hissettirdi. Dört kızın hikâyesinin de farklı bir yaraya dokunmasını çok sevdim. Sıcacık, duygusal ve tam bir gençlik filmi. 💗👖
Kitabını çocukken okumuştum 🥹 Atmosferini zaten çok seviyorum, Mia Wasikowska da Alice rolüne inanılmaz yakışmış zaten böyle dönem filmlerine yok yakışıyor bence . Johnny Depp’i böyle garip ve eksantrik karakterlerde izlemeyi de ayrı seviyorum. Çok keyif aldım, iyi ki izlemişim.…devamıKitabını çocukken okumuştum 🥹 Atmosferini zaten çok seviyorum, Mia Wasikowska da Alice rolüne inanılmaz yakışmış zaten böyle dönem filmlerine yok yakışıyor bence . Johnny Depp’i böyle garip ve eksantrik karakterlerde izlemeyi de ayrı seviyorum. Çok keyif aldım, iyi ki izlemişim. 🐇🍄
Spoiler içeriyor
La La Land 🎹💫 La La Land'ı de uzun zamandır izlemek istiyordum ve sonunda izledim. İzlediğim ilk müzikal filmdi ve açıkçası çok sevdim. Sürekli müzik ve dans olması filme ayrı bir hava katıyordu. Mia ve Sebastian'ın tanışma şekillerini de sevdim.…devamıLa La Land 🎹💫
La La Land'ı de uzun zamandır izlemek istiyordum ve sonunda izledim. İzlediğim ilk müzikal filmdi ve açıkçası çok sevdim. Sürekli müzik ve dans olması filme ayrı bir hava katıyordu.
Mia ve Sebastian'ın tanışma şekillerini de sevdim. İlk başta trafikte karşılaşıyorlar, sonra Sebastian'ın piyanoda çaldığı müziği Mia duyuyor ve birkaç tesadüfi karşılaşmadan sonra yakınlaşmaya başlıyorlar. Sebastian'ın çaldığı o parçayı da çok sevdim. Filmin sonunda aynı parçanın tekrar karşımıza çıkması da ayrıca güzeldi.
Mia'nın oyuncu olma hayali vardı ama sürekli auditionlara gidip reddedilmesi ve bir süre sonra umudunun kırılması üzücüydü. Sebastian'ın da caz müziğiyle ilgili kendi hayali vardı. Başlarda birbirlerinin hayallerini destekliyorlardı ama Sebastian'ın turneye çıkacak olmasıyla ilişkileri çatırdamaya başladı.
Özellikle Sebastian'ın Mia için sürpriz bir akşam yemeği hazırlayıp ona turneye çıkacağını söylediği sahne bence ilişkilerinin kırılma noktalarından biriydi. Mia'nın “Peki ben ne olacağım?” demesi de aslında asıl problemlerinin ne olduğunu gösteriyordu. Sebastian'ın sürekli turnede olması ve uzun süre görüşemeyecek olmaları elbette bir sorun ama bence asıl mesele, ikisinin de kendi hayallerinin peşinden giderken birbirlerinin hayatında nasıl yer alacaklarını bilememeleriydi.
Sonrasında büyük bir kavga ediyorlar ve ayrılıyorlar. Ama buna rağmen Sebastian'ın Mia'nın oyunculuk hayalinden vazgeçmesine izin vermemesi ve son auditionı için onu babasının evinden alıp götürmesi benim için çok önemliydi. Çünkü aralarındaki bütün kırgınlığa rağmen onun hayalinin gerçekleşmesini hâlâ istiyordu. Bence birbirlerini gerçekten destekledikleri yer tam olarak burasıydı.
Sonrasında ikisi de kendi yollarına gidiyor. Mia sonunda başarılı bir oyuncu oluyor, evleniyor ve çocuğu oluyor. Sebastian da kendi caz kulübünü açıyor. Yıllar sonra Mia'nın eşiyle birlikte Sebastian'ın kulübüne gelmesi ve birbirlerini görmeleri ise filmin en sevdiğim kısımlarından biriydi.
Mia'nın o anda “Acaba onunla evlenseydim nasıl olurdu?” diye düşünmesi... 🥹 Sonundaki o “keşke” kısmı insanı gerçekten delirtiyor. Çünkü birbirlerini sevmişlerdi ama sonunda birlikte olmadılar. Bir yandan insan keşke diyor, bir yandan da ikisinin kendi hayallerine ulaşmış olması güzel geliyor.
Bence filmin en güzel taraflarından biri de buydu: Birlikte kalamadılar ama birbirlerinin hayallerine ulaşmasında önemli bir rol oynadılar. Belki hayatlarının sonuna kadar beraber olmadılar ama birbirlerinin hayatında çok önemli bir iz bıraktılar.
Genel olarak çok sevdim. Biraz hüzünlü, biraz romantik ve aynı zamanda hayallerin peşinden gitmekle ilgili bir filmdi. Uzun zamandır izlemek istiyordum ve sonunda izlediğime kesinlikle değdi. 💗
Spoiler içeriyor
How to Lose a Guy in 10 Days 💎 Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü izleyemediğim filmlerden biriydi ve sonunda izledim. Bence tam anlamıyla eğlenceli, komik ve tatlı bir romcomdu. Andie'nin amacı 10 günde Ben'i kendinden soğutmak, Ben'in amacı…devamıHow to Lose a Guy in 10 Days 💎
Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü izleyemediğim filmlerden biriydi ve sonunda izledim. Bence tam anlamıyla eğlenceli, komik ve tatlı bir romcomdu.
Andie'nin amacı 10 günde Ben'i kendinden soğutmak, Ben'in amacı ise 10 günde Andie'yi kendisine âşık edip bahsi kazanmak. Yani ikisinin de aslında birbirinden farklı amaçları var. Ama Andie'nin yaptığı bazı şeyler gerçekten o kadar abartılıydı ki bir yerden sonra “tamam, artık yeter” dedirtti. Çünkü aslında öyle biri değil, sırf Ben ondan nefret etsin diye kendisinin en katlanılmaz hâlini göstermeye çalışıyor.
Ben'in tarafında da durum çok farklı değil. O da terfi alabilmek için Andie'yi kendisine aşık etmeye çalışıyor ve özellikle ilişkinin ilerleyen kısımlarında olaylar iyice kontrolden çıkıyor. Ama Ben Andie'yi ailesiyle tanıştırmaya götürdüğünde biraz olsun kendi hâllerine döndükleri kısımları gerçekten sevdim. Çünkü ilk defa birbirlerine karşı oynadıkları oyunlardan biraz uzaklaşıp gerçekten kendileri gibi davrandılar
Sonlara doğru ise artık bütün o oyunların altında gerçekten bir şeyler oluştuğunu anlıyoruz. Özellikle partide ikisinin de birbirini ne kadar kırdığını fark ettiği kısım ve ardından gelen konuşma çok güzeldi.
Ben'in "Tebrikler bir erkeği 10 günde kaybettin" demesi Andie'nin " Hayır, kaybetmedim senin olmayan bir şeyi kaybedemezsin" cevabı da bence filmin en ikonik sahneleirnden biri
Genel olarak çok sevdim. Andie zaten aşırı tatlı ve çok eğlenceli bir karakterdi. 💗 Film de tam benim izlemek istediğim tarzda, sonunda tatlıya bağlanan klasik bir romcomdu. İzlemek uzun zamandır aklımdaydı, sonunda izlediğime değdi. 🥹
Spoiler içeriyor
Kalın veya yoğun kitaplardan sonra araya ince bir kitap serpiştirmeyi seviyorum. Deniz Feneri de bilinç akışı tekniği nedeniyle benim için oldukça yoğun bir okumaydı, bu yüzden sonrasında Satranç’ı okumaya karar verdim. Kısa olmasına rağmen oldukça ilginç ve düşündürücü bir kitaptı.…devamıKalın veya yoğun kitaplardan sonra araya ince bir kitap serpiştirmeyi seviyorum. Deniz Feneri de bilinç akışı tekniği nedeniyle benim için oldukça yoğun bir okumaydı, bu yüzden sonrasında Satranç’ı okumaya karar verdim. Kısa olmasına rağmen oldukça ilginç ve düşündürücü bir kitaptı.
Kitabın başında Dr. B.’nin kim olduğunu bilmiyoruz. Gemide bir anda ortaya çıkıp satranç oyununa müdahale ediyor ve hamleleri doğru tahmin etmeye başlıyor. Üstelik yıllardır satranç tahtasına dokunmadığını söylüyor. Bu da insanda ister istemez “Bu adam kim ve bunları nereden biliyor?” merakı uyandırıyor. Sonrasında ise onun geçmişini öğreniyoruz.
Dr. B.’nin yaşadığı şey beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi. Nazi döneminde sorgulanmak üzere bir odaya kapatılıyor; bir esir kampına gönderilmiyor ama aslında yaşadığı şey yine de çok ağır. Çünkü odada hiçbir şey yok, insanlarla iletişim kuramıyor ve sürekli sorgulanıyor. Bir yandan hiçbir şeyi açığa çıkarmaması, kimseyi tehlikeye atmaması gerekiyor, bir yandan da kendi direncini korumaya çalışıyor. Böyle bir ortamda insanın zihinsel olarak ne kadar dayanabileceğini düşünmek bile zor.
Tam bu noktada satranç onun için bir kurtuluş oluyor. Gizlice bir satranç kitabına ulaşmasıyla birlikte ilk kez uğraşabileceği bir şey buluyor. Satranç sayesinde zihnini meşgul ediyor ve sorgulamalara karşı direncini daha uzun süre koruyabiliyor. Yani başlangıçta satranç gerçekten de onun hayata tutunmasını sağlayan bir dal oluyor.
Fakat zamanla bu dal, onu tüketmeye başlıyor. Çünkü odada yapabileceği başka hiçbir şey yok. Satranç düşündükçe daha fazla satranç düşünüyor ve sonunda kendi kendine oynamaya başlıyor. Bir tarafın hamlesini yapıp diğer tarafın o hamleyi bilmiyormuş gibi davranması, bütün oyunu zihninde iki ayrı kişi olarak sürdürmesi bana çok etkileyici geldi. Satranç artık sadece oynadığı bir oyun değil, zihninin içinde sürekli devam eden bir dünyaya dönüşüyor. Başlangıçta onu ayakta tutan şeyin zamanla gerçek dünyadan daha da uzaklaşmasına neden olması oldukça ironik.
Bu yüzden Dr. B’nin satrançla ilişkisini yalnızca bir bağımlılık olarak görmüyorum. Asıl mesele, hiçbir insanın ve hiçbir uğraşın olmadığı bir ortamda tutunabileceği tek şeyin satranç olması. Satranç önce onu kurtarıyor, sonra da zihnini tamamen ele geçiriyor. Uzun süre insanlardan ve gerçek dünyadan uzak kaldığı için dış dünyaya döndüğünde zorlanması da oldukça doğal Bu nedenle de satrançtan uzak durmasının onun için daha doğru olacaktır
Ama gemide tekrar satranç oynamaya başladığında, aslında tamamen geride bıraktığını düşündüğümüz şeyin hâlâ içinde olduğunu görüyoruz. Satrançla yeniden karşılaşması, geçmişte yaşadığı o zihinsel hâli tekrar ortaya çıkarıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de bu oldu: Bazen insanı hayata bağlayan şey, şartlar değiştiğinde onu hayattan koparan şeye dönüşebiliyor. Dr. B. için satranç tam olarak böyleydi. Önce bir kurtuluş, sonra bir takıntı ve en sonunda geçmişinin yeniden ortaya çıkmasına neden olan bir şey.
Spoiler içeriyor
Dönüşüm'ü bitirdiğimde açıkçası Gregor'a üzüldüm. Bence Gregor'un böceğe dönüşmesini sadece fiziksel bir dönüşüm olarak düşünmemek gerekiyor. Zaten insan olduğu dönemde de ailesinin geçimini sağlamak için çalışan, işinden pek memnun olmayan ve kendi hayatını kurmaya çok fazla fırsatı olmayan biriydi. Ailesinin…devamıDönüşüm'ü bitirdiğimde açıkçası Gregor'a üzüldüm. Bence Gregor'un böceğe dönüşmesini sadece fiziksel bir dönüşüm olarak düşünmemek gerekiyor. Zaten insan olduğu dönemde de ailesinin geçimini sağlamak için çalışan, işinden pek memnun olmayan ve kendi hayatını kurmaya çok fazla fırsatı olmayan biriydi. Ailesinin bütün yükünü de kendisi taşıyordu.
Ailesinin Gregor'a bu kadar bağlı olması da aslında onların bir anda sarsılmasına neden oluyor. Çünkü Gregor çalışamaz hale gelince para kaynakları kesiliyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ama daha sonra ailenin çalışmaya başlaması bana “Gregor gerçekten bütün bu yükü tek başına taşımak zorunda mıydı?” diye düşündürdü.
Bir yandan da Gregor çalışamadığında ailesinin gözündeki değerinin giderek düştüğünü düşünüyorum. Eğer onu sadece oğulları olarak görselerdi, böceğe dönüştüğünde ona bu kadar farklı davranırlar mıydı bilmiyorum. Bu yüzden ailenin Gregor'u biraz da bir gelir kaynağı olarak gördüğünü düşünüyorum. Yine de onların da bir anda alıştıkları hayatın değişmesiyle sarsıldıklarını ve ne yapacaklarını bilemediklerini düşünüyorum.
Grete ile olan ilişkileri de dikkatimi çekti. Gregor, böceğe dönüştükten sonra bile kız kardeşinin konservatuvara gitmesini istiyor ve onun keman çalmasını seviyor. Yani dışarıdan tamamen değişmiş olsa da içindeki Gregor hâlâ ailesini ve özellikle kardeşini düşünüyor.
Bu yüzden kitapta beni en çok düşündüren şey Gregor'un böceğe dönüşmesi değil, aslında insan olduğu dönemde bile kendisini ne kadar ezilmiş ve sorumlulukların altında kalmış hissetmiş olabileceği oldu.
Spoiler içeriyor
Bence bu film tam olarak bir rom-com'dan ziyade bir ilişkiyi deneyimlemek gibi. Tom ve Summer birbirlerini sevdiler, beraber güzel anılar biriktirdiler ama ilişki anlayışları ve beklentileri hiçbir zaman tam olarak uyuşmadı. Summer en başından beri birinin kız arkadaşı olmak istemediğini…devamıBence bu film tam olarak bir rom-com'dan ziyade bir ilişkiyi deneyimlemek gibi. Tom ve Summer birbirlerini sevdiler, beraber güzel anılar biriktirdiler ama ilişki anlayışları ve beklentileri hiçbir zaman tam olarak uyuşmadı.
Summer en başından beri birinin kız arkadaşı olmak istemediğini söylüyordu ve Tom belki de zamanla fikrinin değişeceğini düşündü. Ama Summer'ın Tom'la birlikteyken evlilik gibi bir şeye hazır olmaması, daha sonra başka biriyle evlenmesinin çelişkili olduğu anlamına gelmiyor. İnsanların hisleri, düşünceleri ve hazır oldukları şeyler zamanla değişebilir. Zaten Summer'ın da söylediği gibi Tom'layken karar veremiyordu.
Bu yüzden bence ayrılmaları ikisi için de en sağlıklısıydı. Bir ilişkinin güzel anılarla dolu olması, mutlaka devam etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Bazen iki insan birbirine karşı hâlâ bir şeyler hissedebilir ama yine de birlikte olmamaları gerektiğini anlayabilir. Yürümeyen bir ilişkiye sırf geçmişte güzel şeyler yaşandı diye tutunmak yerine devam edebilmek gerekiyor.
Filmin sonunda Tom'un Autumn'la tanışması da bu yüzden hoşuma gitti. İkisinin de kendi hayatlarına devam etmesi gerektiğini ve bu ilişkinin hayatlarının sonu olmadığını gösteriyor. 🍂