Kader, önceden yazılmış ilahi müdahalelerden ibaret bir bütünlük ise bunu değiştirmek mümkün müdür? The Vanishing (1988), bu soruyu yalnızca metafizik bir problem olarak değil, insanın iradesi, bilgisi ve kendi yıkımına iştirak etme biçimi üzerinden ele almayı mümkün kılar. Rex ve…devamıKader, önceden yazılmış ilahi müdahalelerden ibaret bir bütünlük ise bunu değiştirmek mümkün müdür? The Vanishing (1988), bu soruyu yalnızca metafizik bir problem olarak değil, insanın iradesi, bilgisi ve kendi yıkımına iştirak etme biçimi üzerinden ele almayı mümkün kılar. Rex ve Saskia'nın yolculuğu sırasında gerçekleşen kayboluş, başlangıçta tesadüfi bir kopuş gibi görünse de zamanla Rex'in bütün varoluşunu belirleyen bir epistemolojik çıkmaza dönüşür. Saskia'nın akıbetini bilememek, Rex için yalnızca bir kayıp değil, zihinsel bütünlüğünü tehdit eden bir belirsizliktir. Nitekim belirsiz kayıp, yas sürecinin tamamlanmasını engellerken ruminatif düşünce ve kontrol ihtiyacı, gerçeği öğrenme arzusunu patolojik bir ısrara dönüştürür. Rex artık kaybettiği kadının peşinden gitmekten ziyade, kendi zihninde çözümsüz kalan boşluğu ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Burada insanın hakikate duyduğu arzunun masumiyetinden şüphe etmek gerekir; çünkü hakikat arayışı, kendi sınırlarını tanımadığı anda, öznenin kendisini özgürleştiren bir etkinlik olmaktan çıkar ve onu kendi yıkımına sürükleyen bir zorunluluğa dönüşür. Raymond'ın ortaya çıkışı, bu epistemolojik açmazı ahlaki bir dehşete dönüştürür. Toplumsal normlara uyum sağlayan, ailesiyle yaşayan ve dışarıdan bakıldığında sıradan bir birey izlenimi veren Raymond, kötülük yapabilme kapasitesini sınamak uğruna insan hayatını araçsallaştırır. Onun eylemleri, ahlaki sorumluluğun askıya alınması ve başkasının özerkliğinin kendi deneysel arzusuna tabi kılınması üzerinden okunabilir. Bir insanı boğulmaktan kurtardıktan sonra başka bir insanı öldürmeye yönelmesi, iyilik ve kötülük arasındaki basit bir karşıtlıktan çok daha rahatsız edici bir şeyi açığa çıkarır: Raymond, ahlaki özneyi belirleyen şeyin yalnızca eylemin sonucu değil, kötülüğü gerçekleştirebilme imkânı olduğunu düşünür; fakat bu imkânı kullanmayarak kendisini sınamak yerine, onu fiile dönüştürerek başkasının varoluşunu kendi iradesinin nesnesi hâline getirir. Böylece kötülük, kontrolsüz bir dürtünün değil, hesaplanmış bir iradenin ürünü olarak karşımıza çıkar. Raymond'ın psikolojik dehşeti tam da buradadır: İnsan hayatını ortadan kaldırmak için deliliğe, öfkeye veya toplumsal bir kopuşa ihtiyaç duymaz; sıradanlığın içine yerleşmiş soğukkanlı bir irade de aynı yıkımı gerçekleştirebilir. Öte yandan Saskia'nın anlattığı, uzayda birbirine yaklaşan iki altın yumurtanın çarpışması hâlinde her şeyin sona ereceği rüya, filmin kader ve kaçınılmazlık düşüncesini besleyen sembolik katmanlarından birini oluşturur. Rüyadaki hapsolmuşluk ve yalnızlık, insanın kendi varoluşunun sınırlarını aşamamasıyla ilişkilendirilebilir; yaklaşan çarpışma ise henüz gerçekleşmemiş bir felaketin zihinde önceden kurulmasını mümkün kılar. Ancak bir sonun tahayyül edilebilir olması, onun önceden belirlenmiş olduğunu kanıtlamaz; insanın geleceğe ilişkin korkularını kader olarak adlandırması, çoğu zaman bilgisizliğine metafizik bir biçim vermesinden başka bir şey değildir. Tam da bu noktada kaderin süreçte mi, yoksa sonuçta mı rol aldığı sorusu belirginleşir. Eğer her şey önceden belirlenmişse Rex'in kararsızlığı, arayışı, saplantısı ve nihayetinde verdiği karar da bu belirlenmişliğin dışında kalamaz. Buna karşılık, eğer Rex gerçekten özgür iradeye sahipse, kendisini ölüme götüren tercihin sorumluluğunu hangi koşullarda üstlenebileceği sorusu ortaya çıkar. Raymond'ın sunduğu hakikatin bedeli ölüm olduğu hâlde Rex'in bu teklifi kabul etmesi, insanın kendi özgürlüğünü nasıl bir zorunluluğa dönüştürebildiğini gösterir. Gerçeği öğrenmek için yıllarını harcayan Rex, sonunda Saskia'nın akıbetini kendi bedeninde deneyimler; uyuşturularak gömülür ve onun yaşadığı sonun aynısına mahkûm edilir. Böylece arayışının nesnesiyle özdeşleşir ve hakikate ulaşmak uğruna hakikatin kendisini deneyimleyebileceği bütün imkânları ortadan kaldırır. Artık bilmek ile yaşamak arasında bir tercih kalmamıştır; çünkü bilginin elde edilmesi, bilen öznenin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanmıştır. Filmin en sert tarafı, Rex'in yalnızca Raymond tarafından kurulan bir tuzağa düşmesi değil, kendi saplantısının da bu tuzağın işlemesini mümkün kılmasıdır. Raymond, Rex'in gerçeği öğrenme arzusunu bir silaha dönüştürür; Rex ise belirsizlikten kurtulmak uğruna kendi varoluşunu bu silahın hedefi hâline getirir. Dolayısıyla onun sonunu yalnızca kaderin kaçınılmazlığıyla açıklamak, insan iradesinin kendi kendisini nasıl tutsak edebildiğini gözden kaçırmak olur. Peki, Rex'in kaderi gerçekten önceden yazılmış mıdır, yoksa onu bu sona götüren şey, gerçeği öğrenme arzusundan vazgeçememesi midir? Eğer Raymond hiç karşısına çıkmasaydı aynı son gerçekleşir miydi? Yoksa Rex'in yıllar boyunca sürdürdüğü arayış, onu bu sonla karşılaşmaya elverişli hâle mi getirmişti? Belki de kader, insanın önceden belirlenmiş bir sona doğru sürüklenmesinden ziyade, kendi seçimlerinin hangi zorunlulukları ürettiğini görememesidir. Ne var ki filmin asıl karanlığı burada da bitmez: İnsan, kendisini yıkıma götüren şeyin farkına varsaydı bile ondan vazgeçebilir miydi? Belirsizlikten daha korkutucu bir şey olmadığını düşünen insan için sonuç, hakikatin kendisinden bile daha kıymetli hâle gelebilir; çünkü sonuç, bilinmeyenin yarattığı gerilimi ortadan kaldırma vaadi taşır. Oysa Rex'in deneyimi, bu vaadin ne kadar aldatıcı olduğunu gösterir. Bilinmeyen, yalnızca öğrenilmediği için korkutucu değildir; kimi zaman öğrenilmesi, insanın varlığını sürdürebilmesinin koşullarını da ortadan kaldırır. İnsan yine de bilmediği şeylerin peşinden gider; çünkü kendi bilgisizliğini kabullenmektense, onu sona erdirecek bir felaketi göze almayı tercih edebilir. Bu nedenle The Vanishing, kaderin değiştirilebilir olup olmadığından çok, insanın kader olarak adlandırdığı şeyin ne kadarını kendi arzularıyla hazırladığını sorgular. Rex, kaderini değiştirmek için değil, onun ne olduğunu öğrenmek için yola çıkar ve sonunda kendi iradesiyle yürüdüğü yolun sonunu değiştiremez. Belki de kader, önceden yazılmış bir son değil, insanın özgürlük olarak savunduğu tercihlerin hangi noktada kendi aleyhine işleyen bir zorunluluğa dönüştüğünü fark edememesidir. Ve belki de insanın en büyük trajedisi, kendisini kurtaracağına inandığı hakikatin peşinden giderken, kurtulmak istediği şeyin tam da kendisi hâline gelmesidir.
Kaderin süreçle mi yoksa sonuçla mı tanımlandığı ya da böyle bir tanıma indirgenmek zorunda olup olmadığı soruları zihninizi her saniye yoracaktır; zaten yorması da gerekmektedir. Pek popüler bir film değil ama insan ruhunun derinliklerine bütünüyle vâkıf olmanızı sağlamasa bile, o derinliklere şahit olmak isteyenler için emsali zor bulunan bir filmdir. İzlemeniz temennisiyle. :)
Son olarak şunu da ekleyeyim: Stanley Kubrick’in ve muhtelif film eleştirmenlerinin film hakkındaki yorumları kesinlikle abartılı değil. Filmi dünyanın en korkunç yapımlarından biri olarak nitelemeleri beni asıl heyecanlandıran şeydi. Çünkü bu tür filmlerin dehşeti, seyirciyi doğaüstü unsurlarla korkutmalarından değil, gerçeğin soğuk yüzünü gözler önüne sermelerinden gelir. İnsan zihni, paranormal olanı bir noktaya kadar kurgu olarak reddedebilir; ancak gerçekliğin karşısında aynı savunmayı geliştiremez. Zira hiçbir hayalet, hiçbir doğaüstü varlık ve hiçbir paranormal kurgu, insanın kendi gerçekliği kadar korkunç değildir.
Selametle❤️