Bu yapım içinde ayrı bir noktaya dokundu, sanki film bana bakıyordu da, ben onun gözlerinde kendimi görüyordum. Hayatın aslında küçük detaylarla dokunan, ince ama güçlü olduğunu hatırlattı bana ya da kabullenmemi sağladı demek daha doğru olur. “Hayat, yaşanması gereken güzel…devamıBu yapım içinde ayrı bir noktaya dokundu, sanki film bana bakıyordu da, ben onun gözlerinde kendimi görüyordum. Hayatın aslında küçük detaylarla dokunan, ince ama güçlü olduğunu hatırlattı bana ya da kabullenmemi sağladı demek daha doğru olur. “Hayat, yaşanması gereken güzel bir dokudur. Küçük zevklerin tadına varmak önemli. Yağmurda puro içmek gibi. Veya doğrudan kurutucudan alınmış bir kazak giymek.” Gerçekten de insan, bazen devasa soruların cevabını ararken, hayatın kıymetini o minicik ayrıntılarda buluyor.
Ama bununla birlikte, en derin yerde bir sızı vardı: insanın kendi kendine kurduğu zincirler. Şu replik beni çok etkiledi: “Şunu öğrendim ki en kötü kafesler, kendimiz için yarattıklarımızdır.” Bir an düşündüm, kaç kere ben de kendi korkularım yüzünden geri adım attım, kaç defa kendi hayallerime ket vurdum? Aslında kapı hep açıktı, ama ben çıkmayı göze alamıyordum. Grace’in yaşadığı sıkışmışlık, benim de içimde yankılandı. Çünkü bazen kabuk dediğimiz şey bizi korumaz, yalnızca hareketimizi engeller.
“O salyangozlardan kurtul ve kendini özgür bırak. Şimdi kabuğunu bırakmanın zamanı geldi. Biriktirdiğin anılar ve eşyalardan, salyangozlardan kurtul. Çünkü bu seni sınırlıyor ve ilerlemeni engelliyor. Biraz kendine acıman normal, ama artık ileriye gitme zamanı. Acı olacak, ama hayat böyle. Yüzleşmek zorundasın. Cesur ol.”
Bir sahnede hissettiğim şey, salyangozların metaforunu daha da sevmeme neden oldu “Salyangozlar asla yollarından geri dönmezler, daima ileriye doğru hareket ederler.” Bu düşünce içime işledi. Biz de bazen geçmişin gölgesinde oyalanıyoruz; eski defterleri açıp aynı sayfalara tekrar tekrar bakıyoruz. Ama o sahneler içimde bir noktaya dokundu: “Dünyanın her yerinde ışıltılı salyangoz izleri bırakmanın zamanı geldi. Ve unutma, asla ama asla geri dönme.” İşte bu yüzden film, bende bir melankoli değil, daha çok yeniden doğuş duygusu uyandırdı. “Hayat geçmişe bakmak değildir, ileriye dönük yaşamaktır.” Geçmişin acılarını, hatıralarını, yüklerini omuzlarında taşımak yavaşlatıyor. Ama ilerlemek, tıpkı bir salyangoz gibi yavaş bile olsa, varlığı anlamlı kılıyor. Acının da, yalnızlığın da, pişmanlıkların da aslında bir yolculuğun parçası olduğunu kabul ettim.
Bitirdiğimde ise içimde bir karar netleşti: Kendime acımayı sürdürebilirim, bu insani bir şey. Ama orada kalmam artık mümkün değil. Yüzleşmek ve kabuğumu bırakmak zorundayım. Çünkü özgürlük, sadece zincirlerden değil, kendi ellerimizle taşıdığımız yüklerden de kurtulmakla mümkün oluyor. Cesur olmak, en büyük özgürlük. :)