Spoiler içeriyor
"Mükemmelliğe, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey bulunmadığında ulaşılır." 1944 yılında görevli olarak, bir keşif uçağıyla Korsika'dan havalanan ve bir daha dönmeyen ünlü Fransız romancısı Antoine de Saint-Exupéry, 1000 küsür sayfayla başladığı kitabını basım için sunduğunda, kendi mükemmellik…devamı"Mükemmelliğe, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey bulunmadığında ulaşılır."
1944 yılında görevli olarak, bir keşif uçağıyla Korsika'dan havalanan ve bir daha dönmeyen ünlü Fransız romancısı Antoine de Saint-Exupéry, 1000 küsür sayfayla başladığı kitabını basım için sunduğunda, kendi mükemmellik tanımına uydurmak üzere fazlalıklarından arındırmış, 112 sayfalık son haline getirmişti. Söz konusu eser, yazarın edebiyat dünyasına kazandırdığı birçok eserin varlığına karşın, ismini belleğimize kendine has üslubuyla kazıyan, şimdi de üzerine konuşacağımız, Küçük Prens'tir.
Yazarın ölümünden bir yıl önce hazır hale getirdiği Küçük Prens, her ne kadar ilk bakışta bize bir çocuk kitabı görünümünden fazlasını sunmasa da, üzerinde biraz durduğumuzda bizi düşünmeye iten bir romandır.
Kitap, olayları kendisinden dinlediğimiz pilotun, altı yaşlarında çizmiş olduğu, yine bir kitaptan fırlamış müthiş bir resmin kopyasıyla karşılar bizi. Bu resimde, korkmuş bir hayvanı ve o hayvanı yutmakta olan bir boa yılanını görürüz. Kitabında boa yılanlarının avlarını çiğnemeden yutuyor olmaları üzerine yapılan açıklamayı okuyan o zamanlardaki minik yazarımız, bunun üzerine derin düşüncelere dalar. Ardından kapıp getirdiği bir kağıda, boa yılanının avını yutmuş olduğu o korkunç anı resmeder. Tabii yazarımızın ilk şaheserini gösterdiği yetişkinler, bu korkunç resmi hakkıyla anlayamadıklarından korkamazlar. Eh, çocukların yetişkinlere karşı anlayışlı olmaları gerekiyor. Bütün olanları yetişkinlere açıklamak ise çocuklara sıkıcı geliyor.
Yetişkinler, kendilerine yapılan açıklamaları anlamaya çalışmak yerine, bu ilk denemesiyle hayal kırıklığına uğramış yazarımıza tarih, coğrafya, dilbilgisi ve aritmetik ile uğraşmasını tavsiye ederler. Tutunacak bir dal, anlayışlı bir yetişkin bulamayan yazarımız, bu tavsiyelerle birlikte o yetişkinlerin düzeyine inerek hayatına devam eder, ta ki yıllar sonra uçağında oluşan bir arıza sebebiyle çölde mahsur kalana dek.
Yazarımızın unutmak istemediği biricik dostu, tam da bu noktada karşımıza çıkar. Küçük Prens, çölün ortasında, en yakın kasabadan en az bir mil uzakta yazarımızdan kendisine bir koyun çizmesini ister.
Koyun resmi üzerine başlayan sohbet ile beraber, Küçük Prens’in serüveni de açığa çıkmaya başlar. Kendisinden bir parmak büyük gezegeninde bıraktığı biricik gülü, görmüş olduğu gezegenler ve bu gezegenlerdeki kendi dertlerinden muzdarip yetişkinler…
Perde aralandıkça ve bizler hikayeye tanık oldukça içimizdeki anlayışlı çocuk, dışımızdaki yetişkinlik kabuğunu kırmaya başlar. Çocukluğumuzda olduğu gibi, bizler de Küçük Prens’in bu dünyadan olmayan gözlerle gördüğü şekilde bakarız etrafımıza.
İlk basımının üzerinden geçen 76 yıl içerisinde değişen, gelişen insanlık üzerinde hala etkisini koruyan; tekrardan her okuyuşumuzda bakışımızı, daha önemlisi bizi değiştiren ve dışımızdan başlayıp içimize kök salmaya çalışan anlayışı yetersiz, meşguliyeti fazla, zamansız, emeksiz, dünyaya alışmış, sevgisiz yetişkinliğine meydan okuyarak, unutmamamız gerekenleri hatırlatan bir başyapıt bırakmıştır bizlere, Antoine de Saint-Exupéry.
Bundan olsa gerek, bir söyleşide Türkiye’nin felsefe hocası İoanna Kuçuradi, kendisine yöneltilen “Hiç ayrılamadığınız kitabınız var mı?” sorusuna şu şekilde cevap verir:
“Ayrılamadığım kitabım yoktur ama şöyle söylerim: Hani sorarlar ya ‘Seni ıssız bir adaya gönderseler hangi kitabı alırsın yanına?’ diye, ‘Küçük Prensi’ alırım. Bir hazinedir Küçük Prens kitabı. İnsan durumlarıyla ilgili örnekleri müthiştir.” (Kuçuradi, İoanna. “Başkaldırı için felsefeyi seçtim”. Söyleşiyi yapan: Selim Efe Erdem. Star Haber. 15 Aralık 2013.)
Yapılan bambaşka bir söyleşide Küçük Prens Koleksiyoncusu Mehmet Sobacı önce İoanna Kuçuradi’nin yukarıda verdiğimiz cevabına yorumda bulunup ardından kitaba dair kendi düşüncelerini de şu şekilde beyan eder:
“Ona kalırsa onun kutsal kitabı o. Yani o nedenle yılda en az bir kez okunması gereken bir kitap. Çünkü bize asıl özgür olduğumuz, asıl sınırsız olduğumuz, potansiyelle dolu olduğumuz bir zaman dilimini, çocukluğumuzu hatırlatıyor. Ve biz çocukluğumuzu ne kadar hatırlarsak o kadar yaratıcı hale dönüşüyoruz. O kadar denemeye meylediyoruz. Büyürsek eğer, sıkıcı yetişkinler oluyoruz. ‘Çok tuhaf büyükler’ oluyoruz. O nedenle hatırlamak gerekiyor çocukluğu. Orada sınır yok, duvar yok, ufku bölen herhangi bir şey yok. Bakınca tüm ufku görüyorsun çocuklukta. O nedenle dönüp hatırlamamız gerekiyor.
Sonra bunu unutursak ne oluyor biliyor musun? Halkı olmayan bir kral oluyoruz. Yıldızları sayıp kasaya koyan bir iş adamı oluyoruz. Görmediği yerlerin hikayesini yazan bir coğrafyacı oluyoruz. Sarhoş oluyoruz filan. Kendi hayatımızı değil emanet bir hayatı yaşar hale geliyoruz. O yüzden çocukluğu hatırlamak gerekiyor. O zaman tekrar söylüyorum, yaratıcı olmaya başlıyoruz. Fener yakıcısı gibi yaşarsak hayatı hiçbir şey yapmaya zamanımız kalmaz. Ya da halkı olmayan bir kral olursak da komik hayatlar yaşarız.” (Sobacı, Mehmet. “Kafasına Göre Söyleşiler”. Söyleşiyi yapan: Kübranur Uluğ. Kafasına Göre Dergisi. Eylül-Ekim 2019)
Güncelliğini koruduğu bunca zaman içerisinde, kitabın kendisi kadar güncelliğini yitirmemiş bir ayrı konu, yazımız içerisinde ara ara değindiğimiz, “Kitap yetişkinlere mi hitap ediyor, çocuklara mı?” sorusudur. Bu konu hakkındaki açıklamalarını almak üzere sözü Fransız yazar ve Edebiyat profesörü Philippe Forest'a bırakıyorum:
"Bu kitabı diğer çocuk kitaplarından ayıran birkaç şey söyleyeyim. Bu kitabın ikili bir karakteri vardır. Kitap üzerine biraz düşündüğümüzde göreceğimiz şudur: Aslında bir yetişkinle bir çocuğun karşı karşıya gelmesine dayanır ve birinci şahısta yetişkinler için yazılmış bir roman içinde, çocuklar için yazılmış bir hikaye bütünleşik biçimde sunulur. Hatırlarsınız, kitabın başında okuduğumuz hikayeyi anlatan pilot, mekanik bir arıza sebebiyle kendisini çölün ortasına buluverir. Bu sorunla boğuşan pilot, bir anda ortaya çıkan Küçük Prens karakteriyle karşılaşır ve onunla arkadaşlık kurar, ki kitabın konusu da bu arkadaşlıktır. Bu ikilik ve iki hikayenin üst üste binmesi, kitabın çok temel bir noktasıdır ve bu kurgu, başlı başına üzerinde düşünmeye değerdir. Yani Küçük Prens'i yetişkin gözüyle okumak da çocuk gözüyle okumak da mümkündür. Birbirine eşlik eden ve tamamlayan bu iki okuma, Saint-Exupéry tarafından eş zamanlı olarak mümkün kılınmıştır." (FOREST Philippe, ”Autour de l’Efance et Son Imaginaire”, Autour du Petit Prince de Saint-Exupéry, 10 Ocak 2014, Fransa.)
''Sizin dünyada insanlar, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar. Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir. Ama gözler kördür, insan ancak yüreğiyle baktığı zaman görebilir...''