Şu filmin müziklerinin verdiği huzuru çoğu film veremez. Yıllar önce izlediğimde de aynı şeyi söylemiştim. Spotify'da dinlerken aklıma geliverdi film. Giıuseppe Tornatore ve Ennio Morricone ikilisi diyorum başka bir şey demiyorum.
Nasıl ki Mission Impossible, 007 James Bond ve Jason Bourne serileri kendine has ve orijinalse John Wick de öyle. Bu evrenin de kendine has müzikleri ve aksiyonu var. Eline geçirebildiği her aleti silaha çevirebilen, yakın veya uzak her türlü dövüşte…devamıNasıl ki Mission Impossible, 007 James Bond ve Jason Bourne serileri kendine has ve orijinalse John Wick de öyle. Bu evrenin de kendine has müzikleri ve aksiyonu var.
Eline geçirebildiği her aleti silaha çevirebilen, yakın veya uzak her türlü dövüşte yenilgi yüzü görmeyen John Wick evreninin genişlemesi, başka bir hikâyenin anlatılması mantıklı bir karardı. Nitekim ana serinin 3. ve 4.sü arasında geçen Ballerina da aksiyondan fevkalade nasibini almış. Ana De Armas resmen bir kadın John Wick olmuş ve durmak bilmeyen aksiyon sahneleri, hızlı tempo, eşlik eden müzikler hepsine çok güzel ayak uydurmuş. Wick evrenine özgü kalabalık ortam dans sahnesine yer verilmesi bu seriyi sevenleri eminim memnun etmiştir.
Baba Yaga yani John Wick'in filmdeki yerine ve önemine hayran kaldım. Tabii Eve Macarro (Ana De Armas) dövüşte harikalar yaratsa da John Wick'e karşı sizce bir üstünlüğü olabilir mi? Elbette hayır. Bu dengenin korunması ve Keanu Reeves'ın filme katkısı takdire şayandı. Nasıl ki Tom Cruise dublör kullanmıyor ve çevikliği ile dikkat çekip saygı uyandırıyorsa; Keanu'nun da özgün hareketleri var. O da dublör kullanmıyor çoğunlukla. İki aktörün de kariyeri aksiyon üzerine kurulu değil ve derin bir saygı duyuyorum bu adamlara ben.
Ballerina da John Wick'in izinden giderek senaryosunu biraz ona benzetmiş. İntikam ve sürekli karakterin başına para ödülü konması gibi. Bazı izleyiciler bunu zayıf unsur olarak görmüş olabilir ama ben bir de güzel yakışmış olduğunu düşünüyorum. Özel bir seri, sinemada izleyip coşku verecek bir film, Ana De Armas'ın performansı, mükemmel müzik ve ses efektleri... Gayet güzel.
Çok basit bir hikâye, küçük bir kız çocuğu istediği Japon balığını almak uğruna annesine gözyaşı döker, abisi onu ağlamaklı görünce kıyamaz ve annesinden İran para birimiyle 500 Toman alır. Küçük kız bu parayla Tahran'ın dar sokaklarında dolaşır fakat bir türlü…devamıÇok basit bir hikâye, küçük bir kız çocuğu istediği Japon balığını almak uğruna annesine gözyaşı döker, abisi onu ağlamaklı görünce kıyamaz ve annesinden İran para birimiyle 500 Toman alır. Küçük kız bu parayla Tahran'ın dar sokaklarında dolaşır fakat bir türlü dilediği Japon balığına ulaşamaz. Çünkü bir dükkânın önündeki mazgala düşürmüştür parasını. Film buradan sonra başlar, derinliğini kazanır.
İran filmlerinde çocuk karakterler çok önemli yer tutuyor. Özellikle 90'lı yıllarda denk geldiğimce yönetmenlerin oyuncu olarak seçtiklerini fark ediyorum. Küçük çocukların set ortamında kalmaları kolay şey değildir diye düşünüyorum ve Abbas Kiyarüstemi, Jafar Panahi, Mejid Mejidi gibi İranlı yönetmenler bu zorluğun altından ustaca kalkıyorlar. Nitekim, Abbas Kiyarüstemi'nin eşssiz güzellikteki "Arkadaşımın Evi Nerede?" filminde çocuk, bir defteri arkadaşına vermek için yola çıkmıştı. Mejid Mejidi'nin "Cennetin Çocukları" adlı başyapıtında ise bir ayakkabı üzerinden iki kardeşin birbirine sımsıkı tutunmasını, sarılmasını izlemiştik.
Beyaz Balon'da bir Japon balığıdır ulaşılmak istenen... Fakat 500 Toman mazgalın içine düşmüştür ve iki kardeş bunu almak için çabalar. Yönetmen Panahi, bu sırada çocukların masumluğunu kamerasına alır. Küçük kızın somurtkan duruşuna tanık oluruz çoğu zaman fakat sıcak kalbini de hissederiz. Film, o saf çocuk duygusunu, bilmezliğini çok sade bir şekilde yansıtmayı başarmış. Bunun yanı sıra o dönemin İran'ını izleme fırsatı sunuyor.
İnsanın insana zor durumda yardım etmesi, çok duyduğumuz, bazen de bozulan ilişkiler dolayısıyla yokluğundan yakındığımız bir durum fakat ne zaman böyle yardımlaşma görsek, insanların barıştığını izlesek çok hoşumuza gider. Beyaz Balon'da da o 500 tomana ulaşırken bu yolda sevgi, dayanışma, emek vardı. Bitimine yakın üç çocuğun sakız çiğnemesi, birbirine bakarak gülümsemeleri ekrana bir hoşluk yayıyordu adeta. Tüm bu duyguları seyredebildiğim için çok mutluyum.
Avrupa sineması, Hollywood, Uzak Doğu.. birçok bölgeden film izledim. Sinemayı seviyorum. Ama İran filmlerindeki hüznün, güzelliğin, saflığın da aşığıyım. Çok başarılı bir sinemaya sahipler, bilmem İran halkı bunun farkında mıdır?
Eski bayramları hepimiz özlüyoruz ama bu şuanın ve gelecekteki bayramların önemsiz ve etkisiz olduğu manasına gelmiyor. Sinemayla ve edebiyatla kalın, huzurla kalın ve de Allahla kalın. Hepinize mutlu ve huzurlu bayramlar diliyorum 🤍
Sinema ve edebiyat düşüncelerim 3 1- Eski kült eserlerin rahat bırakılmasından yanayım. Şimdilerde Frankeinstein'ı bir de Guillermo Del Tero uyarlayacakmış. Allah aşkına, kendine özgü tarzın var neden defalarca sinemaya uyarlanmış bir eseri bir de sen yeniden çekmeye kalkıyorsun... (Nosferatu filmini…devamıSinema ve edebiyat düşüncelerim 3
1- Eski kült eserlerin rahat bırakılmasından yanayım. Şimdilerde Frankeinstein'ı bir de Guillermo Del Tero uyarlayacakmış. Allah aşkına, kendine özgü tarzın var neden defalarca sinemaya uyarlanmış bir eseri bir de sen yeniden çekmeye kalkıyorsun... (Nosferatu filmini dahil etmiyorum buna.)
2- Stephen King okumanın eşsiz bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Lise 3'ten bu yana okurum, beğenmediğim bir, bilemedin iki kitabı çıkmıştır. Bir kitabını okuduktan sonra hemen diğerine geçmek yerine araya yeterli, uzun bir süre koyuyorum, böylelikle hiç sıkılma durumunu da yaşamıyorum. Onu kronolojik sıraya göre okumak da ayrı bir zevk. Şimdilerde Hayaletin Garip Huyları Adlı öykü kitabını okuyorum ve evet! Bu adam öykü yazma konusunda da harika...
3- Alien serisini izlemeyenlerin şanssız olduğunu düşünüyorum. Sinema tarihinde eşi olmayan, yalnızca gerçek tutkunların değerini bilebileceği bu ünlü seriye aşığım. Tabii bu subjektif bir durum. Ama...
4- Ben bir türe bağlı kalmaktan, sürekli aynı aktiviteyi yapmaktan çok sıkılan bir insanım. Mesela en sevdiğim bir film olmaz, hayranı olduğum çok film vardır. Alien serisine hayranken gidip Nuri Bilge Ceylan izlerim ve çok etkilenirim. Mission Impossible'a coşku dolu bir ilgim varken gidip Bergman filmi izlerim felsefesi ile kendimden geçerim... Yalnızca bir bilgisayar oyununa bağlı kalmam birini bitirdiysem farklı maceralar ararım... Sevdiğim tek aktivite kitap okumak veya film izlemek de değil; manzaralı bir yeri gezmekten, ilginç bilgileri veya gelecek filmleri araştırmaktan, gülmekten, arkadaş edinmekten büyük keyif alırım. Ama genel olarak insanlara baktığımda çoğunlukla bir türün ardından gidiş, yalnızca bir alana kapanıp kalma görüyorum. Hatta diğer alanlara yeltenmeyenler, koskoca dünyaları kaçırıyor, bazen ön yargılı davranıp kendi eli ile bu dünyaları bir kenara itiyor; edebi olsun, sanat olsun, eğlence olsun, Spor olsun... Fırsat buldukça insan ilgi alanını genişletmeli bence. Ama biliyor musunuz bazen de düşünüyorum, insanlar farklı ilgi alanlarına açık olmadıklarında sizin yapmış olduğunuz farklı farklı aktiviteler onlara pek de anlamlı gelmiyor, bunu da bilmek gerek.
Sinema ve edebiyat düşüncelerim -2 1- Tom Cruise'a Oscar verilmeli. Kariyerinin bütününe baktığımızda ve dublör kullanmadan çektiği birçok sahneyle bunu sonuna kadar hak ediyor. Ha, Oscar alınca mı mükemmellik belli oluyor? Elbette, hayır. Bu adamın böyle bir sembole ihtiyacı da…devamıSinema ve edebiyat düşüncelerim -2
1- Tom Cruise'a Oscar verilmeli. Kariyerinin bütününe baktığımızda ve dublör kullanmadan çektiği birçok sahneyle bunu sonuna kadar hak ediyor. Ha, Oscar alınca mı mükemmellik belli oluyor? Elbette, hayır. Bu adamın böyle bir sembole ihtiyacı da yok.
2- Her sanatçının filmi çekilmeye başladı. Michael Jackson yeni mi akıllarına geldi? Eibette ticari amaç var işin içinde ama bu işin tadı tuzu da kaçtı. Yalnızca ülkemiz değil Hollywood da bunu çok yapıyor; şarkıcılara film çekmek! Ortada Milos Forman'ın Amadeus (1984) kalitesinde bir müzikal olsa neyse diyeceğim...
3- Son dönem romantik komedi filmleri, eski havaları veremiyor. Daha çok bir cinsellikte abartı, saflıktan uzak filmler çekiyorlar. Buna da modern diyemeyiz bence.
4- Birkaç dergi okuma deneyimim olmuştu ama bir türlü şöyle devamlı alayım da okuyayım fikrine kapılmamıştım. Kafkaokur'un Mayıs sayısını alıp okuyunca gayet beğendiğimi fark ettim. Çok yormayan, hem bilgi alıp hem de farklı öykülere denk geldiğimiz iyi bir dergi. Öykülerin hepsine güzel diyemem elbette, bazılarına "Mıymıy" gibi yorumlarda bulunabiliyorum kendimce. Bu derginin posterleri çok hoşuma gidiyor, evimde duvara yapıştırıyorum.
Geçen seferki paylaşımımda diş sıkıntımdan bahsetmiştim. Doktora gitmek zorunda kaldım, hayatımda ilk defa kanal tedavisi oldum ardından dolgu yaptırdım. Bu işlemler öncesindeki o ağrıdan kurtulduğum için mutluyum.
Dümdüz, basit romantik komedi arayanların uzak durması gerekiyor. Arjantin yapımı bu film, şehir hayatının insanları ne derece bağlantısız hale getirdiğini konu ediniyor aslında. Tüm o görülen kilometrelerce kablolar, telefonlar sahiden insanları insanlara ulaştırmak için mi varlar? Yoksa daha da uzaklaşmalarına…devamıDümdüz, basit romantik komedi arayanların uzak durması gerekiyor. Arjantin yapımı bu film, şehir hayatının insanları ne derece bağlantısız hale getirdiğini konu ediniyor aslında. Tüm o görülen kilometrelerce kablolar, telefonlar sahiden insanları insanlara ulaştırmak için mi varlar? Yoksa daha da uzaklaşmalarına mı neden oluyorlar?..
Medianeres başlar başlamaz, bir şehrin modern sayılmasında en önemli unsur olan "Yüksek bina"lara değiniyor. İnsanların ruh hallerine nasıl tesir ettiklerini yorumluyor. Düşünsenize birisi ile şuan aynı filmi seyredip aynı sahnede ağlıyorsunuz. Ama devasa şehrin, modern ve yüksek binaları girmiştir onunla aranıza; binlerce insan arasına...
Film boyunca birbirlerine farklı mekânlarda teğet geçen iki karakterin yalnızlıklarını ve bununla nasıl başa çıktıklarını izliyoruz. Martin ve Mariana farklı insanlarla bir araya gelirler ama görmek istedikleri, bağlanmak istedikleri bireyler değillerdir hiçbirisi.. Martin'in Mariana'ya, Maria'nın da Martin'e ihtiyacı vardır. Fakat şehir bir türlü onları bir araya getirmez. Nitekim Maria'nın elinde büyük bir kitap vardır ve bu görsel içerikli kitapta Wally adlı bir kişiyi arar. Onu şehir haricindeki her yerde bulabilir; kağıt üzerinde eliyle işaretler... fakat Wally'i şehirde görmek ister o.. Buradan hareketle Wally aslında Mariana'nın Martin'idir. Aradığı Martin'dir.
Bir buçuk saat süresi ile sıkılmadığım, düşündüğüm ama bunu yaparken zihnimi yormadığım bir yapımdı bu. Teknoloji, moderm hayat, yalnızlık, ilişkiler, fobilerimiz, hobilerimiz aklımıza geliyor izlerken. Herkese hitap etmez elbette böyle filmler. Anlam aramak isteyenlerin durağıdır daha çok. Son sahnelerden birinde geçen Ruh termostatı muhabbeti çok hoşuma gitti: Kederli günlerde çok üzülmemek, mutlu günlerde de çok gülmemek.
Sinema cidden insanlığa çok şey katıyor. Böyle sakin, anlamlı, içten filmleri seyretmeyi çok seviyorum. E tabii Ethan Hunt, Wolverine gibi karakterleri de severim ama bizleri anlatan, bunun felsefesini hakkıyla veren filmler bir başkadır... Sevgiyle kalın.
Muazzam MUAZZAM muazzam. Dünyanın en iyi aksiyon serisi ya. Başka bir şey değil. Şu seriyi izleyen nesilden olduğum için çok şanslı hissediyorum. Küçükken televizyonda çıkardı , babam bahsederdi hep. Görevimiz Tehlike Neden değerli? 1- İlk filmi 1996 yılında vizyona girdi…devamıMuazzam MUAZZAM muazzam.
Dünyanın en iyi aksiyon serisi ya. Başka bir şey değil. Şu seriyi izleyen nesilden olduğum için çok şanslı hissediyorum. Küçükken televizyonda çıkardı , babam bahsederdi hep.
Görevimiz Tehlike Neden değerli?
1- İlk filmi 1996 yılında vizyona girdi ve yönetmeni Birian De Palma'dır.
2- O efsanevi, gaza getiren, coşkulu müziğini; Danny Elfman yapmıştır. (Birçok Tim Burton filminden ve Spiderman'den bilinir.)
3- Tom Cruise. Başka bir şey yazmıyorum. Bu iki kelime yeterli. Adamın kendine kas kaş oynatışı, koşması, gülmesi ve performansı var. Ve Mıssion Impossible demek Tom Cruise demektir, emek demektir.
4- 🥹🥹🥹🥹 HARİKA BİR FİNAL. Oldukça heyecanlı bir filmdi. Güle güle Ethan Hunt. Bana göre tüm ajan vr macera filmlerinden daha güzeldir MI serisi. Teşekkürler Tom Cruise ve ekibi.
Son zamanlarda sinema ve edebiyat adına düşüncelerim: 1- Geçen gün aklıma geliverdi. İyi ki de oyuncularla gerçekte tanışmıyoruz. Onları rolleri ile tanıyıp seviyoruz ve gerçek hayatta nasıl olduklarını tamamı ile bilemeyiz. Belki sohbeti bizi sarmayacak bir insan? Belki oturup kahve…devamıSon zamanlarda sinema ve edebiyat adına düşüncelerim:
1- Geçen gün aklıma geliverdi. İyi ki de oyuncularla gerçekte tanışmıyoruz. Onları rolleri ile tanıyıp seviyoruz ve gerçek hayatta nasıl olduklarını tamamı ile bilemeyiz. Belki sohbeti bizi sarmayacak bir insan? Belki oturup kahve içilse beş dakika sonra sıkılıp bunalacağız. Ne de olsa o da bir insan. Tabii çok hayranı olduğum yönetmen veya oyuncuyla oturup sohbet etmek istemezdim demeye de getirmiyorum; sadece bir dişünceydi, bir acabaydı.
2- Sinemaya çoğunlukla arkadaşlarımla gitmişimdir. Ancak artık fark ediyorum ki bazen sinemaya yalnız gidip, krallar gibi bir de patlamış mısır alıp, oturup keyiflice izlemek varmış. Son dönemde yaptığım bir şey bu. Özellikle gideceğiniz film hakkında hiç bilgisi olmayan veya ilgi duymayan bir arkadaş edindiyseniz yahut öyleyse.
3- Son dönemin en karizmatik oyuncusunun Tom Cruise olduğunu düşünmekteyim.(Son dönemin demek ironik oldu bu adam 40 yıldır aktif oyunculuk yapıyor...) Bu adam 63 yaşında; dublör kullanmıyor, film çekimleri sırasında büyük emek veriyor, koşuyor, zıplıyor, enerjisi tükenmek bilmiyor. Her şeyden öte, asla hafife alınmayacak harika bir kariyere sahip. İster bağımsız sanat filmi olsun (Eyes Wide Shut), ister hoş bir romantik komedi olsun (Jerry Maguire), ister etki bırakan bir drama olsun (Rain Man), ister uzak doğu olsun (Son Samuray), ister vampir temalı olsun (Interwiew the Vampire), ister gizem dolu bir bilim kurgu olsun (Edge Of Tomorrow ve Azınlık Raporu), ister heyecanın dorukta olduğu maceralı bir aksiyon olsun (Tüm Görevimiz Tehlike filmleri)... Hepsiyle de tüm türlerde de alkışı hak eden bir aktördür. Daha saymadığım ve harika olan o kadar fazla işi var ki... Şimdilerde Görevimiz Tehlike'nin final filmi vizyona girecek, sayılı gün kaldı.. Usta bir adam kısacası.
4- Japon edebiyatı sevgimden bahsetmek istiyorum. Art arda okumanın kesinlikle hatalı bir okuma olduğunu düşündüğümü belirteyim. Ama böyle sakin olduğunuz veya yorgunluğunuzu atmak istediğiniz anlarda çok uzun olmayan, benroman tekniği kullanılarak yazılmış (Sohbet havasında, mektup gibi) bir Japon Edebiyatı eseri okumak, farklı bir dinginlik veriyor. Herkeste aynı etkiyi yaratmayabilir elbette. Misal Osamu Dazai'nin Pandora'nın Kutusu kitabını çok seviyorum.
5- Müthiş bir diş ağrısı çekiyorum. Sebebini tam olarak bilmemekle birlikte yirmilik dişten kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Okulda çalışma saatlerim dolayısıyla hastane randevusu almaya da eriniyorum. Dün gece başlayan ağrıyı, kuvvetli bir parasetamol ile durdurdum ancak tekrar geldi ağrı. Ya antibiyotik içmeyi deneyeceğim ya da artık doktora merhaba diyeceğim...
Son kısmı neden yazdım emin değilim ama sanırım biraz iç dökmek gibi oldu. Teşekkür ederim.
Çoğunluğun canavar olduğu bir kasabada birkaç melek neler yapabilir? Her şeyin mutlu sonla bittiği tatlı bir Hollywood filmi olsaydı bu, karlı bir havada karakterler el ele tutuşuyorken sonlanabilirdi. Ama hayır! Koreli yönetmen Kim Ki Duk'un sineması bu; sessizliğin, kederin, canhıraş…devamıÇoğunluğun canavar olduğu bir kasabada birkaç melek neler yapabilir? Her şeyin mutlu sonla bittiği tatlı bir Hollywood filmi olsaydı bu, karlı bir havada karakterler el ele tutuşuyorken sonlanabilirdi. Ama hayır! Koreli yönetmen Kim Ki Duk'un sineması bu; sessizliğin, kederin, canhıraş feryatların, vahşetin lirik bir anlatımı.
Fazlaca karaktere yer vererek, bozulmuş bir kasabadaki insanların birbirleri ile mücadelesini izletiyor bizlere Kim Ki Duk. Onun sinemasında gülümsemek çok zor şeydir; inanın tebessüm edeceğiniz bir sahne dahi bulamazsınız. Nitekim bu kasabada, film ilerledikçe kamera yalnızca olanı göstermez size. Jihum, Chang-guk ve Eunok'un içine doğru ilerler. Taşlaşmış kalplerde, buğulanmış gözlerde, ezilmiş benliklerde cesurca dolanır kamera.
Eunok'un (genç kız) tek gözü kördür ve bununla yaşamak zorundadır. Jihum, onun bu halini tapınırcasına sevmektedir. Fakat iki Amerikan hayranı Koreliden zorbalık görmektedir. Chang-guksa Amerikalı babasının Koreli annesini terk etmesiyle ortalıkta kalmış, çaresiz bir diğer gençtir. Hikâye, bu üç karakterin etrafında seyreder. İlk bir saat ip dolaşır dolaşır ve oldukça karmaşık bir hale gelir. Sonlara doğruysa duygusal zirveler, karakterlerin gerçekler ile acı dolu yüzleşmeleri karşılar bizleri.
Dedim ya Kim Ki Duk filmlerinde pek de gülmeye yer yoktur... Sonda çalan keman sesi adeta izleyiciye bir hediye. Acının dışavurumu, trajedinin açığa çıkışı, feryatların şiiri. Film boyunca biriken acının, bir hortumdan fışkırırcasına çıkışıydı, fakat bununla birlikte bir huzurun da yayılışıydı...
Ne diyebilirim ki, Kim Ki Duk sineması bir başkadır. En olgun sinemalardandır. İzlemesi kolay değildir ama hep de sanatsal bir etki bırakır. Düşündürür... izlediğim kaçıncı filmi bilmiyorum, kötü bir işine denk gelmedim.