"O gece insanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. Bu bazen olgunluktur, ama olgunluk değilse, o zaman çöküştür." -Boris P. Rotterdam'da "Okumayı bırakıp sokaklara çıktım. Sabahın serin havası geçmiş, yumuşak bir bahar havası parlayan güneşle caddeleri doldurmuş.…devamı"O gece insanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. Bu bazen olgunluktur, ama olgunluk değilse, o zaman çöküştür."
-Boris P.
Rotterdam'da
"Okumayı bırakıp sokaklara çıktım. Sabahın serin havası geçmiş, yumuşak bir bahar havası parlayan güneşle caddeleri doldurmuş. Akşam yaklaştıkça güneşin parıltısı güçleniyor. Gecenin geç saatlerine kadar sürüyor gün.
Uzun caddelerde yaşamı o kitapta olduğu gibi yoğun yaşayıp yaşamadığımı düşündüm. Aşkı, duyguları, özlemleri? Yoksa ben yaşanan tüm olayların bir gözlemcisi, dünyanın, duyguların, özlemlerin, ülkelerin, alışkanlıkların bir seyircisi miyim? Belki de gövdenin öldürücü acılarını gözlemci olarak taşımak daha kolay olurdu. Peki ama sevinçler ve istekleri ne yaptım? Duyguların derinliğinden bir gözlemci olarak kaçtım mı, onların yarattığı akıntılarda Ben'im tümüyle yer almadı mı ve zaman dışı sessizliğimde yeterince içten değil miydim?
Büyük mağazalar saat beş buçukta kapanıyordu. Bütün insanlar birden yok oluyordu. Vitrinlerde yüz binlerce elbise, yüz binlerce ayakkabı, yüz binlerce şişe, yüz binlerce oyuncak donup kalıyordu. Boşalan betonun üzerinde parlak ışık kalıyordu geriye. Kahvelerde tek tük insanlar oturuyordu. Birkaç genç. Yüzünü gece güneşine tutan bir yaşlı.
Üzerime basınç yapan havanın ağırlığı geçti. Adımlarımı kolaylıkla atabiliyorum. Işığı denize, kanallara kadar izleyebilirim. Kanallar gemilerle dolu.
Hep bir yere yerleşmek istedim. Peki ama neden hep yollardayım? Yaşamım hep bir yerlerde dolanıp durma. Yöreleri merak etmiyorum artık. Eski kentler, dar sokaklar, eski binalar, yeni caddeler, gökdelenler, kahveler, alış-veriş merkezleri, Mac Donalds'lar, puplar, blucinler her yerde birbirine benziyor. Görmek, görmek, görmek. Artık ilgimi çekmiyor. Beni insanlar ilgilendiriyor. Ama burada, bu kentte ne bir bağlantı, ne de konuşacak birini arıyorum.
Yaşanmış düşüncelerimde bir şey arıyorum. Acıyı bulamıyorum, yabancılık, özlem bulamıyorum. Derin bir sevgi ya da bir ilişki bulamıyorum. Hep o gözlemciyi görüyorum, düşüşleri ve çıkışları düzenleyen gözlemciyi. Beni, yaşamımı gözleyen, beni fırtınalarla uçuşturan, karanlıkla seviştiren, güneşle doğuran, bulut olarak Doğu Denizi'ne yağdıran gözlemciyi. Bana yutkunmayı güçleştireni."
(1978/79?)
"Neden ne olacağımızı tartışıyoruz ki, henüz daha ne olduğumuzu bilmeden?" "Özgürlüğü ve huzuru buldum meczupluğumda; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmamış olmanın huzurunu. Çünkü bizi anlayanlar içimizdeki bir şeye de egemen olurlar." "Dostum, sen benim dostumsun, ama nasıl sağlayabilirim ki anlamanı? Benim…devamı"Neden ne olacağımızı tartışıyoruz ki, henüz daha ne olduğumuzu bilmeden?"
"Özgürlüğü ve huzuru buldum meczupluğumda; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmamış olmanın huzurunu. Çünkü bizi anlayanlar içimizdeki bir şeye de egemen olurlar."
"Dostum, sen benim dostumsun, ama nasıl sağlayabilirim ki anlamanı? Benim yolum senin yolun olmasa da, birlikte yürürüz, el ele."
"Ne söylediğime inanmanı ne de yaptığıma güvenmeni isteyeceğim senden; çünkü sözlerin düşüncenin öz yankısından başka bir şey olmadığı gibi, eylemlerim de senin eylem arzunun yankısından başka bir şey değildir."
"Bugün, modern insanlar olarak her zamankinden daha fazla özgürlüğe, imkâna ve bilgiye sahibiz. Ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar da kaybolmuş hissediyoruz. Anlam yitimine uğramış bir dünyada, varoluşsal boşluğu doldurmak için üretilmiş binlerce sahte tatmin yolu var: tüketim çılgınlığı, sonsuz…devamı"Bugün, modern insanlar olarak her zamankinden daha fazla özgürlüğe, imkâna ve bilgiye sahibiz. Ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar da kaybolmuş hissediyoruz. Anlam yitimine uğramış bir dünyada, varoluşsal boşluğu doldurmak için üretilmiş binlerce sahte tatmin yolu var: tüketim çılgınlığı, sonsuz eğlence, sosyal medya imgeleri…
Fakat bu boşluk hiçbir zaman haz ile tam olarak dolmuyor. İşte Frankl’ın bizlere bıraktığı asıl mesaj tam da burada yankılanıyor:
Mutluluk bir hedef değildir. Başarı bir amaç değildir. Sorumluluğu alınmamış hiçbir özgürlük vaadi gerçekçi değildir. Özgürlük seçim yapma sorumluluğudur. Sadece kendimiz için yapmayız bu seçimi. Diğer insanlar, dünya için de yaparız. Hayatın anlamı dışarıdan bize sunulan bir şey değil; bizim ona yüklediğimiz şeydir. Ve en önemlisi yaşam bize sorular sorar. İnsanı, anlam arayışında ne yönlendirir, ona ne rehberlik eder diye sorar Frankl. Cevap vicdandır. Vicdan anlam keşfetmenin, anlamı koklayarak bulmanın aracı olarak betimlenebilir. Vicdan insanın hayatındaki tüm eşsiz durumlarda uykuda olan benzersiz anlamların uyanmasını sağlar. Hayatın anlamı sorulmaz. Hayat zaten zordu. Peki biz ona nasıl cevap vereceğiz? Umutsuz bir durumla karşı karşıya kaldığımızda, değiştirilemeyen bir kaderle karşı karşıya kaldığımızda bile hayatta bir anlam bulabileceğimizi asla unutmamalıyız. Çünkü o zaman önemli olan kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürmek olan insan potansiyeline en iyi şekilde tanıklık etmektir."
"Dinlemenin de konuşmanın da adabı vardır. Gözkapaklarımız vardır ancak kulaklarımız daima açıktır çünkü tabiat onların hep açık kalmasını istemiştir. Kulaklar öğrenmeye açılan kapılardır. Ancak her duyduğumuz şey öğretici olmadığından bazı şeyleri duymazlıktan gelmek dinlemenin bilgeliğidir."
“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız. Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız. Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız. Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun. Ve Tanrısal âlemin rüzgârları esip dolanabilsin aranızda.…devamı“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız.
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız.
Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız.
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun. Ve Tanrısal âlemin rüzgârları esip dolanabilsin aranızda.
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın.
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin.
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın.
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın.
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın.
Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan.
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın.
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır.
Çünkü bir servi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez..."
"Gerçek zenginlik sayılamayacak kadar fazladır. Ait hissetmek sahiplikten değerlidir. Oysa insan en geç bunu anlar ve dilencidir ancak servetini sayanlar." "Hayat bir sevdadır. Onu yaşa! Hayat bir hediyedir. Onu al! Hayat bir bilmecedir. Onu çöz! Hayat bir fırsattır. Onu yakala!…devamı"Gerçek zenginlik sayılamayacak kadar fazladır. Ait hissetmek sahiplikten değerlidir. Oysa insan en geç bunu anlar ve dilencidir ancak servetini sayanlar."
"Hayat bir sevdadır. Onu yaşa!
Hayat bir hediyedir. Onu al!
Hayat bir bilmecedir. Onu çöz!
Hayat bir fırsattır. Onu yakala!
Hayat bir şarkıdır. Ona eşlik et!
Hayat bir bahçedir. Onu der!
Hayat bir iyiliktir. Ona karşılık ver!
Kendine bir iyilik yap. Herkese gülümse...
Çünkü samimi bir sevginin yerini başka ne tutabilir bu hayatta?
Birine karşılıksız iyilik etmenin hazzını başka hangi şey yaşatabilir insana?
Hangi intikam daha güçlüdür kötülüğe iyilikle cevap vermekten?
İnsan yaşadıkça zaten, vazgeçemeyiz ki sevmekten.
Biliyorsun, insanlığımız büyüdükçe büyür iyiliğin sıcacık kucağında.
İyilik üzerine yazılar, hikayeler, şiirler, öneriler, güzel sözler ve daha neler neler...
Hadi, kendine bir iyilik yap.
Herkese gülümse."
Ölüm nedeniyle birisini kaybetmek büyük bir yas sürecine girmemize neden olur. Bu sürecin nasıl yaşandığını ilk tanımlayan Sigmund Freud şöyle anlatır: “Büyük saygı beslenen birinin ölümü sonrasında kayba uğrayan kişi yas tutma sürecinden geçmek zorundadır. Yas sürecinin başında şok ve…devamıÖlüm nedeniyle birisini kaybetmek büyük bir yas sürecine girmemize neden olur. Bu sürecin nasıl yaşandığını ilk tanımlayan Sigmund Freud şöyle anlatır:
“Büyük saygı beslenen birinin ölümü sonrasında kayba uğrayan kişi yas tutma sürecinden geçmek zorundadır. Yas sürecinin başında şok ve acı gelir. Zaman geçtikçe yas tutan, anılarını parça parça yeniden değerlendirir, yavaş yavaş, ölünün temsiline yaptığı duygusal yatırımı çeker. Bazı anıların kalması, yas tutanın ölü kişinin kişiliğinin boyutlarıyla kendini özdeşleştirmesi normaldir. Bu sürece yas tutma süreci denir. Sonuçlanmasıyla keder de çözümlenmiş olur.” Bir yas sürecinin devamında olanları ise, kavramı geliştiren Prof. Dr. Vamık C. Volkan anlatır:
“Yas tutanlar, yas tutmaya yönelik patolojik bir yetersizliği eleveren semptomlar geliştirebilir ya da ölmüş kişilerle içsel ya da dışsal bağlantılar kurabilirler. Bu bağlar ölen kişiyle güçlü bir bağlantısı olan bir nesne ya da nesneler biçiminde dış dünyada var olduklarında, ‘bağlantı nesneleri’ olarak bilinirler. Örneğin ölen babasının saati yaşamını sürdüren oğlu için bir bağlantı nesnesi durumuna gelir. Saat büyülü bir nesneye dönüştüğünden, sıradan bir saat olarak kullanılamayacaktır.
Küçük Mustafa çocukluğunda, annesi için onun doğumundan önce kaybettiği çocuklarıyla bağlantısını canlı tutan bağlantı nesnesi olmuştu. Atatürk olduğunda ise, bir ulusal lider olarak halkı için idealleştirilmiş, vazgeçilmez bir nesneye dönüşür. Türk ulusunun gururunun devamı için zorunlu bir unsurdur. Bir kenara koyulamayacak yani psikolojik terimlerle ‘öldürülemeyecek’ kadar fazla idealleştirilmiştir. Müslüman âdetlerine göre ölü yıkanır, beyaz kefene sarılır ve tabuta yerleştirilir, ertesi günbatımından önce defnedilir. Atatürk yaşarken olduğu gibi ölümünde de gelenekleri altüst eder. Naaşı tahnit edildi, onun için yas tutan Türk halkı defin işlemini on beş yıl geciktirdi. Tanrılaştırılması, ölümsüz Atatürk’e dönüşmesi, kendi ölümsüzlük arzusuyla denk düşen halkının yas sürecini tamamlayamama yetersizliğiyle ortaya çıktı.”
Atatürk’ün ölümü ile birlikte, ilk andan itibaren tüm ulusta uzun bir süre, büyük bir keder yaşanmıştı. Zaman ilerledikçe kendi yarattığı yeni Türkiye onun bir simge olarak yaşamaya devam etmesini sağladı. Atatürk resimleri, bayrak kadar kutsallaştırılmış ve saygı gösterilmesi gereken nesnelere dönüştürüldü. Ulusal bayramlarda, törenlerde bayrağın yanında duran resimler, her zaman her yerde kullanıldı. Posta pullarında, banknotlarda ve madeni paralarda. Ayrıca Atatürk heykelleri her yere yerleştirildi. Kamu binalarında, sokaklarda ismi hep var edildi. İsmi caddelere, sokaklara, parklara,stadyumlara, konser salonlarına, köprülere ve ormanlara verildi. Türk edebiyatı, basını ve hatta sanatçıları tüm eserlerinde Atatürk’ün hiçbir zaman ölmeyeceği inancını tekrar tekrar ürettiler.
Önemli bir psikiyatr olan Dr. Robert Jay Lifton ölümsüzlük duygusundan “bireyin insanın genel geçmişi ve geleceğiyle bağlantısı” olarak söz eder.
Türk halkı liderlerini toprağa vermez. Onun için oldukça özenli bir sembol olan Ankara’nın görkemli bir manzarasına hâkim olan Anıtkabir inşa edilir. 10 Kasım 1953’te Atatürk’ün naaşı huzurlu zamanlar geçirdiği tepede inşa edilmiş olan mozoleye nakledilir.
Atatürk’ün son komaya girişini Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anlatıyor:
“Özel hekimi Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ten dilini uzatmasını istiyor ama Atatürk dilini içeri çekiyor. Kafasını sağa çevirip, biriyle konuşur gibi ‘Aleykümselam’ diyerek 8 Kasım 1938 saat 19.00’da komaya giriyor. Vefat edene kadarki 38,5 saat boyunca konuşmuyor.”Son sağlık raporu:
“Reisi Cumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vahamet dün gece saat 24.00’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün 10 ikinci teşrin (Kasım) 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir.”
Tüm yaşananlara baktığımızda Atatürk’ün, yarattığı yeni Türkiye’ye en büyük mirasının, kendi ölümsüzlüğü olduğunu anlarız.
“Milletim beni istediği yere yatırsın. Yeter ki unutmasın!”
“Şayet ölecek olursam, memlekete ait söyleyecek hiçbir şeyim yoktur. Çünkü yürürlükteki Cumhuriyet yasaları bu işleri temine yeterlidir.”
"Yaşamayıp hayatta kalmanın en güzel örneğini bitkiler verir. Eğer bir ağaç değilseniz yürümenin, bir kaya değilseniz düşünmenin, bir hayvan değilseniz üretmenin sorumluluğunu taşırsınız. Bu dünyaya bir şeyleri izlemek için gelmediğinizi, bunun için herhangi bir sebep bulunmadığını ve size verilen zamanı…devamı"Yaşamayıp hayatta kalmanın en güzel örneğini bitkiler verir.
Eğer bir ağaç değilseniz yürümenin, bir kaya değilseniz düşünmenin, bir hayvan değilseniz üretmenin sorumluluğunu taşırsınız.
Bu dünyaya bir şeyleri izlemek için gelmediğinizi, bunun için herhangi bir sebep bulunmadığını ve size verilen zamanı en iyi şekilde değerlendirmenin sorumluluğunu taşıdığınızı bilmeniz gerek.
Siz ne kadar yerinizde durmak isterseniz isteyin, ayaklarınızın altında durmadan dönen bir dünya var. Durmadan hareket halinde olan bir gezegende zihnen ve bedenen durmanın yakışacağı en son canlıdır insan. Çünkü insan 24 saat boyunca hiç durmadan düşünen, çalışan, capcanlı bir beyin taşır. Tüm bunlar da insanı özel kılar ve bu özellik de her özellikte olduğu gibi sorumluluklar taşır.
Nasıl yaşanmaması gerektiğini bilmek, nasıl yaşanması gerektiğini bilmenin bir önceki adımıdır. İlk adımın nasıl atıldığını öğrenmek, sonraki adımın daha korkusuz, daha cesur ve daha emin atılmasına yol açar. İnsanın deneyimleri onun kanatlarıdır. Hiç kimse yoktur ki ileriye bakmadan önce geriye bakmasın. Çünkü geleceği ancak geçmişin dürbününden görebiliriz."
“Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir.” Bunun anlamı şudur: Hayatımızda hiç kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır; ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler. “Yaşanmış olan her ne ise,…devamı“Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir.”
Bunun anlamı şudur: Hayatımızda hiç kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz.
Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır; ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.
“Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır.”
Hiçbir şey –hem de hiçbir şey– yaşadığımızı değiştiremezdi.
Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz.
“Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı” gibi bir cümle yoktur.
Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken ve yaşanabilecek olan odur.
Dersimizi alalım ve ilerleyelim.
Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay mükemmeldir.
“İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır.”
Her şey doğru anda başlar; ne erken ne geç.
Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazır isek, o da başlamaya hazırdır.
“Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.”
Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder.
Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.
"Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev.
Sonuna kadar hayatın tadını çıkar.
Hayatındaki her gün bir hediyedir; kıymetini bil."
"Gölgesinde asla oturamayacağını bilerek ağaçlar diken bir insan en azından yaşamın anlamını çözmeye başlamıştır."
"Hayatı sadece birilerinden duyduğumuz gördüğümüz şekliyle değil; yetinmeyerek, keşfederek, korkmayarak ve cesurca kararlar alarak yaşamalı ve böyle eğitmeliyiz kendimizi."
"Hayat inanmaktır; hayata, aşka, çocukluğuna, çocuklarına inanmaktır belki de. Ama en önemli detay şudur ki; kimsenin size ait olanı zorla değiştirmesine izin vermeyin. Bu yaptığınız bir resim de olabilir veya komple hayatınızı kökünden değiştirecek bir şey de olabilir."
"Hissedin sadece. Düşünmeyi bırakın bazen. Çünkü gecenin sonunun gündüz olacağını düşünmek başka şeydir bunu iliklerine kadar hissetmekse bambaşka bir şeydir."
"Her şeyin zamanı vardır. Bazen benim sandığın şey aslında çoktan senin olmaktan çıkmıştır. Hatta kambur olmaya başlamıştır sırtında. Bırak her şeyi, her şeyi serbest bırak. Yaprak dökme mevsimindeysen dök yapraklarını, dallarına acı çektirme. Meyve verme zamanınsa tabiata karşı gelme, içtenlikle olgunlaştır. Sen de biliyorsun bunu; zamanı geçen her şey çürümeye başlar. Dallarını ürkekçe örtmekten vazgeç. Mevsim sana kel kalacak dalların diyorsa rüzgarı benimse. Yeniden yaprak açacağın, meyve vereceğin zamanın gelecek. Rahatla. Köklerin sende. Toprağın altında yaşıyorsun sen. En az toprağın üstündeki gölgen kadar güven köklerine. Çimen topraktaki kalabalığını arar; ağaç gökteki yalnızlığını."
"Öyleyse son şarkıyı söyle de gidelim. Unut bu geceyi, gece bitince. Kimi sarmak istiyorum kollarımla? Düşler, tutsak edilemez ki."
"Zarif bir yağmur damlası fısıldadı yaseminin kulağına: 'Daima yüreğinde tut beni, n'olur.' Yasemincik: 'Ama ben...' diyebildi. İç geçirdi derinden, usulca. Ve sonra toprağa düşüverdi."